31 Aralık 2010 Cuma

Yeti ile Geçen Yıl*

*Harry Potter sevip başlığı anlayanları öpüyorum.
Adettendir. Bakalım bu yıl neler yapmışız:

Ocak:
Yeni yıl heyecanı. Yeni yeni defter tutmaya başlamıştım o zaman.
Finaller. Hiç hoş değildi.
Hollanda. Dünyanın en keyifli konferansı. Irish pub'da fare görüp çığlık atmak, S ile aynı odada kalmak, Amsterdam'da kar yağarken sokakta deli gibi kavga edip ağlamak, Lahey'de İslam Derneği önünde fotoğraf çektirip adamlar ortaya çıkınca çılgın gibi koşmak.
Geri gelmeyecek günleri çok özledim.

Şubat:
Arkadaşlarla başlayan  Hollanda macerası anne babayla Brüksel'e geçip devam ediyor.
Yüksek tavanlı Belçika evlerinde koltukta battaniye altında kocaman pencereden dışarıyı seyrederek uyumak, yıllardır merak ettiğim Atomium'u şans eseri görmek (Secret diye bir şey var gerçekten de), Belçika sahaflarını gezmek, Fransızca bilmemenin sinirini yaşamak, Tenten dükkanını gezmek, üşümek, evi özlemek.
Yine okul. Muhteşem Gatsby'i okumak, çok beğenmek.
Yeni bi konferans. Bu sefer İstanbul'da. Biraz çileden çıkmak ama sonunda çok eğlenmek.

Mart: 
Kendimi kaybettiğim saçma sapan günler. Hastalık, evde sürünme dönemi. Coğrafya denen kabus. 
Yine de kendince mutlu olmak
Yaz okulundan gelen burs haberi. Gitsem mi gitmesem mi ikilemi. Gitmeye karar vermek.

Nisan: 
Hayatımda ilk defa kısa saç. Sevdim bunu.
Yine konferans. Bu sefer bizim. Çok çok çok eğlenmek, kendini önemli bi insan zannetmek. Düşündükçe yine mutlu olmak.
Glee izlemeye başlamak. Ayaklar yine hafiften havada. Güzel şarkılar, ısınan hava.
İlk ciddi diyet kararı.
Kendi defterimden direkt alıntı: "Hayat sıradan oldukça daha çok huzur buluyorsun ve en ufak şeyler bile çok mutlu ediyor. Uzun lafın kısası, eğer '17 yaşımda nasıldım' diye merak ediyorsan 'Sade ve mutlu bir hayatım vardı' diyebilirsin."

Tumblr_ldoxqsofnz1qbcepio1_500_large
Mayıs:
Çok net hatırlamıyorum. Kendi içinde mutlu ama özelliksiz bir ay. Güzel hava ile bahar sarhoşu olmak, konsantre olmakta zorlanmak. Naz'ın yaptığı papatya taçları.

Haziran: 
Yine final. Güzel sınıfıma şirin bir veda. "Oley bu sene de bitti" temalı bir iki kutlama ve parti.
En sevdiğim iki insanın doğum gününü kaçırdığım utanç verici gün. Hala içimde yaradır.
Alışveriş alışveriş alışveriş ve panik. Giderayak vazgeçmeye çalışmalar.
Uçağa bin. Amerika'ya ayak bas.

Temmuz:
Bütün ay Amerika. Dünyanın en güzel zamanları.
New York'u görmek, zencilerle kanka olmak, en sevimli insanlarla bahçede oturup saatlerce sohbet etmek, sevdiklerimle bol bol Skype, Boston'da alışveriş deliliği, Ben&Jerry's, rollercoaster, her şeye rağmen kütüphane, okyanusta donarak yüzmek, annelik etmek, meyveli buz yemek.
Her şeye rağmen evi ve yalnızlığı özlemek.
Ayrılırken manyaklar gibi ağlamak ve dünyanın en depresif dönüş yolculuğu.
Unutulmayacak zamanlar. Hala gözlerim dolar.

Ağustos:
Adaptasyon süreci. Çoğunlukla geçen ayı özleyerek geçen haftalar.
Çok fazla okumak ve seyretmek. 
Tumblr'a geçiş hevesi, sonra vazgeçmek.
Yavaştan eski hayata dönüş. Dersane başlar.

Tumblr_ldx8jf4run1qfzzcjo1_500_large
Eylül:
Eski dostum okula dönüş. Eski dostlarıma da dönüş.
Blog bir yaşına girer.
Hafif yağmur altında Ortaçgil konseri.
Gerçekten sözünü tutup çalışkan çocuk olmaya başlamak.

Ekim:
Hala çalışkan bir çocuğum. Mutfakta yemek yapma merakı. Benim için büyük, insanlık için küçük olaylar.

Tumblr_ldiw24flmj1qd9wcto1_500_large
Kasım:
J'adore toplantıları. Kendine geliş. Minik mutluluklar.
Dünyanın en güzel kitap kulübüyle yola devam. Çok okumak. 
Hala çalışkan bir çocuğum.

Aralık: 
Devam eden hayat. Eğlencesiz keyifsiz bir 18.
Hafiften mutlu, monoton ama işte en azından tanıdık bir hayat.
Hala çalışkan bir çocuğum. Daha az çocuk olduğumu seziyorum.
Kararlarım var.

"Time it was, and what a time it was, it was
A time of innocence, a time of confidences
Long ago, it must be, I have a photograph
Preserve your memories, there's all that left you." 

29 Aralık 2010 Çarşamba

Hayır dediğin ölçüde özgürsün.

"Distopya" denen bir kavram var. Yani hatalı ütopya. Mükemmel görünen ama korkunç olan, sözde ideal, gerçekte dehşet veren düzenler.

George Orwell'den 1984 meşhur bir distopya romanıdır örneğin, ya da Margaret Atwood'dan The Handmaid's Tale. Mutlaka okunmalı ikisi de. Ama okumakla kalmamalı, düşünmeli.

Biz bu hafta derste V for Vendetta'yı izledik. Ve bu hafta Türkiye'de fizy kapandı. Ve ben bu hafta çok düşündüm.

Ben korkuyorum artık her distopya okuyuşumda/izleyişimde Türkiye'ye daha çok benzetmekten.
Korkuyorum, çünkü kimse fark etmiyor. Kimse bilmiyor ki bir gece aniden kapımızdan silahlı adamların gireceği bir devrim olmaz hiçbir ülkede. Gerçek değişiklik adım adım yapılandır. Sen her göz yumduğunda adım adım yürürsün kendi uçurumuna.

Ancak Facebook kapandığında isyan edeceksen örneğin, sen zaten o görünmez silahı ateşleyenlerden olmuşsun. Belki yasaklı sitelere proxyden giriyorsun şimdi, ama bilmiyorsun ki oraya ulaşıp ulaşmamak değil amaç. O kapılar kapandıkça, sen açmayacaksan da zorlayacaksın. Nefret bile ediyorsan o yasaklanan yazardan ve onun fikirlerinden, o adamın hakları için yollara döküleceksin mesela. Çünkü konuştuğunuz ölçüde varsınız ikiniz de.

"Fikre kurşun işlemez" diyor V for Vendetta'da. İşlemez, ama bir fikir gerekir önce, özgürlük hakkında düşünecek insanlar gerekir. Bu ülkede neyin neden böyle gittiğini düşünmek gerekir. Ve bizi kurtaracak bir adam gelmeyeceğinden, bunu bizim yapmamız gerekir.

"Hatırla, hatırla, 5 Kasım'ı unutma."

(Fizy neden kapandı diyorsan: http://ercanyaris.com/blog/)

26 Aralık 2010 Pazar

Beni hemen geri götürün.


Teyzem bana guguklu saat gönderdi. Doğum günü hediyem.
Artık 18 yaşındayım. Ne heyecanlıyım, ne mutluyum, ne hevesliyim.
Özgür filan olmuyorsun öyle, hayat tüm saçmasapanlığıyla akıp gitmeyi sürdürüyor. Sekizinci rengi görmüyorsun yani.

Guguklu saat bilinçli bir seçim miydi, yoksa ben fazla mı şiirsel bakıyorum hayata bilmiyorum. Ama sanki zamanın nasıl aktığını hatırlatmak için gönderilmiş bu hediye:
Sarkaç sürekli sallanıyor, vaktin aktığını fark et.
Sen ne yaparsan yap her saat başı o kuş ötüyor, zamana karşı güçsüzlüğünü hatırla.

Artık 18 yaşındayım ve hiç heyecanlı değilim.
"Dancing queen, young and sweet, only seventeen" değilim.
Artık çocuk olduğumu iddia edemeyeceğim.

Artık 18 yaşındayım ve şimdiden küçülmek istiyorum.

İyi ki doğdum mu?

20 Aralık 2010 Pazartesi

Beni o limana çıkaramazsın.


Etrafımdaki istisnasız herkesin küçük/büyük çaplı depresyonlara girmesi, beni terapist edinmesi,
Bunun üzerine benim akıl sağlığımın da ilk vapura atlayıp kaçması sonucu düşünemeyen,
Ya bi şeyler yetiştirmeye çalışan ya da ebleh ebleh gülen bir yaratığa dönüştüm. (Tespit 24: Gülmekle mutlu olmak ilgisizdir, hatta kimi zaman ters orantılıdır.)

Yoruldum. Sıkıldım. Bu hafta 18 oluyorum, kutlamamı bile erteledim. İşin kötüsü ne oldu da böyle oldu hiç bilmiyorum.

Teselliyi ise aranjman şarkılarda arıyorum.

"Yürüyelim yeniden silinmemiş izlerden
Deniz kumsal sevinsin"

Kumsaldaki İzler - Juanito

17 Aralık 2010 Cuma

Mutfak faresi.


Yarın sanat tarihi sınavı var. Ben yine mutfağa sığındım.
Ezber gerektiren derslere en güzel mutfak masasında çalışılır. Hatta bana kalırsa evin en güzel köşesi mutfaktır.
Yemek yendiği için değil. Dolapların renginden mi, ufak olmasından mı bilinmez, başka odalardan daha sıcaktır mutfak.
Bir de kahve/çay dolu The Beatles mugı varsa, alt edilmeyecek sınav yoktur.

İşin ilginç tarafı, aslında alt edilmeyecek sıkıntı yoktur. Tamam klişe ama her şey bir şekilde geçiyor işte. Hayatımız bir olaya, bir kişiye, bir sonuca bağlı değil. Ölüyorum zannediyorsun, mahvoldum diyorsun, ama atlatıyorsun.

Her ne kadar The Beatles'ın en kötü 10 şarkısından biri seçilse de, şu konuda haklıydılar:

"Ob-la-di ob-la-da, life goes on, bra
La la la, life goes on."
Ob-La-Di Ob-La-Da - The Beatles

İnanması güç olsa da, hakikaten devam ediyor.

12 Aralık 2010 Pazar

Haluk, öhöm yok Şekspir Müzikali.



11 Aralık 2010 günü tarihe altın harflerle yazılmasa da en azından not düşülsün isterim.
Çünkü ben o gün dünya gözüyle Haluk Bilginer'i gördüm.

Büyük aşkımıza rağmen bir türlü oyununa gidememiştim Haluk'un. Utanıyordum da bundan, ne yalan söyleyeyim. Sen o kadar bayıl adama, kalkıp tiyatrosuna gitme. Neyse sonuçta gittim. Duygularıma gelirsek:

SIFJASIOGNSGUOSDBNGUODSNHFOSJDOIHJWANGOIAEJNGMPISĞJGNPFISHNFOHGFOAIGH.
Öhöm, evet.

Bütün gün heyecanlıydım zaten, hatta iki haftadır geri sayım yapıyordum. Ama perde açılıp da Haluk belirince çok mutlu oldum be okur. Çok. Hem L. hem Angie iki omzuma yapıştılar zaten heyecanımı paylaşarak. Hani utanmasam kalkıp "Ben bu adamın hastasıyıııııım!" diye bağıracaktım.

Oyun iki saatten uzun sürüyor ve tamamen müzikal. İşin daha da güzel yanı, hiç yeni söz ya da diyalog eklenmemiş. Shakespeare'in "Size Nasıl Geliyorsa" (As You Like It) oyunundan alınan meşhur "Erkeğin Yedi Çağı" (The Seven Ages of Man) konuşması üzerine kurulu.

Bebeklikten ölüme kadar yaşanan yedi çağ sadece Shakespeare'in oyunlarından alınıp Türkçe'ye çevrilen kısımlarla anlatılmış. Üstüne üstlük hepsi de şarkılaştırılmış ve MÜKEMMEL olmuş. Çevirileri sadece Haluk ve ekibinin yaptığını eklememe gerek yok herhalde.

Haluk ve dört dişi soytarısı sürekli atlayıp zıplıyorlar ve seslerinde en ufak bir titreme olmadan sürekli şarkı söylüyorlar. Sahnenin her bir milimetresi zekice kullanılmış, çok bahsetmeyeyim gidip görün, ama izlerken şaşırıyorsunuz "Bunu nasıl yaptılar?" diye. Hem de öyle büyük bir teknoloji filan yok ortada. Sırf zeka işi.

Soytarıların da hakkını vermek lazım. Oyunun yükü Haluk'tan çok onların omuzlarında bile denebilir. Çok enerjik, çok başarılı ve düşünebileceğinizden çok daha cüretkarlar.

Bir miktar Sheakespeare bilenler daha çok eğlenecektir şüphesiz. "Shall I compare thee to a summer's day" (18'inci sone) Türkçe olarak duyulunca çok hoşumuza gitti mesela, oyunları hatırlayıp yakaladıkça gülümsedik. Hatta Haluk aşka gelip İngiliz aksanıyla "Is this a dagger which I see before me" diye bağırınca mest olduk denebilir.

Çok konuştum. Haluk'un oyun hakkındaki güzel açıklamaları için buraya tıklamalsınız bence.

Yazının anafikri: Gidin görün işte be. Bol miktarda Shakespeare, Haluk, güldürü, Haluk, şarkı, dans, Haluk, Türkçe müzikal, Haluk. İstanbul'da bir Cumartesi akşamı geçirmek için daha güzel bir yol düşünemiyorum.


ÇOK MUTLUYUM BE BLOG!

8 Aralık 2010 Çarşamba

Tespitler.

Hayattan tespitler no. 223: Şarkılarda hep tek bir insandan bahsedildiğini düşünüyorsan, gönlünü kaptırmışsın.

Hayattan tespitler no.224: Şarkılarda senden bahsedildiğini düşünüyorsan, kalbini kırdırmışsın, tehlikeli sulardasın.

Hayattan tespitler no. 225: Şarkılara ağlamaya başladıysan bir daha asla çocuk olamazsın.

22 Kasım 2010 Pazartesi

Otobiyografi.


Tırnakları ile sürekli oynadığı için onları uzatamazdı hiç. İronik bir biçimde, ellerini rahat bırakmasının tek koşulu tırnaklarının güzel gözükmesiydi. İnsan çirkinlikleri yok ederken, örneğin berbat görüntülü talihsiz bir böceği öldürürken hiç suçluluk duymaz da, aynısı bir kelebeğin başına gelecekse kendini kötü hisseder, kelebeğin hayatını bağışlar. İşte o da aynı şekilde ancak ojeliyken dokunmazdı tırnaklarına. Bu yüzden şifonyerinin üzerinde renk renk ojeler tutar, her Cuma akşamı eve döner dönmez sürer, haftasonunda tırnaklarının biraz olsun toparlanmasını umardı. Tırnakları 9 günlük tatilden memnun, uzamış ve şekilliydiler o akşam. Üstüne üstlük bu sefer sınırı aşmış, turkuaz ojelerle süslenmişlerdi modaya uygun olarak. Ama kelebek ne kadar güzel olursa olsun 3 günlük yaşamının sonunda nasıl ölüme yenik düşüyorsa, ojeler de renklerinden bağımsız olarak her Pazar akşamı okul kurallarına, asetona ve bir parça pamuğa öyle yenik düşerler. Bu hayata dönüş arifesinde turkuaz ojeler de arkalarında hafif bir mavilik bırakarak istemeye istemeye terk ettiler bu dünyayı.

Ojelerin silinmesini Pazar banyosu takip etti. Yaşı ve cinsiyeti ne olursa olsun, bir şekilde dışarısıyla ilişki içinde olan herkesin ritüelidir Pazar banyosu. Okulun ya da işin varsa, daha doğrusu bir Pazartesi sabahı evde kalmak senin için bir lüksse, Pazar banyosu hava kadar elzem ve doğal bir ihtiyaçtır. Ne zaman ki Pazar banyosu yapmadığını fark ederse insan, ya çok yaşlandığının ya da vakitsizce diğerlerinden koptuğunun farkına varmalı ve toparlanmalıdır.

Aseton ve şampuan kokusu hala havada asılı dururken, kitaplarını bordo sırt çantasına yerleştirdi. Oda haddinden küçük olduğu için komşu odaya atılan, belki de bu yüzden biraz dargın olan ve bir türlü istenen düzeni sağlamayan dolaba yöneldi sonra. Ütülü bir gömlek ve siyah bir pantolon seçti, üzerine yeni gri hırkasını uydurdu. Odaya döndüğünde gözü yine şifonyerdeydi; ama bu sefer ojeleri değil, onlarla aynı katı paylaşan takı kutularını hedef aldı. Bilezik ve küpe dolu iki kutu, en çok kullanılanların yerleştirildiği bir ufak çanta, kuyruklarına yüzükler yığılmış iki boyalı tahta kedi figürü vardı görünürde. Ayrıca duvarda asılı anne yapımı askı en değerli kolyeleri, yine şifonyerin üstündeki kalın kadın figürü de öteki kolyeleri taşıyordu. Bunların dışında çekmeceye saklanmış büyük bir parfüm kutusu da hiç kullanılmayan ama atmaya da gönüllerin razı gelmediği (zaten takı namına hiçbir şey atılmazdı bu evden) takılara ev sahipliği yapıyordu. Hepsi kullanılıyor muydu, elbette ki hayır, çoğuna aylardır dokunulmamıştı. Yine de varlıkları bile bir mutluluk ve rahatlama kaynağıydı ve kuaför gibi güzellik mabetlerinde çok sıkıldığı için vakit geçirmemenin/harcamamanın tesellisiydi.

Minik çantayı karıştırdı, inci görünümlü küpelerle kedi figürlü küpelerini çıkardı. Figür de değildi aslında bu; renkli gözleri, boynunda pembe kurdelası, şekilli patileri ile bembeyaz kusursuz bir kedi heykeli idi. İncinin fazla ciddi olduğunu düşünüp kedileri takmakta karar kıldı. Kıyafetleri, yazdıkları, söyledikleri ve hayatı genel olarak böyleydi zaten: Daima belirli bir ciddiyet ve düzen içinde, ama aynı zamanda kendi düzenini bozar nitelikte. Ne çok sıkıcı, ne fazla cıvık; tam ayarında, ama aynı zamanda ayar tutturmak için uğraşılmamış. Ojelerin turkuazında bir hayat: hem sakin, hem ciddi, hem güçlü, hem de kendine has bir eğlence ve çılgınlığa sahip.

Hazırlıkları tamamladıktan sonra yattı; ama yatmak hiçbir zaman dosdoğru ışığı kapatıp uyumak değildi onun için. Yatıp da uyuyamadığı, yatakta dönüp durduğu anlar, insan hayatının belki de en sıkıntılı dakikalarıdır. Pişmanlıklar, endişeler, korkular tüm güçleriyle bastırırken, uyku son hızla uzaklaşır; kurban ise yatakta debelenmekten başka bir şey yapamaz. Bu yüzden her insanın başka bir yerlerde teselli bulması gibi, o da en büyük teselliyi kitaplardan alır, her akşam başka hikayelere kaptırarak kendine ait sıkıntıların saldırısını savuştururdu. Öyle çok büyük bir sorunu olduğundan değil, ama insanoğlu her durumda yeni bir sorun yaratmayı bilir ve daima kendi problemini evrendeki en büyük dert zanneder. O da herkes kadar biraz evrenin biraz da kendisinin eseri olan dertlerden nasibini almıştı elbet. 

O akşam da elinde Baba ve Piç'in allı pullu, otantikleştirilmiş süslü ve güzel kapaklı İngilizce baskısı (sırf bir yazarın neden anadilinde değil de başka bir dilde roman yazdığını anlayabilmek ve bunu ne kadar başarıyla tamamlayabildiğini ölçmek için Türkçesi değil de İngilizcesi) 12 gibi "yatmasına" rağmen uyuması gece 2'yi bulmuştu. Her ne kadar romanın sayfalarında kendini kaybetse de (belli ki başka bir dile hakim olmayı başarmıştı yazar) bu kendine geçtiği iltimasın acısını sabah erken saatlerde yaşayacağını bilerek, biraz da zorla uykuya daldı.

Yanılmamıştı. Bıyığını birkaç hafta önce acemi bir berbere kurban verdiği için sanki bir kusuru varmışçasına dolaşan ve lafları ağzında yuvarlayan servisçiden azar işitmemek için (gerçi tam azarlayamazdı kimseyi kıyamadığından) 6.25'te serviste olması gerekirken, uyandığında telefonun saati 7'yi gösteriyordu. Giyinirken, gözlerini acıta acıta lens takarken ve mont giyerken, içinde uzun süredir planlanmış bir işin ters başlamasının verdiği o büzümüş sıkıntıyı duydu. Ta Ocak'a kadar ara vermeden debelenip duracağı bir çeyrek yıla başlamak için en mükemmel yol değildi servisi kaçırmak. Arabaya bindiğinde de aynı sıkıntı vardı içinde ve daha kötüsü, belli ki arabadakilere de bulaşmıştı. Köprüden kilometrelerce ötede başlayan trafiği görünce önce havadaki gergin sessizlik, sonra oflamalar, en son da kopan tartışma kanıtlıyordu bu iç sıkıntısının tek taraflı olmadığını. Sisten dolayı öndeki araba ancak görünüyor, milim ilerlemeyen arabalar sıkıntıyı katladıkça katlıyor, insan adeta klostrofobiye kapılıp çığlıklar atarak kaçmak istiyordu. Üstelik okuldan sonra yetişilecek başka yerler de vardı aile bireyleri için. Sisin ve trafiğin saatlerce böyle devam edeceğinin haberi alındıktan sonra ufak araba sağdaki sapağa yöneldi ve kız, sonradan telafi etmek zorunda kalacağı onlarca işin yükünü ruhunda taşıyarak kendini tekrar evin kapısında buldu

Acele bir kahvaltı ve anne babanın evi akşama dek terki üzerine, yalnızlığın o tanıdık sesi duyuldu evde. Fonda boğuk bir televizyon sesi ve yeni yeni ışıyan gökyüzü huzurun bir diğer adı gibiydi. Kalabalık ailelerin evlerinde yalnız kalacak bir yer bulmak zordur belki, ama herkes birbirinden ve gürültüden öyle yorulmuştur ki, yalnızlıklar için fırsat kollarlar ve birbirlerinin anlık kaçışlarına göz yumarlar. Sakin ve az nüfuslu ailelerde ise, hele ki tek çocuk olmak söz konusu ise, boş vakitlerin birlikte geçirilmesi yazılmamış ve bozulmamış bir kuraldır. Ola ki bir kişi boş gününü küçük ailesinden uzakta geçirmeye uğraşıyorsa, bu çaba basit bir yalnız kalma arzusu değil de illa ki bir kaçış isteği olarak algılanır ve tepki görür. Belki de bu yüzden, tek başınalığa en uzak kimseler aslında tek çocuklardır.

Zor kazanılmış tek başınalığının mükemmelliğini bozmamak adına televizyonu kapattı. Sadece Mozart çalan radyo kanalının sesini tam kararında bir seviyeye ayarladı; duyulacak kadar yüksek, ilgi dağıtmayacak kadar kısık. Güneş camdan içeri dolarken bej rengi koltuğa kurulmuş, çayı, tuzlu kurabiyeleri ve kitabı ile felekten fevkalade bir gün çalmıştı thegirlwithkaleidoscopeeyes.

19 Kasım 2010 Cuma

En sevdiğim.

Pazartesi günü evde Harry Potter ve Felsefe Taşı okudum
Öyle bir mutluluk, öyle bir nostalji ki, anlatmaya kelimeler yetmiyor. Şu kapakta resmen çocukluğum yatıyor resmen. Okumak gerek tekrar, mutlu olmak gerek, Harry'i nasıl çocuksu bir saflıkla sevdiğimizi hatırlamak gerek.
Eski bir dostu bulmuş kadar mutlu uyudum Pazartesi gecesi.

Defalarca söyledim, tekrar söylüyorum: Harry keşke gerçek olsan. Gelsem Kovuk'a, sohbet etsek, benim de asam olsa size yardım etsem. Razıyım Harry ile arkadaş olmamaya, bari Hogwarts'a gitsem.

Çocukluk hayali zannediyordum; ama değilmiş. Ben hala Hogwarts'a inanıyorum, mektubumu bekliyorum ve gelse bugün, şimdi her şeyi bırakıp gitmeye hazırım.

Masumiyet.

Bayramdan istifade, nicedir merak ettiğim ve takip ettiğim bir blogta görüp "vakti geldi" dediğim filmi seyrettim: The Virgin Suicides 
Güzel bir Sofia Coppola filmiydi, aslen aynı isimli  ve "Dişi Holden Caufieldlerin hikayesi" diye bilenen romandan uyarlama. Pastel tonlara, çiçekli elbiselere, kızların masum güzelliğine özenerek izliyor insan; bakması keyifli bir film.

Bir yandan da naif olduğu kadar depresif ve üzücü aslında. Öyle ki, "İyi ki önceden seyretmedim, çok etkilenebilirdim" dedim içimden. İnsanın bunalıma en açık olduğu dönem belli ki ergenlik, konu bu olunca ve bu kadar çok erken ölüm görünce tek bir filmin içinde, insan çarpılmışa dönüyor. Hele ki bu kadar saf, çiçekli bir arkaplana yakışmıyor ölüm, hele ki intihar.

Özellikle bu aralar psikolojisine çok da güvenmeyen dişi okuyucu, seyretme! Yine de alıntıları akılda tutulmalı, müzikleri dinlenmeli bu filmin.

Dinlenmesi gereken soundtrack: Air - Playground Love.

Doctor: What are you doing here, honey? You are not even old enough to know how bad life gets.
Cecilia: Obviously, doctor, you've never been a 13-year-old girl.

7 Kasım 2010 Pazar

Uzak ihtimal.


Dün akşam ailece film gecesi yaptık ve Uzak İhtimal seyrettik.
Mahmut Fazıl Coşkun adlı bir yönetmenin filmi. Tanıyabileceğiniz sima bir tek Görkem Yeltan diye tahmin ediyorum.
Konu bir müezzinle bir rahibe adayının aşkı. Beni çeken de konu oldu zaten.
Çok ama çok sade bir film. Olabildiğince az renk, çok az konuşma ve bu duruluğun ortasında harika bir oyunculuk. Bir oyuncu canlandırığı karakteri bu kadar az konuşarak, sadece vücut diliyle nasıl anlatır diye soruyor insan kendine. Ve içinden oyuncu olmak geliyor. Ama kırmızı halılarda boy gösteren cinsten değil, işte tam Uzak İhtimal cinsinden.

Belki izlediğim en güzel film değildi, ama kesinlikle hoştu.
Hem filmlerimizde hem hayatımızda öyle alışmışız ki ani gelişmelere, büyük sonlara, koşuşturmalara
Uzak İhtimal kadar sakin bir film seyretmek dinlendirici geldi. Arındım.

Film gecelerine devam kararı aldık. Gelecek program: Un Giorno Perfetto.

23 Ekim 2010 Cumartesi

Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim, incinirsin.

Beyaz, siyah, rengarenk
Hepimiz hergün o kadar çok yalan söylüyoruz ki.
Dün kitapçıda bir kadın "Toplantıdayım sonra konuşalım" diyordu telefonda.
Otobüsteki adam "Çok hastayım evde yatıyorum" dedi.
Üst kat komşumuzu da -gereğinden ince duvarlar sağolsun- "Ben İzmit'teyim şimdi, sonra gelsin veririz parasını" derken duydum.
Bir de bu kadar rahat tespit edilemeyen, daha büyük, daha kırıcı yalanlar var.

Birbirimizi mi zorluyoruz yalanlara merak ediyorum.
Karşımızdak üzülmesin diye mi, daha çok üzülsün diye mi yalanlar?
Yok yok, hiçbiri değil.
O kadar yalancı olduk ki insanoğlu olarak, artık düşünmeden yalan söylüyoruz, sebepsizce.
Sırf doğruyu söylememek için. Doğrulardan korktuğumuz için.
Çünkü o doğrular da güzel olmuyor her zaman. Belki de çoğu zaman.

"Do you want the truth or something beautiful?
I am happy to deceive you"

Do You Want the Truth or Something Beautiful - Paloma Faith

17 Ekim 2010 Pazar

Absürd bi insanım genel olarak.


İki gün boyunca yorgan döşek hasta yattığım,
Her zamanki gibi okula gittiğim,
Servisle eve dönerken Recep İvedik izlemeye zorlandığım,
Okulla Baltalimanı Japon bahçesine dünyanın en gereksiz gezisine katıldığım,
İyileşir iyileşmez topuklularımı giyip bir gün boyunca okul-kulüp organizasyonumuzda kendimi "işkadını" sandığım,
Kendi kendime manyaklar gibi ders anlatarak tarih sınavına çalıştığım,
Dersaneye gidip yine çok sıkıldığım,
Bu süreçte de sürekli olarak Zeki Müren dinlediğim garip bir haftayı daha geride bıraktık.

Tarihte öğrendiğim: Sümerler gözlemleyebildikleri yedi gökcismine dayanarak M.Ö. 3000'de haftayı 7 gün olarak  belirlemişler. Diğer bir deyişle, insanoğlu tam 5000 yıldır Pazartesi sendromu yaşıyor. Kolay değil.

Haftamın ve hayatımın garipliğine gelirsek,
Hayatımı yazsam roman olur, sinemaya uyarlanır, Oscar alır, ama ben ödül törenine giderken yine başıma binbir türlü iş gelir. Böyle de iddialıyım.

Öyleyse türlü çeşit sınavımın olduğu bu haftada bana başarılar, size mutluluklar. Bu da haftaya başlama şarkınız. (Bununla kalmayın lütfen, eğlenceli olsun diye bunu seçtim, lütfen çeşitli Zeki Müren eserlerini dinleyelim. Vallahi çok güzel geliyor insana bi kere alışınca.) Öptüm tombalak yanaklardan.

14 Ekim 2010 Perşembe

İstemek.


Hiç bir şeyi çok istediğiniz için yapmadığınız oldu mu?

O çok istediğiniz elbisenin benzerini ucuza gördüğünüz için almamak gibi mesela
Ya da gitmeyi arzuladığınız şehre gitme fırsatı çıkmışken gitmemek gibi.
Merak ettiğiniz bir kitabı alıp da rafta bekletmek gibi.

Hani sanki yaparsan, gerçekleştirirsen hayallerindeki kadar güzel olmazmış gibi.
Yapmak için, hayallerini tamamlamak için hep belli bir zamanı ve bazen de birini beklermiş gibi.
Ve sanki o iş "yapılacaklar listesi"nden silindiğinde yaşamda tadılacak daha az güzellik kalırmış gibi.

10 Ekim 2010 Pazar

Pazar şarkısını müteakip. - Take a sad song and make it better.


D: (Radyoda oynak bir şarkı çalarken)
"Bu mevsimde akıl sağlığını korumanın tek yolu sadece saçma sapan şarkılar dinlemek. Anlamlı şarkıları bir süreliğine unutmamız lazım. Bak sana yasakları sayıyorum: Bülent Ortaçgil, Zuhal Olcay, Ezginin Günlüğü... Bunları dinlersen mahvolursun, ona göre."

Haklı. Dinlemeyin siz de. Şunu mesela dinlemeyin. Ya da bunu. Bu da olabilir. Yasak hepimize.

Bana eğlenceli şarkılar önerir misiniz? Ama çok da boş olmasın, Maroon 5-This Love kıvamında mesela?

Bir de bir-iki haftalığında i-pod takas edecek birini arıyorum, yeni şarkılar keşfetmek için. Yalnız I-Pod'u biraz nitelikli olmalı ve benim müzikçalarıma iyi bakmalı. Kırarsa kaybederse rehin alırım vermem onun i-podunu yemin ederim. İlgilenen bana haber versin.

8 Ekim 2010 Cuma

Yağmurlu günler.

Yine yağmurlu bir sabaha uyandık. Ben Mika'nın da şarkısında söylediği gibi pek sevemiyorum sonbahar günlerini.
Yağmurlu bir günde mutlu olmamın tek yolu evde battaniyemin altında kahve içerek camdan ıslak dünyaya bakmak. O da nadiren mümkün oluyor. Bir de bu yaz bir kere şort-tişört sağanak yağmurda koşmuştum, yağmuru sevdiğim sayılı anlardan biriydi.

Onun dışında benim için yağmur "yeryüzüne dökülen bir kadın saçı" filan değil, içime işleyen soğuk, saçlarımı bozan rüzgar demek.

Ben güneşte mutluyum, yazın mutluyum.

Özellikle bu yağmurlu günlerde bir çeşit şakanın, sit-comun, ne bileyim Truman Show'un içinde yaşadığıma ciddi ciddi inanmaya başladım. (Toraman Şov olsun benimkinin adı)
Yakında birisi gelip de "Hahayt yedik seni, nasıl da kandırdık" derse şaşırmıycam.

Hobilerim kitap okumak, yoga yapmak, ağlanacak halime gülmek ve atkı örmek.

Evren artık bana karşı olmasın diyorsanız, YETTIGARI yazın 2282'ye yollayın.

Öyleyse dinleyelim:

"Sunny days where have you gone?
I get the strangest feeling you belong.

Why does it always rain on me?
Is it because I lied when I was seventeen?"

Why Does It Always Rain On Me? - Travis

2 Ekim 2010 Cumartesi

Neden Avrupalı değiliz?

("İnan ki Senden Başka Kimse Yok İçimde" eşliğinde okunması önerilir.)

Sol yanı Avrupa'da, sağ yanı Asya'da uzanmış bir ülke bizimkisi. Asırlar boyu kendimizi Doğu uygarlığı saymışız.
Son 150 yıldır dünyanın dengeleri değişti değişeli ise Batı merakı var içimizde. Batı dilleri öğreniyor, Fransız romanları okuyor, Amerikan filmleri seyrediyor, Avrupa ülkelerine seyahat ediyoruz.
Yine de o uluslararası formları doldurmamız gerekse, "Siz nerelisiniz?" dendiğinde tereddüt ediyoruz. Avrupalı mıyız, Asyalı mıyız, bilemiyoruz.

Aslında cevabı çok basit.

Birkaç gece önce "Fatmagül'ün Suçu Ne?" yayınlanırken, bir başka kanalda "Sex and the City" vardı. Hiçbirimiz Carrie gibi gönlünce yaşayan kadınlar görmedik, başka adamların hatalarını yaşayan kadınlar gördük, gerek gazetelerimizde, gerek yanıbaşımızda.

Şarkılar söyleyerek kendini ispat etmeye çalışan gençlerin "Glee"sini izlemeyi çok sevdik. Ama bizim gençlik dizilerimiz öyle günlük güneşlik olamadı, "Hayat Bilgisi" seyrettik biz seve seve. Çünkü hiçbirimizin derdi öyle okulda kabul görmek filan değildi. Okula gidemeyen yaşıtlarımız vardı bizim, okul çıkışı çalışıp iki tost parası kazanmaya çalışan arkadaşlarımız.
Hem öyle birbirimizin kuyusunu da kazmadık. Herkes herkesi sevmedi elbet, ama okuldan başlayarak bireysel değil topluluk halinde büyüdük biz. Okulumuzu anlatırken bile "bizim sınıf" diye bahsettik, "benim sınıfım" demedik hiç.

Evet, "Ally McBeal" güzeldi, eğlenceliydi, bir kadın-erkek analiziydi. Ama bizim Harvard'dan mezun, her sabah kahvesiyle işe gelen ve hayatındaki erkeklerden başka derdi olmayan avukatlarımız olmadı. Bizim ne kadınımız ne erkeğimiz öyle oturduğu yerden hayatını kazanamadı. Hep sıfırdan başadık biz, hep uğraştık didindik. Hele ki biraz olsun dünyayı değiştirmek istediysek "Türkan" gibi, aşklarımızdan vazgeçtik, her şeyimizi feda ettik.

Herkes iyi ebeveyn de olamadı elbet. Ama o çok güldüğümüz "The Simpsons"ın baba karakteri Homer gibi umursamaz babalar yaygın değildi bizde. Biz, ne kadar özgür, varlıklı, başına buyruk da olsak bir baba figürü vardı hayatımızda. Aile mühimdi. Şanslıysak eğer, "Süper Baba"larımız oldu, koyverip gitmeyen, koruyan kollayan.

Aile önemliydi, bağlılık önemliydi. Hiçbirimiz "Desperate Housewives" gibi dört bir yanda hayatlar yaşamadık. Aldatmak, boşanmak büyük olaylardı bizim için. Öyle noktalara geldi ki "Aşk-ı Memnu" yani yasak aşk diye romanlar yazdık. 100 sene önce yazıldı, ama her nasılsa hala geçerli aldattığı için kalbine silahı dayayabilen kadının hikayesi.

Sorunların oturup konuşulabildiği evlerde de büyümedik hiçbirimiz. Sesler yükseldi, taraflar tutuldu, "Haklısın baba" dendi, "Sen üzülme anne" dendi. O yüzden belki de "Öyle Bir Geçer Zaman Ki"de Cemile Karolin'e bıçağı saplarken hak verdik, evde üzülen kadını anladık. Bıçak Karolin'e saplanırken, biz aslında milletçe annelerimizi üzen kadınlardan intikam aldık.

Ve en önemlisi, Osman karakteri çocuk gözleriyle bir şeylere tanık olurken hepimizin gözünden yaş aktı.
Nasıl bir ailede, nerede büyümüş olursak olalım hepimiz bu ülkede, bu kültürde gerçekleşen şeylere tanık olmuştuk çünkü, onunki kadar travmatik olsa da, olmasa da. Bir çocuğun nasıl incindiğini biliyorduk, üzülmesine dayanamıyorduk.

Tüm bu hisleri anladığımız için işte, böyle bir ülkede yaşadığımız için farklı bir kimlik edindik biz.

Demiyorum ki biri diğerinden iyi, ama işte, biz hep diğerlerinden farklı olduk.

Bu yüzdendir ki biz ne Avrupalı ne Asyalı olamadık. Anadolulu olduk belki de, bu coğrafyada kendi toplumumuzu kurduk, tarihimizi yaşadık. Ve hiçbir yere buradaki gibi sıkı sıkı tutunamadık.

26 Eylül 2010 Pazar

Eylül akşamı.

Cuma akşamı ben, D. ve A. konsere gittik.
Bülent Ortaçgil. Zuhal Olcay. Kuruçeşme Arena.

Bir yanda dünyanın en güzel manzarası.
Bir yanda huzurlu tınılar, kalbe dokunan sözler.
Bir yanda hafif yağmur
Bir yanda dostlar

Başucu şarkıları söylendi. Yine çok keyifliydi. Ben yine Zuhal Olcay'ın bu evrendeki en kıskanılacak kadın olduğuna karar verdim.
Kaçırılmaması gerekirdi.

Ben küçükken annem evde "Benimle Oynar mısın?"ı mırıldanırdı Ortaçgil'den
Ve henüz yaşımı doldurmamışken götürüldüğüm ilk konser Yeni Türkü konseridir.
O gün bugündür ne kadar denesem de odun olamadım.


Böyle konserlerin boş geçmesi kalbimi kırıyor.


"Aynı sabaha uyanırken kimbilir
Aynı düşü görmüşüzdür
Olamaz mı? Olabilir.

Onca yıl sen burada
Onca yıl ben burada
Yollarımız hiç kesişmemiş
Şu eylül akşamı dışında."

Eylül Akşamı - Bülent Ortaçgil

19 Eylül 2010 Pazar

Cadı.

"Hermione Jean Granger (Weasley) 19 Eylül 1979'ta muggle Bay ve Bayan Granger'ın tek çocukları olarak dünyaya gelmiştir."

Doğum günün kutlu olsun Hermione Granger.
Kalkıp Kovuk'a gelsem arkadaşım olur musun?

15 Eylül 2010 Çarşamba

Kırmızı.

"Nolite te bastardes carborundorum."

Hazıra konmamalı, okuyup öğrenmelisin kimi zaman.

14 Eylül 2010 Salı

Liselim.


Okul-ul-ul-ul.

Fena değil biliyor musunuz? Ders programım çok güzel. Derslerim güzel.
Hocalarım mükemmel. "Öğretmen duasına çıktım" diyordum, dualarım kabul olmuş.
Yine de çalışmak gerek.

Ama adapte olamamaktan mıdır nedir, sanki yabancı bi yere gidiyorum, 3 senedir gittiğim okul değişmiş gibi. Bu his geçse iyi olur. Önüm arkam sağım solum tanıdık insan, ama dan diye başladı her şey, alışamadım, uzaylı gibi hissediyorum. Selam liseli, ben dostum.

Öğrenci birliğimiz çok harika takvimler basmış, 1000 küsür kişilik okulda ilk ben aldım, öyle manyağıyım bu takvimin. Bir de defterim oluyor, ajanda gibi kullanıyorum, bu takvimi de arasına koyuyorum. 
Çok takıntılıyım aslında ben, ama çaktırmıyorum.

İşte ben bunu niye anlattım? Ben bu ajanda/defter olmadan havaya giremem, motive olamam dostlar. Eski defterimde 20 sayfa kadar kaldı, o bitene kadar, yani 2 haftaya kadar yeni defter bulmalıyız. Öyle her defter olmaz. Spiralli olacak çizgili olacak lastiği olacak, bi de çok güzel kapağı olacak. Böyle defter bulan bana söylesin oldu mu?

Bu sene çok çalışıcam örtmenim ödevlerimi vaktinde yapıcam örtmenim güzel notlar alıcam örtmenim.

"You can be my alphabet and I will be your calculator"
Academia - Sia

10 Eylül 2010 Cuma

5 Eylül 2010 Pazar

Hazan.

Uzun bir yazdı. Güzel bir yazdı. Ve her güzel şey gibi, sona erdi.
Ben çok sevmem yağmur çamuru. Sandaletleri çizmelere tercih ettim her zaman. Sıcak havalarda hep daha mutlu oldum.
Sonbaharda çok fazla kent görmedim, ama eminim en güzeli İstanbul'dadır ve illa yaşanacaksa burada yaşanmalıdır. Ne de olsa her haliyle hüzünlüdür bizim şehrimiz ve hüzne en çok hazan yakışır.

Ben yine yaz hovardalığımı rafa kaldırıyorum ve tüm başlangıç arifelerinde yaptığım gibi düzenliyorum.
Çiçekli eteklerimi, çok ince askılı bluzlarımı ayırdım.
Narçiçeği ojelerimi sildim, soğan kabuğu ojeme geçtim.
Portakal suyundan kahveye dönüş yaptım.
Ellerim yazın hareketli ve mutlu şarkılarındansa Ortaçgil'e, Teoman'a, James Blunt'a gidiyor daha çok.
Yarın satın alacağım okul kitapları için yer açık, test kitapları ise yeni rafta yerlerini aldılar.

Yine de romanlardan vazgeçemedim, bir de çiçekli fularlardan. Güneşi içinde taşımam gerek.

Yeni bir okul çantası alacağım, bir de yeni ajanda/günlük.
Çünkü bir şeylere başlarken, kimi yükleri sırtlanırken yeni güç verir insana.
Blog 5 gün içinde bir yaşını kutlayacakken, yeni bir mevsim başlarken, koca bir okul yılı her şeyiyle beni beklerken ben yine ve yeniden değiştiğimi hissediyorum.
Daha net görüyorum, daha iyi anlatıyorum, daha çok biliyorum ama hala bilecek çok şey var.

Ben yine buradayım. Belki önceliklerim ve sorumluluklarım değişti biraz.
Ortaya çıkıp daha fazla iş başarmam gereken bir dönemdeyim.
Ve bu dönemde yazmak için yaşamaktansa yaşadıklarımı yazmayı daha uygun görüyorum.

Son olarak, 2010 yaz hakkında yorum yapmak ve şurada yaptığım planlara bakmak gerekirse:

- Amerika'ya gidicem ve o beş haftamı çok iyi kullanıcam
New York ve Boston'ı görücem
- Tek başıma idare etmeyi öğrenicem
Çok yüzücem, çok bronzlaşıcam
- Kitaplarımı okuycam
- Ağustosta okul kütüphanesine gidip bir günümü tamamen orda geçiricem
Rory'nin adadaki evinde bir gece misafir olucam
- Serdar Ortaç şarkılarını ezbere söylerken hiç utanmıycam, hatta bi de konserine gidicem
- Bi üstteki kıroluğumu telafi etmek için kaliteli şarkılarımın sayısını arttırıcam
- Eski fotoğraf makinama film takıp en güzel fotoğrafları çekicem
Kilo vermeye devam edicem
İzmir'e gidicem ve vini'yi arıycam
- S. ile mailleşicem
- je-fais ile telefonda konuşma alışkanlığı edinicem
- Özlediğim kimseyi unutmıycam, bi şekilde haberleşicem
- Eskisinden de çok yazıcam
Yemek bloglarını takip edicem, tarifleri deniycem, bi tarif defteri alıp oraya yazıcam
- Odama bir sürü raf çaktırıcam.
- Çeviri yapıp para kazanıcam
- Paramı en güzel şeylere harcıycam
Friends izliycem
ile geçiremediğim tüm günleri telafi edicem
- Yaz biterken je-fais ve S. ile Aşşk cafe'de kahve falı bakıcam
- Dans edicem
- Eylülde bu listeye baktığımda kendimle gurur duyucam.

Bildiğim bir şey varsa o da yapılacaklar listelerinin asla tamamen gerçekleştirilemediği. Bu bağlamda düşününce hiç de fena değil galiba.
Yazın tasasız hafifliği geri dönene dek gerçekçi beklenti listeleriyle huzurlu mevsimler geçirmek dileği ile.

"Ah burda olsan
Çok güzel hala
İstanbul'da sonbahar."

İstanbul'da Sonbahar - Teoman

29 Ağustos 2010 Pazar

Aşk hakkında hiç bu kadar açık ve net olmamıştım.

Aslında hepimiz aşk konusunda acınacak haldeyiz.
Kafamızda gerçek olamayacak kadar mükemmel resimler çizmişiz.
Etrafımıza bakıyoruz, herkesi o resimle karşılaştırıyoruz, kimseyi beğenmiyoruz.
Arada beğendiğimiz bir iki kişi çıkıyor, onları her şeyiyle sevmektense hırçınca kendi istediğimiz yöne doğru çekiştiriyoruz, o gerçek olamayacak resme uydurmaya çalışıyoruz
Karşımızdakine üzerine uymayacak bir elbise giydirmeye çalışıyoruz, o elbiseyle güzel görünmedi diye onu suçluyoruz, kızıyoruz, terk ediyoruz, ya da aynı sebeplerle terk ediliyoruz.
İşin kötüsü, o elbiselere biz de giremiyoruz.

Defilelerde 34 bedenler elbiselerin gösterilmesi gibi bir şey bu.
34 bedenin ne doğal, ne de güzel olmadığını hepimiz adımız gibi biliyoruz.
Ama bir yandan hepimiz o bedene düşmeye uğraşıyor, kendi fazlalıklarımızdan kurtulamamışken karşımızdakini şişmanlıkla suçluyoruz.

Aşkta 34 beden diye bir şey yok ve olmayacak.
Hiçbirimiz yakışıklı, zeki, zengin, sadık, mutfakta İtalyan yemekleri pişiren, çok okuyan, çocuklarını parka götüren, eve her gece çiçeklerle gelen, her istediğimizi onaylayan adamlarla evlenmeyeceğiz. Bu özelliklerin belki biri, belki birkaçı evet, ama asla hepsi bir arada olmayacak.
Ya da hiçbir erkek 90-60-90, seksi, namuslu, aklı çalışan, çocuklarının anası, toplumda statü sahibi, yeri geldiğinde susmasını bilen, her işe yetişen, her daim bakımlı bir kadın bulamayacak.

Çünkü böyle insanlar yok.
İhtiyaç da yok.

O yüzden Mezunlar Günü'nde kolunuza takıp herkese hava atacağınız bir eş/sevgili aramaktan vazgeçin.
Aynaya bakın, aramızda ne Brad Pitt var, ne de Angelina Jolie.

İnsanları hem güzellikleriyle hem de kusurlarıyla, hem uzun saçlarıyla hem de hafifçe yamuk dişleriyle, hem doğru sözleriyle hem de çokbilmişlikleriyle, hem aşırıya kaçmalarıyla hem de çekingenlikleriyle sevin.

Yoksa şu 6 milyarlık dünyada hepimiz fiziken olmasa da ruhen yalnız öleceğiz.

26 Ağustos 2010 Perşembe

Yollar, yollar.

Şehirdeki en kısa yolculuğu bile güzelleştirmek mümkün.
Çünkü ben evden gidişlerimde She Is Leaving Home
Eve dönüşlerimde Two of Us dinlerim.

Bir de insanlar üniversiteye giderken çok pahalı arabalar isterler ya, ben hiç heves etmem onlara.
Ama illa ki olucaksa, şöyle en şirinden bir Vosvos olsun.

Kulağımda kulaklık, elimde kahve varken yürüyemeyeceğim yol yok benim.
Kaleidoscope eyes derken böyle bir şeyleri kast ediyodum işte.

"You and me Sunday driving
Not arriving
On our way back home
We're on our way home
We're on our way home
We're going home"

Two of Us - The Beatles

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Yine Coğrafya.

Gelenek bozulmadı.

Bir Coğrafya öğretmeni daha derse fiziki harita renklerinde giyinerek geldi.

Teşekkürler Türkiye.

11 Ağustos 2010 Çarşamba

İstanbul.

Beni bu şehre bağlayan nedenler yerli yerinde dursa da, ondan kaçmayı makul kılan nedenler de gün geçtikçe artıyor.
Ama biraz mola verdikten sonra anladım ki,
İstanbul'un insanlar, manzarası, tarihi falan değil, büsbütün şehrin benliği ondan kopmayı imkansız kılıyor.
Bir diğer deyişle, biliyorum ki yedi kıtayı gezsem, yedi kıtada sevsem,
Yine dönerim bu yedi tepeye
Ve bu yolculuk burada bitsin isterim.

Çünkü şarkılar bile daha anlamlı, romanlar bile daha derin bu şehirde,
Şiirler bile bir başka güzel.

İstanbul girer içine, ruhuna işler, çıkmaz bir daha.
Nereye gidersen git onu içinde taşırsın
Başka şehirlere yar olsan da dönüp dönüp onu hatırlar ve kıyaslarsın
Ve asla tamamen başka bir şehrin insanı olamazsın.

"Soyağaçları burada kök salıp dal budak vermediği halde, ömürlerinin bir safhasında yolu bu şehre düşenler için epi topu iki seçenek vardı: İstanbul'a ya bir şeylerden kaçarak varılır, ya da gün gelir, ondan kaçılırdı."
Elif Şafak - Bit Palas

8 Ağustos 2010 Pazar

Normal olmayan.

Ben hayatta ne olucağıma dair çok net bi fikir taşımıyorum henüz.
Sorardık, daha üçüncü sınıftayken şıp diye "Doktor" diyenler olurdu mesela, çok özenirdim.
Artık hiç özenmiyorum, çünkü "sabah dokuz akşam beş" işler yapmak istemiyorum ben.
Maaşımı alıp oturmak istemiyorum.
Normal olmak istemiyorum. Normal olan sıkıcıdır.
Düşünülenin dışında şeyler yapmak istiyorum, çok farklı işler başarmak istiyorum

Yani sonunda belgeseli çekilecek, romanı yazılacak, ilham verecek bir kadın olmak istiyorum.
Bu yüzden sürekli kendimi bi şekilde öğrenmeye zorluyorum
Bu yüzden sürekli okuyorum
Bu yüzden geçen ay kimseyi tanımadığım bir kıtaya kalkıp tek başıma giderken hiç duraksamadım.
Çünkü şu "comfort zone" denen güvenli bölgeden çıkmam gerek
Ve her geçen gün kendimi ve sınırlarımı zorlamam gerek.

Tamam kolay değil, yoruluyorum ve yorulacağım
Zorlanacağım
Ama düşmeden kalkılmıyor

Mesela bir de bucket list'im de olsun artık buralarda takılan:
- Kitap yazayım
- Kitabım yazılsın
- Modacı olmayacağım, ama bir şekilde Parsons School of Design'da vakit geçirmek istiyorum, yaşım kaç olursa olsun.
- Bi de profesyonel bi fotoğraf çekimi yapılsın benimle, çok istiyorum.

"In dreams begin responsibility."
Kafka on the Shore - Haruki Murakami

3 Ağustos 2010 Salı

Empire state of mind - New York Bölüm 2

Evet biliyorum, şehrime, İstanbul'uma döndüm.
Ne var ki aklım hala Amerika'da, oradaki anılarda ve arkadaşlarımda
Ayrıca size anlatmak istediğim daha çok maceram var.
Bu yüzden bir süre daha bu modda yazılarla devam ediyorum, kusura bakmıycaksınız.

Hatırlarsanız en son Little Italy'de yemeğimizi yemiştik.
Sonra oradan çıktık, Soho'ya doğru yola koyulduk
Zaten New York'ta her yer yakın, daha doğrusu ulaşım çok kolay.
Soho çok güzel, çok hoşuma gitti.
Çılgınca pahalı New York dükkanlarına kıyasla çok daha insansı ve karşılanabilir fiyatlar
Ürünlerse çok orjinal, eşi bulunmaz cinsten
Mesela 3 katlı devasa bir Japon üretimi giyim mağazası bulduk, Tokyo sokak modası fotoğraflarını hatırlatıyor (Eda olsaydı burda ne çok gezerdik diye aklımdan geçmedi değil. Eda bir dahaki sefere benimle gelir misin?)

Soho'da biraz dolaştıktan sonra tekrar metroya bindik, doğru şehrin kuzeyine
Hedef: Central Park
Kuzey daha bir sakindi, ya da pazar günü olduğu için öyle göründü, bilemiyorum
Metropolitan Museum of Art'ın önünden geçtik, ne yazık ki vakit olmadığı için içine giremedik.
Merdivenlerde oturan onca insanı görünce Gossip Girl'den Serena ve Blair'i orada oturup meyveli yoğurt yerken görür gibi olmadım değil hani.

Sonra parka girdik. İnsan şaşırıyor, onca gökdelenin ve hareketliliğin içinde adeta bir vaha gibi Central Park.
Yemyeşil, huzurlu ve kocaman.
Büyük bir keyifle dolaştık ve hatta parkın öbür ucundaki Strawberry Fields anıtına doğru yola koyulduk
Ne yazık ki korkunç bir yağmur başladı ve bir köprünün altına sığınmak zorunda kaldık
Zenci bir aile çello eşliğinde öyle korkunç bir ilahi söylüyodu ki, ölüceğimizden korktuk.

Baktık ki yağmur durmuyor, vakit geçiyor, yürümeye karar verdik
Öyle eğlenceliydi ki Central Park'ta iliklerine kadar ıslanmak,
Koşmak, boş bir çabayla ağaçların altına sığınmaya çalışmak
M. ve sevgilisini yağmur altında el ele görmek.
Hani bazı anlar olur hayatta, replay tuşu olsa da tekrar yaşasam dersin
Ben New York'taki tüm günümü, ama en çok da Central Park'ta ıslanışımızı tekrar yaşayabilmeyi dilerdim.

Parktan çıkıp bir şekerciye sığındık (tabii ki şeker aldık)
Biraz kurulandık, kendimizi tazeledik
Doğru 5th Avenue'ya gittik.
Her şey çok pahalı, çok ışıl ışıl
Tiffany's'i gördüm dışarıdan, Holly Golightly gözümün önünden geçti sanki

Abercrombie'ye girmek istedik sonra
Hayır alışveriş için değil
Gerçek bir erkek Abercrombie mankeni kapının önünde duruyor ve fotoğraf çektirebiliyosunuz
Öhöm, yani şimdi, kim olsa ister, di mi?
Ama ÇOK sıra vardı yahu, hiç abartmıyorum 50 kadın filan bekliyodu.
Abercrombie mankeni bile olsa yarıçıplak bi erkek için o kadar bekleyemeyeceğim, üzgünüm.

Biraz dükkanları gezdik, sokak standlarına baktık
Çılgın derecede anoreksik bir mankenle yapılan moda çekimini gördük
Vaktimiz tükendi, otobüse döndük.

Mükemmel bir gündü, fotoğraflar olmasa rüya olduğuna gerçekten inanıcam.
Bir gün New York'a geri dönücem ve yapamadığım onca şeyi yapıcam
Hatta New York Times'da çalışma hayalim de gerçek olur belki, kimbilir?

(İlk yazıya fotoğrafları ekledim.)


Holly Golightly: He's all right! Aren't you, cat? Poor cat! Poor slob! Poor slob without a name! The way I see it I haven't got the right to give him one. We don't belong to each other. We just took up one day by the river. I don't want to own anything until I find a place where me and things go together. I'm not sure where that is but I know what it is like. It's like Tiffany's. 

Paul Varjak: Tiffany's? You mean the jewelry store. 
Holly Golightly: That's right. I'm just CRAZY about Tiffany's! 

Ada.

Sevdiğim herkesi bir adaya toplamak istiyorum
Hepsi yanımda olsun
Başka kimse gelemesin

Çok mu bencilce?

1 Ağustos 2010 Pazar

Gitme gitme gittiğin yollardan dönülmez geri.

Frankfurt Havalimanı’ndayım. McDonalds’ta kamp kurdum, bir elimde içeceğim, öbür elim klavyede, ekrana bakıyorum. Ben de eskiden görüp o çok özendiğim “abla”lardan olmaya başladım galiba: Ufak bilgisayarı, küçük çekçekli seyahat bavulu, sweatshirtü, kulaklıkları ve üstünde taşıdığı etnik takıları ile.

Ben çok isterdim böyle olmayı, çok da güzelmiş, ama ne denli zor olacağı aklıma gelmezdi hiç. Kaç saat oldu bilmiyorum, zaman mevhumunu yine yitirdim. Amerika zamanıyla söylersek Cumartesi sabahından beri öyle yoruldum ki, hem fiziksel olarak, ama en çok duygusal açıdan.

Beş hafta nasıl da korkutuyordu gözümü. Çok sıkılırım, evimi özlerim ve hatta programın orta yerinde dönmeye kalkışırım gibi çılgınca düşünceler geçti aklımdan. Şimdi düşününce gülüyorum. Hayatımın en güzel yazıydı. 

Daha önce de yurtdışına çıktım, yabancı arkadaşlarım oldu, ama hep geçiciydi, hep turisttim ben. İlk defa bir yere yerleştim, evim gibi benimsedim ve en önemlisi ilk defa yanımda tanıdığım kimse olmadan –kelimenin iki anlamıyla da- yabancı insanların arasında düştüm.

İyi ki de düştüm. Ben bilmezdim 5 haftada insanlara bu denli bağlanmanın mümkün olduğunu. O kadar çok mükemmel insanla tanıştım ve öyle çok şey paylaştım ki, şimdi aklıma bile getiremiyorum hepsini. Ben, evin tek çocuğu, dertleri dinleyen ama kendisi anlatmayan arkadaş, yemeğini hep paylaşıp hayatı paylaşmakta tereddüt eden ben, 5 haftalık yeni ömrümün her saniyesini koca bir grup insanla paylaştım.

İyi ki paylaştım. Onlarca arkadaşım var şimdi, hatta birkaç tane de dostum. İşin zor yanı, dün sabah itibariyle dağılıverdik her yere. Gerçekten her yere. Dün sabah okuldan otobüsler kalkmaya başladı. Önce 7.30, sonra 8.00, sonra 10.00 otobüsü. Sevdiğim herkes tek tek uzaklaştı kampüsten. Her seferinde defalarca sarıldık, numaralarımızı, emaillerimizi paylaştık, birbirimize hediyeler verdik, otobüs kalkarken peşinden koştuk. En çok da ağladık. Bir de yabancılar duygusuz derler, yalan. Saat 11.30 olup bizim otobüsümüz geldiğinde kimsede dökecek yaş kalmamıştı. Beş hafta önce sorsan hayal edemezdim bu hiç tanımadığım insanlar için böyle hüngür hüngür ağlayacağımı.

Çinli arkadaşım L. taksiye binene dek bırakmadı elimi. “Üniversitede görüşücez, ama beni unutmaman için al şunu” dedi ve antika bileziğini bana verdi, Çin yapımı, mükemmel bir şey. Hala kolumda. Ben de en sevdiğim lastik bileziğimi, pembe tek boynuzlu atımı hiç düşünmedim, verdim. Amerikalı M. İle ayrılmak da çok zordu. Anneannesinin arabasında uzaklaşırken ağlaya ağlaya “I love you” diye bağırdım, T. sarıldı, teselli etti. Sonra bloguma girmiş, moralim düzelsin diye Türkçeye çevirip okumuş, Türk arkadaşlarımın çoğu zahmet bile etmezken. Hepsinin en zoru, oda arkadaşım, yeni kardeşim K. Babası gelse de otobüsüm kalkana kadar bekledi, hiç takı takmamasına rağmen ona verdiğim nazar boncuğu bileziğimi hiç çıkarmadı. Daha niceleriyle defalarca sarıldık, ağlaştık, buluşmaya söz verdik.

Evet, gerçekçi olursak belki çoğunu tekrar göremeyeceğim. Ama olsun, benim aklımın bir kısmı onlarda artık, onların da kalbi bende. Biliyorum ya her yerde bir kapım var artık, o bana yeter.

Türk ekibine gelirsek, elbet yine görüşücez ama 5 hafta her an yan yana olmak gibi olmayacağı belli. Bir kısmıyla Boston’da vedalaştık, bir kısmıyla buraya dek geldik. Birkaç saat önce Türk grubunun en büyüğü ve nadir bulunan dişi üyesi, yani anneleri olarak yolcu ettim onları. Ben aslında yalnızlığı severim, ama herkesle iç içe geçen 5 haftadan sonra yalnız kalmak çok koyuyor insana. Yine başladım hüzünlenmeye ve kafamda blogumla konuşmaya. Sanki Amerika’da ikinci bir hayat edindim ve şimdi bu iki hayatım arasında pause tuşuna basılmış gibi.

Evi özledim ve bir an önce varmak istiyorum. Ama bir yandan da biliyorum ki evim orada olacak, ama ne olursa olsun bu ekip, bu duygular, bu ruh bir daha aynı kampta da olsa toplanmayacak.

Bir de keşke hiç keşkemiz olmasa hayatta, keşke söyleseydim, keşke bilseydim demesek, her şey farklı olabilirdi cümlesini kurmasak. Bak işte hayat akıp gidiyor, koşmak yakalamak lazım, hiçbir şeyi içinde saklamamak lazım.

Yine kampı anımsatan şarkılardan biri çalmaya başladı havaalanında. İstanbul’a, eve, gerçek yaşama nasıl adapte olucam bilmiyorum. Keşke gerçek dertlerden uzak o sihirli beş haftalık dünyadan hiç kopmamak mümkün olsaydı.

Benim için çok uzun süredir beklenen bir rüyaydı, ışık hızıyla geldi ve geçti. Ben değiştim mi, büyüdüm mü bilmiyorum. Tek bildiğim hayatımın asla eskisi gibi olmayacağı.

IF ANY OF MY NMH BUDDIES IS READING THIS, REMEMBER THAT I LOVE YOU!

Yine yola çıkmak lazım. İstanbul’da yeni hikâyelerle görüşmek üzere, bu yazın soundtracki ile veda ediyorum.

“Hey soul sister,
I don’t wanna miss
a single thing you do tonight.”
Hey Soul Sister - Train

27 Temmuz 2010 Salı

Right through the very heart of it, New York.


Bazen olur ya, sabah uyanırsın, bir önceki gün öyle güzel bir şey olmuştur ki, rüya mıydı gerçek miydi bilemezsin.
Ben bu sabah öyle uyandım. Çünkü ben dün yıllardır hayalini kurduğum şeyi gerçekleştirdim.
Çünkü ben dün New York'a gittim.

Sevdiğin insanlarla bir şeyler yapmanın keyfi ayrı, belki de o yüzden bu kadar güzel geldi.
Burada bir sürü insanla tanıştım, ama çok sevdiğim ve hayat boyu unutmayacağım iki insan var. 
Birisi oda arkadaşım, benim canlı Barbie bebeğim Alman K., 
Diğeri sınıf arkadaşım ve çapraz odada kalan Vermontlu M.
M.'in erkek arkadaşı New Yorklu, bizi gezdirmeye söz vermiş.
Bir heves bindik otobüsümüze.

4 saat uyuklaya uyuklaya geçen yolculuktan sonra New York ufukta göründü
Hemen açtım Frank Sinatra'dan New York New York'u, onu dinleyerek girdim şehre.
Broadway'de otobüsten indik, 8 saatimiz vardı. 8 saatte neler yapılmaz?
M.'nin sevgilisi geldi, tanıştık. Asyalı çocukların çekici olmadığını düşünürdüm, ama sözlerimi geri alıyorum. Gerçekten çok sevimliydi, M ile de çok yakışıyolardı
Gerçi çocuğun annesi Asyalı olmadığı ve oğlunun dikkatini dağıttığı için M.'yi hiç onaylamıyormuş, o yüzden gizlice gelmişti.
Ama çok tatlıydılar, hatta herkesin birbirinin üstüne atladığı şu kampta geçen bir aydan sonra gördüğüm en tatlı ve içten çifttiler.

Hemen Times Square'e doğru yola çıktık. Zaten şehir cetvelle çizilmiş gibi, ulaşmamız çok kolay oldu.
Filmlerde görüldüğü gibi değil biliyor musunuz? Bana daha farklı göründü.
Ama yine de güzel. Güzel güzel güzel. Oradayken Times meydanında olduğuma inanamadım, hala da inanmıyorum. Çok göz alıcıydı. 
Kocaman bir Toys R Us vardı, girdik. O kadar büyük ki içinde dönme dolap var.
Ama beni en çok ilgilendiren Barbie dünyasıydı. Tam 2 katlı kocaman bir Barbie dünyası vardı!!! Harikaydı!

Sonraki durağımız benim zorlamalarımla tam meydandaki Hard Rock Cafe oldu.
Amacımız K.'ye bi tuvalet bulmaktı, ama girer girmez hipnotize olmuşçasına dondum kaldım.
Çünkü kocaman bir vitrinde The Beatles'ın takım elbiseleri duruyordu.
İçeri girdim, tüm albümler çerçevelenmiş, hepsi de imzalı.
En güzeli, Abbey Road stüdyosunun kapısı. Evet.
Dokunabiliyorsun. O kadar heyecanlandım ki, kapıya sarılmış halde fotoğrafım var.
"Bu kapıya Paul McCartney hergün dokunuyodu" diye çığlık attığımda M ve K deliymişim gibi baktılar, ama olsun.
Sırf o anki mutluluğum için bile New York'a ve hatta Amerika'ya gelmeye değerdi.
Hem artık Hard Rock Cafe logosunun içine barış işareti geçirilmiş, koyu mavi bir Hard Rock New York tişörtüm var.

Sonraki durağımız Macy's oldu, dünyanın ilk büyük toplu alışveriş yeri, alışveriş merkezlerinin ilki denebilir. Bir bakındık, sonra çıktık. Şehir öyle güzeldi ki, alışveriş umrumuzda değildi.

Macy'sden çıkınca M'nin sevgilisi "Yukarı bakın" dedi. Bakar bakmaz gördük, meşhur Empire State Binası. Kocaman. KOCAMAN.
Yakınına gittik, tepesini görmek imkansız, boynum kırılıyodu nerdeyse.
Çok vakit aldığı ve pahalı olduğu için içine girmedik, başka sefere artık.

Oradan sonra Kore sokağına bir bakındık, metro durağına girdik.
Tespit: metrolar çok pis görüntülüydü. Ve hatta pisti.
Günlük metro kartı aldık, anı olarak duruyor, hatta içinde birkaç sent kaldı galiba. New York'a hediyem olsun.
20 dakika kadar bir yolculuktan sonra Chinatown'a ulaştık.
Resmen New York'ta olduğumu unuttum. Çin gibiydi, ufak bir Çin. O kadar da ufak değil hem.
Öyle karmaşıktı ki birsürü şeyi gözden kaçırdığıma eminim.
Yine de rengarenk geleneksel Çin elbiseleri, 50 sente satılan, Hindistan cevizine pipet geçirilip satılan Hindistan cevizi sütleri çok enteresandı.
Restoranlardan garip kokular gelse de onca deniz ürününü vitrinlerde görmek ilginçti.
Hele o kadar çok Asyalıyı bir anda görmek daha da enteresandı.

Uzaktan Brooklyn köprüsünü de görmüş olduk, sonra Chinatown'ın hemen yanındaki Little Italy'e girdik.
İtalyan Sokağı yani. Bana çok uzak olan Çin kültüründen sonra İtalyan renklerini, sıcaklığını, yemeklerini görmek iyi geldi. Belki de Türkiye'yi kısmen hatırlattığı içindir.
Oradayken T.yi bol bol andım. Geçen yaz 5 hafta İtalya'daydı şanslı adam.
Ufacık, şirin bir İtalyan restoranında öğlen yemeğimizi yedik. En sevdiğim: Penne Arrabiata.
Pahalıydı, ama değerdi. Çok huzurlu, çok güzel, çok keyifli bir yemekti benim için.

-İkinci bölüm yukarıda.-

Tek.

Ben tek çocuk olarak büyüdüm. Hep kendi odam vardı, kendi alanım.
Kararlarımı hep kendim verdim, hep istediğimi yaptım evin içinde.
Burada ilk kez birileriyle tüm hayatımı paylaşıyorum ve çok garip geliyor.
Birkaç gün önce oda arkadaşım zorunlu etüt esnasında kütüphaneye gitti.
Fark ettim ki bir aydır hiç yalnız kalmamışım. Hiç.
Benim için felaket demek.
Bunun şerefine ödevimi bir kenara bıraktım, bütün etütü keyif yaparak geçirdim.
İstediğim gibi uzandım, istediğim gibi kitabımı okudum
Çikolatamı paylaşmak zorunda olmadan istediğim gibi yedim.

Hayatı paylaşmak güzel ama bazen bir molaya ihtiyacım oluyor.

24 Temmuz 2010 Cumartesi

Yazın yaşamak kolay.

Buradaki hayatım huzurlu bir monotonluğa erişti artık.

Her sabah 7.15te çalan saatle uyanıyorum, birkaç dakika tavana ve çalışma masama bakıyorum
Oda arkadaşımın ayaklandığını görüyorum, ben de kalkıyorum.
Lens-diş fırçalama-saç-kıyafet yarım saat kadar sürüyor
Bir de koridorun ucundaki aynaya gidip bakmam gerekiyor birkaç kez, çünkü odamızda ayna yok.
Bazen beğenmiyorum değiştiriyorum üstümü, kızlar garip garip bakıyolar. Ben evde de öyle hazırlanırım hep, herkes öyle yapar sanıyodum.

Kitaplarımı toparlıyorum, yatakhaneden çıkarken 7.50 olmuş oluyor.
Aynı kepekli ekmeği aynı miktarda kızartıyor, üstüne hep aynı krem peyniri sürüyorum
Yanında hep aynı meyveli yoğurt
Bazen kahve, ama çoğu zaman su.
Amerikalılarla sohbet ediyor, Türklerle günaydınlaşıyorum.

8.20de yemekhaneden çıkıyorum, 8.28de sınıfta oluyorum (evet O KADAR uzak)
Ders 8.30da başlıyor, harıl harıl öğreniyoruz.
Hep 10da teneffüse çıkıyoruz, 15 dakikalık
Teneffüste hep aynı koltuklara oturup laflıyoruz.

11.30da yemek vakti geliyor, beraber tırmanıyoruz tepeyi (benim dersim tepenin en aşağısında)
Girişte bir masamız var, genelde oradayız
Bir saat kadar etraftayım, bazen yemekhanede, bazen öğrenci merkezinde
Sonra odama çıkıyorum, annemlerle günlük görüşmemi yapıyorum
Şanslıysam rory ya da P. ile de laflayabiliyorum.

13.20de yatakhaneden çıkıyorum, 13.30da dersim devam ediyor
Öğleden sonra genelde tartışma gibi aktiviteler yapıyoruz, film izliyoruz ya da kütüphaneye gidiyoruz.
Öğretmenim çok tatlı bir kadın.

15.00te ders bitiyor.
Haftada 2 gün SAT dersim var, çığlık atarak kaçasım geliyor
Neyse ki herkes çok sıkılıyor ve kendimizce eğleniyoruz
Diğer 2 gün de dans dersim var
Gösteri yapıcaz, prova yapıyoruz
Hep aynı hareketler, aynı şarkı.

Danstan/SATden sonra doğru spor salonuna gidiyorum
Bir yandan air walker denen cihazda yürüyor, bir yandan Amerikan tarihi dersi için notlarımı okuyorum

Sonra yemeğimi yiyorum, bu sefer Türklerle
Biraz et bol salata, bol meyve
Etrafta takılıyorum, bol bol gülüyorum
8e doğru odama gidiyorum, eşyalarımı alıyorum
Kütüphanede ödevlerimi insanüstü bir hızla bitiriryorum
Sonra sessiz köşeme çekilip zorunlu etütün sonuna dek kitabımı okuyorum.

Etütten sonra bahçede Çin yemeği yiyenlere katılıyorum (ben yemiyorum)
10.30ta yatakhaneme dönüyorum
Günün dedikodularını yakalıyorum
Duşumu yapıyor ve yatıyorum.

Çok dertsiz tasasız bir hayat bu
Ve işte sırf bu nedenle
Gerçek hayata, gerçek dertlere dönmek istemiyorum.

"Summertime and living is easy"
Summertime - Janis Joplin

20 Temmuz 2010 Salı

Bazen.

Kimi zaman hiç yakın olmadığımız birisi, derdimizi en iyi anlayacak kişi olabilir.
Ve hiç beklemediğimiz bir insandan alacağımız çok doğru öğütler vardır.

"Güneş doğar, güneş batar
Ama insan uyumaz bazen, düşünür."

Bazen - MFÖ

19 Temmuz 2010 Pazartesi

Kumsal.

Bugün New Hampshire'a gittik.
Hamptons Beach diye bi yer.
Anladığım kadarıyla Ayvalık gibi bi yerdi, sahil kasabası. Sahil boyunca minik minik ve dip dibe evler gördük. Kimisi çok şirindi, çiçeklerle süslü, insanlar geldikleri ülkenin bayrağını asmışlar.

Plaj desen bildiğin halk plajı aslında, ama kimse birbirini rahatsız etmiyor
(Bizde olsa?)
Şezlongumuz yoktu tabii, havlularımızı serdik ve yerleştik.
Birileriyle kaynaşınca, biraz da evden uzak olunca aza kanaat etmeyi öğreniyor insan.
Hiç konforlu değildi ama hepimiz çok rahattık beraberken.

Zaten grubumuz çok tatlı, çok seviyorum hepsini
Bir kısmı oda arkadaşım, sınıftan ve yatakhaneden kızlar
Diğer bir kısmı da yalnızca 3 haftadır tanıdığım ama bir nevi ablası ve hatta hanımağası haline geldiğim benden 2 yaş küçük Türk erkek grubu
Barbie'nin can bulmuş hali olan tatlı Alman oda arkadaşımın Türklerden biriyle çıkmaya başlaması iki ekibi kaynaştırdı, yatakhanedekiler de kendi arkadaşlarını getirince çok sevimli bi grup oluştu.

Ne garip aslında, bambaşka yerlerden geliyoruz, yalnızca 5 haftalığına birbirimizin hayatına "uğruyoruz," ayın sonu geldiğinde bir daha asla görüşmemecesine bavulumuzu alıp çekip gidicez.
Belki Amerika'ya geliriz, yeni kamplara, hatta bu kampa,
Ama asla aynı ekip buluşamıyacak, hiçbir şey tekrar yaşanmayacak.
Yine de biz bu göçebe hayatta, sanki hiç ayrılmayacakmış gibi her şeyi paylaşıyoruz.
Garip.

Her neyse.
Kremimizi sürüp suya girdik.
Ömrümde hiç okyanusa girmemiştim, e zaten pek de girmiş sayılmam.
ÇOK SOĞUK.
Türkiye'deki en soğuk deniz bile kat kat sıcaktır herhalde
Karpuz koysan patlar derler ya, öyle
Kuzey diye herhalde.

Çok dalga vardı, zaten girip yüzmek mümkün değil
İlkinde belime kadar girmeye cesaret edebildim, ikincisinde Vermontlu (kuzey ve soğuk yani) arkadaşımın teşvikleriyle tam girip biraz dalgalarla oynama fırsatı buldum
Soğuktu ama eğlenceliydi
Hele bir kere ıslanınca kenarda durup "ay ay çok soğuk" diyenleri ıslatmak kadar iyisi yok.

Arada bir mola verip McDonald'sa gittik.
Haftalardır Amerika'da olup ilk defa McDonald's yiyor olmam abesle iştigal değil mi?

İyice de güneşlendik, güzel fotoğraflar çektik
Dün GAP Outlet'inden 10 dolara aldığım bikinimi giymiştim, yeni bir şeyler giymek çok keyifli oluyor bazen. (tüketici yaşam)
Vücudum iyi de, yanaklarım kırmızı kırmızı, umarım soyulmaz.

Otobüsle okula dönerken de advisorımız Mean Girls'ü açtı, otobüsün televizyonlarından hep birlikte izledik.
Sanırım üçüncü izleyişim. Aptal ama komik. Hele Amerikalı arkadaşlarım bazı replikleri ezbere biliyolardı, eğlendim.

Ne güzel gündü, işte bunu özlerim.

15 Temmuz 2010 Perşembe

Honey pie.

Ben buradayım diye evde
"Will the wind that blew her boat across the sea
Kindly send her sailing back to me?"
diyen biri olsun istiyorum.

Çok şey mi istiyorum?
Hayır.
Çünkü "I would sail across the Atlantic
To be where I belong."


*Bu kitap bu okulun kütüphanesinde var. Mükemmel? Yetmez.

14 Temmuz 2010 Çarşamba

Sen beni bi' dinlesen ne roman olurum.


Hepimizin hikayeleri var.
Uzun, kısa, sıkıcı, dinlemeye değer, farklı, sıradan
Ama var işte.

Burada çok güzel bir kütüphane var.
Bugün içindeyken düşündüm
Ömür boyu uğraşsak bile o kütüphanenin çeyreği kadar bile kitap okuyamayacağız.
Dünyadaki "dinlemeye değer" insanlarının binde birini bile tanıyamayacağız.

Kaçırdığımız tüm yazılı ve yazısız hikayeler beni üzüyor.

Umarım cennet dedikleri yer devasa bahçesinde herkesin bir şeyler okuyup sohbet ettiği kocaman bir kütüphanedir.

"I have always imagined that paradise will be some kind of library."
Jorge Luis Borges

13 Temmuz 2010 Salı

Yansıma.

Benim aynı dilden konuşabileceğim insanlara ihtiyacım var. En azından bir kişiye.
Hayır lisandan bahsetmiyorum, zira burada bol miktarda Türk var. İngilizce olarak da derdimi gayet rahat anlatırım.
Sorun o değil. Benim beni anlayacak birine ihtiyacım var.
Newbury Comics'e girdiğimde gözlerimin ışıldamasını anlayacak ve hatta benimle beraber her şeye hayran kalacak,
New York'ta thrift shoplara girmek istediğimi söyleyince aynı hevesle karşılık verecek birine.
Geceleri rahatsız etmemek için "iyi geceler" deyip çarçabuk yatan saygılı Avrupalı bir oda arkadaşına değil,
Gece 3e kadar beni güldürecek, derdimi paylaşacak birine.
Kütüphanede vakit geçirme isteğime uzaylı gibi bakmayacak birine.
Aklımdan her geçeni rahatça anlatabileceğim birine.

Yok ne doyumsuz ne de mutsuz değilim, çok da eğleniyorum
Ama insan keyifli bir şeyler yaşarken hep tamamen anlayacak ve paylaşacak birilerine ihtiyaç duyuyor.
Duyuyormuş.

Hem gitmek hem de kalmak istemek ne zor.

"We are just breakable, breakable
Breakable girls and boys."

Breakable - Ingrid Michaelson

9 Temmuz 2010 Cuma

You make me wanna say oh my God.

AMAN TANRIM! (Dublajlı Amerikan filmi)
Çok utanıyorum okurlar.
Günlerdir yazmak için oturuyorum, üşenip kalkıyorum.
Telafi edeceğim.

Burası çok değişik bi yer. Valla diyorum bak.
İlk gün otelde kalmam gerekti. King size yatakta tek başıma 5 tane yastıkla yattım, ne jetlag kaldı ne başka bi şey. Ah odam bit kadar olmasaydı devasa bi yatak alırdım.

Asansörde 4 tane çocukla karşılaştım. Türkçe tartışıyolardı hararetli hararetli. Asansör durdu, buyur geç gibi bi el hareketi yaptılar. "Siz geçin ben öyle inerim" dediğimde yüzlerindeki ifade: PAHA BİÇİLEMEZ. Sonra da aynı kampa geldik zaten. Okuyosan selam, reis.

Okul çok güzel! Çiftlik bile var içinde. Hergün her yere yürümekten ne kilo kaldı ne bi fazlalık. Ayrıca spor dersi seçmemiz zorunlu, ben de dans ediyorum. (Bi ara tango denedim, şimdi de şu başlıktaki şarkıyla Çin dansı-hiphop karışımı bi şey yapıyoruz. Hah bi de en güzeli, ilk hafta Glee'den Mercy ile dans ettik. Amerikalıların dediği gibi: Cool!)

Hah bir de yogaya başladım, çok sevdim. Hem çok güçlendiriyor hem de rahatlatıyor. Dünyanın en stresli insanı diyebilirim kendime (İstanbul'da yaşarken başka türlü olmak mümkün mü?) ve resmen hafifledim. Dönünce kesinlikle devam edeceğim, bana eşlik etmek isteyenleri beklerim.

P. geldi, haftasonu rory geliyor, umarım buluşacağız! Çok heyecanlıyım çok özledim!

Haftasonu Six Flags'e ve Boston'a gidiyoruz. Roller coasterlara binmeye pek niyetim yok ama bakalım. Boston vuhuuuu! Bir ara da New York gezisi olucak heyecandan ölüyorum! Hayatta en çok görmek istediğim yer!

Ah en önemlisini atladım, insanlar! Çok iyi burada herkes. Bir iki tane garip tipi saymazsak tabii. Oda arkadaşım sarışın bir Alman, resmen Barbie bebek. Çok seviyorum kendisini. Yatakhanede üçüncü kattayım, bu kat çok iyi kaynaştı zaten, çok sevimliler. Mesela buradaki zenciler bize rap yapmayı öğrettiler, ben de göbek dansı öğrettim. Türk kültürünü nasıl yaydım şaşarsınız. Misyonere döndüm.

Çok uzun oldu ama bir sürü şeyi atladım. Bugünlük bu kadar olsun, daha ayrıntılı gözlemlerimi ileteceğim. Sizi seviyorum!

25 Haziran 2010 Cuma

Bir kendim, bir ben, gidiyorum.

Ben yokum ya artık.
Blogta varım da Türkiye'de yokum.
Yaz okuluna gidiyorum 12 saat içinde.
Yalnız (biraz korkunç.)
Artık ne kadar yazabilirsem ordan.
Bundan sonraki postum Amerika'dan olacak inşallah.

Kendinize iyi bakın, süpersonik bi yaz geçirin.

(O değil de Aşk-ı Memnu. Üzüldüm be Bihter'e. Derinlikli incelememi yazıciğim.)

18 Haziran 2010 Cuma

Bu yaz da yaz ki hepimize yaz olsun.


Vakti zamanında bir yeni yıl listesi yapmıştım (burada), shine dedi ki, "bak çoğu gerçek olmuş." Haklı.
Öyleyse şükretmek lazım.
Sonra da dilek listesi değil ama bir hedef listesi koymak gerek kendime.
İşte yaz 2010 listem.

Bu yaz,
- Amerika'ya gidicem ve o beş haftamı çok iyi kullanıcam
- New York ve Boston'ı görücem
- Tek başıma idare etmeyi öğrenicem
- Çok yüzücem, çok bronzlaşıcam
- Kitaplarımı okuycam
- Ağustosta okul kütüphanesine gidip bir günümü tamamen orda geçiricem
- Rory'nin adadaki evinde bir gece misafir olucam
- Serdar Ortaç şarkılarını ezbere söylerken hiç utanmıycam, hatta bi de konserine gidicem
- Bi üstteki kıroluğumu telafi etmek için kaliteli şarkılarımın sayısını arttırıcam
- Eski fotoğraf makinama film takıp en güzel fotoğrafları çekicem
- Kilo vermeye devam edicem
- İzmir'e gidicem ve vini'yi arıycam
- S. ile mailleşicem
- je-fais ile telefonda konuşma alışkanlığı edinicem
- Özlediğim kimseyi unutmıycam, bi şekilde haberleşicem
- Eskisinden de çok yazıcam
- Yemek bloglarını takip edicem, tarifleri deniycem, bi tarif defteri alıp oraya yazıcam
- Odama bir sürü raf çaktırıcam.
- Çeviri yapıp para kazanıcam
- Paramı en güzel şeylere harcıycam
- Friends izliycem
- D ile geçiremediğim tüm günleri telafi edicem
- Yaz biterken je-fais ve S. ile Aşşk cafe'de kahve falı bakıcam
- Dans edicem
- Eylülde bu listeye baktığımda kendimle gurur duyucam.

Yapıcam yapıcam yapıcam işte!

Hepinizi ÇOK seviyorum ve ÇOK özliycem.
Kendinize ÇOK iyi bakın.