15 Şubat 2014 Cumartesi

Çiçekleri tanıma kılavuzu.

Heybeliada, Ağustos 2013.

Herkese çiçekli merhabalar. Çoktan fark etmiş olduğunuz üzere artık Çiçek Dürbünü'nün yeni bir görünümü, nihayet kendine ait bir logosu ve yeni bir sayfa düzeni var. Kanaviçe işleme titizliğiyle geçen dört buçuk seneden sonra bunu nihayet hak etmiştik. Her şeyden evvel logo ile çok mutlu olduğumu belirtmem gerek. Emre Sipahi'nin “Acaba böyle bir işe girişsem mi” dememin üzerine güneş bile doğmadan yapıp hediye ettiği logo herhalde daha güzel olamazdı. Kendisine bir kez daha sonsuz teşekkürler ediyorum.

Sayfanın hemen başında gördüğünüz linklerden deneme, öykü ve şiir olarak kategorilendirdiğim gönderilere hemen erişebiliyoruz. Benim öyle onlarca dergide yayınlanmış sayısız iddialı işim yok. Yine de okul dergilerinde yayınlanmış, yarışmaya katılmış ama buraya her nedense koymadığım yazılarım vardı, şimdi eklendi ve etiketlendi. Bunların dışında kenarda köşede kalmış yazı ve şiirleri de ekliyorum. İşlemeli sandığı boşalttım, şimdi bir güzel havalandırıyorum. Havalandırıyorum ki, tekrar en güzel dantellere yer açılsın içinde.

Bugün yirmi bir yaşındayım ve Çiçek Dürbünü on altı yaşımdan beri benimle. Bunca yıldır samimiyeti ve kendim olmayı öğrenmeyi esas aldığım bu blogu bir bakın-ne-güzel-yazdımlar-seçkisine dönüştürmeyi kesinlikle istemiyorum. Bugüne dek aklımdan, kalbimden ve gözümün önünden geçenleri kimi zaman bütünlüklü, kimi zaman bölük pörçük ve çoğu zaman acemice yazdım, öyle yazmaya da devam edeceğim. Ola ki o tepedeki kategorilere uyan bir şeyler çıkarsa, etiketini koyup geçeceğim, o kadar. Öteki minvaldeki yazılar ise blogun tahmin edersiniz ki çoğunluğunu oluşturuyor. Bunlara ayrı bir kategori vermedim -sanırım o kategoriye hayat demem gerekirdi- ama zaten eskiden yaptığınız gibi arşivin ayları arasında ileri geri giderek hepsine ulaşabileceksiniz.

Bu ileri geri gidip yazılarımı okumalar bana bir zamanlar ne kadar toy olduğumu, beş sene sonra bunu okurken de aynını düşüneceğimi ve o zamanlar yazmaya ne kadar sadık olduğumu hatırlatıyor. Edebiyattaki sesimi bulma yolunda kaydadeğer adımlar atmaya sıra gelmişti ki, araya hayat girdi ve ben sadakatimi kaybettim. “En son ne zaman adamakıllı yazdın?” sorusuna artık cevap veremediğimi fark ettiğimde de korktum. Korktum, çünkü yazmak, ve dolayısıyla bu blog, bana sadece aktarmak değil, bizzat yaşamak fırsatı veriyormuş gibi hissettim daima. Güzel ruhlu Didem'in isabetli kehaneti geldi aklıma yine, “Lisede-kompozisyonum-çok-iyiydi-benim-kadınları olmayalım" diye korktum. Bu kehanetin camdan küresini kırıp atmak için yola koyuldum.

Dileğim o ki, belki tüm bu yeni düzenin ve aklı başına gelmişliğin neticesinde kalemime tekrar, eskisinden kuvvetle sarılırım. Kendime göğe bakmayı hatırlattığım kadar göklerin mavisini yazmayı da hatırlatacağım. Bu farkındalığa varmama vesile olan eşe dosta, uzak ahbaba, yakın yazara, okuduğum, yolunu yöntemini örnek aldığım, fikrine danıştığım herkese teşekkür ederim. Varlığınız yeni hikayelere armağan olsun. Benim tüm ilgisizliklerime rağmen benden çok burayı sahiplenen ve sene ciddi ciddi 2014 olmuşken hala burada kelimelerimle ilgilenenlere de zaten varlığımı borçluyum.

Çiçek Dürbünü'nün ilk tohumunu belki ben attım, ama biz zamanla birbirini sarmalayıp büyüyen bir garip organizmaya dönüştük. Umarım saçımdaki çiçekleri soldurmamayı beceririm, umarım bu girişimim ellerimde solmaz. Çünkü Sylvia Plath'i anlamayı seviyorum, ama Sırça Fanus'un beni anlatmasından korkuyorum.

Ama başaracağız. Edebiyatın böğrüne saplı ve ışıltılarla açan bir kibar çiçek olmaya geldik.



*Emre'nin böyle bir sayfası var, işlerini incelemek isteyen lütfen buyursun.
**Blogta görsel kullanmayı seviyorum. Tumblr'ımdan görsellerin yanısıra analog merakımın doğuşuyla çektiğim fotoğrafları ve yeni yeni başladığım kimi desen çalışmalarını da artık burada göreceksiniz. Gözümün nuru.
***Bundan böyle yorum kutucuklarında kelimelerinizi görsem ne sevinirim. Her şeyden evvel, yazılar minik mi acaba?

Çalıkuşu.

Beş Harfliler'i uzun zamandan beri sevgiyle ve ilgiyle takip ediyordum, eşime dostuma zorla okutuyordum. Bu ısrarımı hala sürdürmekteyim. Ve nihayet ben de Kasım 2013'te illallah edip kaleme sarıldım, burada okuduklarınız kadar edebi değilse de Çalıkuşu'nun dizisi üzerine bir eleştiri yazısı yazdım. Beş Harfliler ekibi de Bir Romanın Çıtkırıldımlaşması: Ekranda Çalıkuşu adlı bu yazımı yayınlayıp beni çok mutlu ettiler. Buradan okuyabiliyoruz.

Halbuki üzerinden aylar geçti, heyecanımı neden burada paylaşmadıysam. Geç olsun güç olmasın. Mümkünse tüm Beş Harfliler'i sık sık okumanızı salık veriyorum.

Sen Durursan Dünya da Durur.


Karşılıklı oturup teker teker hikâyelerimizi paylaşsak, yaptıklarımızı önemli zannederiz. Yüzlerce hayatın kesiştiği noktalara geldiğimizde ise, aslında ne kadar küçük ve önemsiz olduğumuzu anlarız.

Barselona Merkez Tren Garı’nda otururken de aynı böyle hissediyordum.

Hiç kimse, kalmak için gelmez tren garlarına. Belki bir iki evsiz, onlar da “Kovulmadan önce kaç gece uyuyabilirim?” hesabında. Garlar hep bir geçiş noktasıdır, çok kısa bir duraktan ibarettir. Ellerimizde çekçekli bavullarımız, sırtlarımızda çantalarımız, geçer gideriz içlerinden. Hiç durmayız. Bir an olsun başımızı kaldırıp, garın hüzünlü tavanından yaşlar süzülüyor mu diye bakmayız; çünkü önemi yoktur. Daima gidecek bir yer vardır. Önemli olan oraya ulaşmaktır.

Yıllar yılı doğru bildiğim bu oraya ulaşma arzusunun aslında ne denli yanlış olduğunu yeni anlıyordum. Mühim olan orası değildir. Mühim olan gitme eylemidir, yolculuktur. Biz mekânları önemli zannederken, bizi gerçekten değiştiren şey yolun ta kendisidir. Romanlarda mekân, güçlü bir arka plandır sadece. Romanın esas konusu, karakter ve yaptıklarıdır.

Biz hepimiz kendi romanımızı yazarken, her şeyi biliyoruz sanırız. Oysa hayat denen şu meretin koca bir yolculuk olduğunu, gidecek yerin ne olursa olsun değiştirilemeyeceğini bile anlayamayız, bize verilen görevin yalnızca oraya giden yolculuğu olabildiğince güzelleştirmek olduğunu fark edemeyiz. Aksine, ağır bavulları sürükleye sürükleye koşmaya çalışırız. Sanki tren kaçacakmış, sanki biz olmadan kalkacakmış gibi.

O tren hep kalkar. Biz o treni hiç kaçıramayız. Tek yapabileceğimiz bir iki parça eşyayı tıktığımız sırt çantamızla, ellerimizi açarak, çimenlere basa basa, salınarak, güneşi tenimizde hissederek kat etmektir yolu. Birkaç gerçek yol arkadaşı da fena olmaz bu seyahatte.

Barselona’da yerde bağdaş kurmuş otururken az önce söylediğimden çok da farklı bir şey yapmıyordum aslında. Evet, sırt çantam vardı, çantama takılı onlarca eskimiş rozet, içinde ise bütün dünyam. Evet, güneş tenimdeydi. Bu sıcak Temmuz gününde içeride de olsa pencereden sızan ışık huzmesi bulmuştu beni. Belki de ben onu bulurdum hep, fark etmeden. Evet, yol arkadaşlarım da vardı, duvara yaslanmış soluklanıyordu üçü de. Doğrusunu söylemek gerekirse, bir ay öncesine dek varlığından dahi haberdar olmadığım bu üç kişi, beni o kadar da ilgilendirmiyordu. Biz koşmaktansa yürümeyi tercih eden birkaç gezgindik sadece. Bir süreliğine hayatlarımız kesişmişti, kısa zaman içinde de tıpkı kesiştiği gibi ayrılacaktı. Gezginler için hayat böyledir. Gitmeye öyle kaptırırlar ki kendilerini, ister istemez herkesten giderler zamanla.

Hayır, benim tek gerçek dostum aslında kucağımda duruyordu: Tozlu giysilerime inat, siyahı ışıl ışıl parlayan Polaroid makinem. Tam yedi sene önce Amerika’ya taşınan arkadaşım hatıra olarak bırakmıştı bana, sırf çok seviyorum diye. “Olsun” demiştim, “sakın ağlama. Gitmen hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Biz yine eskiden olduğu gibi yazışacağız, yine her tatili beraber geçireceğiz. Hem çok güzel anıların olacak.” Oysa yanılmıştım. Onun değişimi, annesi “Kızım, gidiyoruz” dediğinde başlamıştı bile. İnsanoğlu öyle zayıftır ki, bir şeyle yüzleşmeden, sadece düşüncesiyle bile hayatını kökten değiştirebilir. Onun için de öyle olmuştu. Nicedir almıyorum mektuplarını, geliyorsa eve geliyordur belki. Ev diye bir şey varsa eğer. Bir göz oda, sırf her gece içinde uyuyoruz diye ev sayılabilir mi? Ev, daha ziyade kendimizi ait hissettiğimiz yer değil midir? Peki insan çok görünce, çok gezince aidiyet duygusunu kaybeder mi?

Kaybedermiş. Elimdeki makineyle her gittiğim kentte “şipşakçılık” yapıp sokakta çektiğim fotoğrafları 5 dolara satarken anladım bunu. Çeşitli yüzler kameraya gülümser ve sonsuza dek donarlar. Biz, kurusun diye kareyi elimizde sallarken o gülen yüzün ardında aslında neler olduğunu asla bilemeyiz. Sadece o yüzün bir milisaniyesi, fotoğraf gerçek sahibine gitmeden birkaç dakikalığına elimizde durur. Tüm fotoğrafları biz çekmişizdir belki, ama hiçbiri bize ait değildir. Etrafta o denli görülecek şey varken makineyi kendimize çevirmek aklımıza gelmediğinden, kendimize ait tek bir fotoğrafımız bile olmaz. İşte tıpkı bunun gibi, insan gezerken de aidiyetini kaybeder. Bambaşka hayatlara tanık olurken kendisininkini unutur. Bir de gezi uzun sürerse, fotoğrafta film biter. Dönecek bir ev kalmaz ortada.

Uzun muydu peki benim yolculuğum? Hem de çok. Bir zamanlar yeşilin en sade tonunda olan, şimdiyse tozdan griye bürünen eski ayakkabılarım onaylıyordu bunu. Yirmi dört senelik taze ve gergin cildim bu duruma itiraz edebilirdi belki, ama gördükçe derinleşen gözlerime bakan herkes, aslında ayakkabılarımın haklı olduğunu anlardı. Nereden başlamıştım, ben bile hatırlamakta güçlük çekiyordum. Küçük bir şehrin küçük bir semtinde ufacık bir dairede başlamıştı benim hikâyem. Bana hep “Yürü” denmişti. “ Gideceğin yer neresi olursa olsun, durmadan yürü. Belki düşersin, belki dizin, belki kalbin yaralanır, belki yorulursun. Ama sen durma, hep yürü. Sen durursan dünya da durur.” Bu inançla tutmuştum bana verilen öğüdü. Sanki tüm dünyanın yükü omuzlarımdaymışçasına durmadan yürümüştüm hep. Herkesin sorumluluğu benimdi, benim görevim gitmekti. Gitmezsem dünya dururdu.

Gittim. Çok gezdim, çok gördüm. Okumak için yeni kentlere gittim, dostlar için yeni mekânlara. Kendim için kitapçılara gittim, küçük kuzenim için çocuk parklarına. Çiçekçilere gittim annem için. İş için tramvaylara gittim, vapurlara, otobüslere. Çok yoruldum. Ama hiç durmadım. Gitmem lazımdı. Gitmezsem dünya dururdu. Gitmeseydim dünyam dururdu.

En taze yolculuğum buydu işte, tam ortasındaydım şimdi. Barselona’da, sıcak insanların sıcak şehrinde, oldukça sıcak bir günde tren garındaydım. Oturduğum yerden yalnızca ayaklar ve bavullar görünüyordu. Ben o ayakların hepsinin başka amaçlarla başka yerlere gitmeye çalıştığını, o bavulların hepsine bambaşka hayatların beyhude çabalarla tıkıştırılmaya çalıştığını biliyordum. Ben, hayatın kurnaz gözlemcisiydim. Onunla birlikte koşmaya öyle alışmıştım ki, insanları dışarıdan bir gözle görebiliyordum artık. Bir tek kendime çeviremiyordum, o insanları delip geçen gözlerimi. Tek bildiğim, tüm bu hikâyeler içinde benimkinin ne kadar önemsiz olduğuydu.

Evet, tam ortadaydım. İstediğim yöne çekebilirdim bu seyahati. İstersem öğleye kadar fotoğraf çekip kazandığım parayı cebimdekiyle birleştirerek İstanbul’a bilet alabilirdim. Ertesi sabah orada olurdum. Çalardım kapıyı, annem açardı. Sevinirdi, şaşırırdı, belki biraz ağlardı. Ani bir kararla İsveç’te kestirdiğim saçlarıma bakar, beğenirdi. Sonra çay koyardı bana. Aylardan sonra ilk kez kaygısızca sahip olurdum basit bir şeye. Sonra bütün gün anlatırdım. Çantamdaki Polaroidleri gösterirdim birer birer. O ise hep gülen ama şaşırtıcı bir biçimde hüznün izlerini taşıyan gözleriyle beni izlerdi. Kedi kucağımda uyurdu. Yıkanırdım. Balkonda otururduk. Gece olurdu, yatardım. İşte tam o anda hissederdim içimdeki boşluğu. Yatağın, yorganın, yastıkların benim olduğunu bilirdim. Ama ben oranın olamazdım. Anlardım ki, ben hiçbir yerin değilim. Evim olmadığını anlardım, evimi henüz bulamadığımı. Sonra pişman olurdum, çok üzülürdüm bu hayatımın yolculuğunu yarıda bıraktığım için. Duramazdım. Ben durursam dünya da dururdu.

Diğer yolu da seçebilirdim elbet. Şimdi kalkıp Barselona’nın ara sokaklarına dalabilirdim. Elimde Polaroid’im, onlarca poz çekebilirdim. Yeni insanlar tanıyabilir, hiç duyulmamış hikâyeler dinleyebilirdim. Dünyanın en güzel yemeklerini hiç umulmadık tozlu bir restoranda tadabilirdim. Bol bol gülebilirdim. Ağlayabilirdim. Biz gezerken gece olurdu. Kim bilir kimin koltuğunda yorgunlukla uykuya dalmadan önce İstanbul’u düşünürdüm. Evi özlerdim, ama eve de gidemezdim.

Demiştim ya, tren garlarına kimse kalmak için gelmez, evsizler dışında. Ben de bir evsizdim aslında. Ne gidebilirdim, ne kalabilirdim. Ben yolculuğa aşıktım, gidilen yere değil. Nasıl evsizlerin gerçek yuvası sokaklarsa, benim gerçek yuvam yollardı. Trenler, uçaklar, otobüslerdi en rahat hissettiğim yer. Öyleyse dönemezdim, belli bir yere de gidemezdim. Ben, bir elimde haritam, bir elimde fotoğraf makinesi, kaybola kaybola çizmeliydim rotamı. Gerçek evimi arıyordum, bulana dek yollarda kalıyordum. Gitmeliydim. Gitmeseydim dünyam dururdu.

Ayağa kalktım, çantamı yerden aldım. Yol arkadaşlarıma el salladım, gülümseyerek karşılık vermekle yetindiler. Belli ki çoktandır biliyorlardı bu anın geleceğini. Gardan çıkınca güneş, tüm parlaklığını sundu bana. Gözlerim acıdı biraz; ama buna değerdi. Ben hiç ayak basmadığım taşlarda yürürken hiç olmadığım kadar hafiftim. Tenha bir sokakta alaca bir kedinin fotoğrafını çekerken, Cemal Süreya düştü aklıma.
Biliyorsun, ben hangi şehirdeysem

Yalnızlığın başkenti orası.”

*Suna Kıraç Liselerarası 4. Öykü Yarışması'nda ikinci oldu bu naçizane öykü.
 Sene 2011 idi. Seçkisinde de yayınlanmış oldu.

Dilekçe.

Bu öykü Çiçekli Şiirler Yazmak İstiyorum Bayım!ın yedi kere okunmasını müteakip 
kalpte tutulamayan ağrılarla, Didem Madak'a teşekkür ve özürle yazılmıştır.
Sene 2011 idi.

Yalancı bir bahçede oturuyoruz sizinle. Karşı karşıyayız. Biz sizinle hiç yan yana oturamadık zaten. Hep o gösterişli yüzünüzü gösteriyorsunuz bana, hep anlatıyorsunuz. Yan yana sessizce durmanın naifliğini sanırım bilmiyorsunuz. Mevsimlerden ortabahar, hani hem güneşli hem de üşüten cinsten. Tıpkı sizin gibi. İşte bu bahçede, bu yersiz baharda sizi sevmem bekleniyor. (Pardon, sana siz diyebilirim değil mi? Başka türlüsü içimi ürpertiyor da.)

Bir istirhamım olacak efendim: Rica ederim beni sevmeyiniz. Beni sevmek tehlikeli ve yasaktır. Israrla sevmeye devam edenler 129 lira para cezasına çarptırılacaktır. Gelirlerimiz hayır kurumlarına aktarılır. Beni illa sevecekseniz açıkhavada seviniz, kapının önünden seviniz, uzaktan seviniz. Zaten bütün sevmeler uzaktandır. Çok rica ediyorum bana masallar anlatmayınız, zira inanacağım. Ben bu filmi bir gece yarısı matinesinde daha önce görmüştüm efendim. Ben bu filme daha önce çok ağlamıştım. Yaz boyu bir pencere önünde unutulmuş çiçekler gibi kurudu içim. O yüzden, ne olur kusura bakmayın, bir de size ağlayamaz gözlerim.

Ben ve siz, efendim. Bize başka zamir bahşedilmemiştir. Çok rica ediyorum herkes kendi dönüşlülük zamiriyle yetinsin. Siz ve ben, çemberler çizip duracağız. Koca koca çemberler, birbirimizin yanında, çevresinde, ama asla içinde değil. Çembere nasıl acıdığımı bilemezsiniz. Sonsuza dek merkezini özlemeye mahkum edilmiş bir zavallıdır o, tıpkı ikimiz gibi. İki insanın birbirine yaklaştığı Sabahattin Ali romanlarında bile görülmemiş, biz mi başaracağız? Çok nüktedansınız doğrusu. Efendim, bu anlattıklarınız ancak üçüncü sınıf romanlarda olur. Siz ve ben hep böyle kalacağız, hep boşlukta, hep hüzün denizinin unutulmuş bir yerinde. Arada sırada bir şiire tutunacağız bizi anlatıyor sanıp. Oysa biz öyle zavallıyız ki, acıyanımız bile yoktur. Bu dünyada hiçbir şeyimiz yoktur bizim, acımız bile. Bunu artık kabul ediniz.

Israrcısınız demek, yine gözlerinizi ayırmıyorsunuz benden. Yüzünüzdeki bu yeni gülüş benim için çok eski. Ne olur öyle tozlu tozlu bakmayınız yüzüme, bir hatıra defteri gibi sevmeyiniz beni ne olur. İlla sevecekseniz yeni bir biçimde seviniz. Belki o zaman ben de severim sizi. Belki artık taşıyamadığım o anılar sandığını bırakıp sizinle yürürüm. Anılar deyince yüzünüze hayal kırıklığı hakim oldu efendim. Nasıl isterdiniz değil mi benim ilk hatıram olmayı? Fotoğraf albümlerindeki o sessiz adamlardan bu yüzden nefret ediyorsunuz değil mi? Sırf o ilk acı hakkını elinde tuttu diye. Onun yerinde olmak için neler vermezdiniz, değil mi? İçimi yakan ilk adam olamadınız diye bu acı. Hatırlanmak yan yanaykendir, unutulmamak uzaktayken. İnsanlar unutulmamak üzere severler. Biraz sevip çokça öldürüp birinin bizim acımızı çektiğini bilmek içindir aşk. Beni terk etmek için sevmenize izin vermeyeceğim.

İstediğiniz gibi bir kadın değilim ben, hunharca karalamak için aradığınız beyaz yaprak değilim. Afet-i devran olmadım hiç, ama sağolsunlar pek yalnız bırakmadılar kumral saçlarımı. Beni bir çocuk, birkaç sarhoş, iki üç vasat şair sevdi. Benim hangilerini sevdiğimi ise sormayacaksınız, çünük bu Tanrı'nın bile mahşerde sormayacağı tek sorudur. Bu adamları silmeyeceksiniz, anlarımı ve anılarımı çöpe atmayacaksınız. Kalem gibi değilse de kalemden bir kadınım ben, bana silgiyle saldırmayacaksınız. Sepsertim ben artık, nasırdanım. Beni kildenmişim gibi yoğurup hayallerinizin merkezine oturtmayacaksınız. Görüyorum ki, tüm o eski adamlar gibi siz de benim bir resmimi çizmişsiniz. Orada, ceketinizin sol üst cebinde duruyor. Çok güzel bir resim bu, belli ki iyi bir ressamsınız. Ama bu kadın ben değilim efendim. Böyle incecik değil benim bedenim, saçlarım böyle uçuşmuyor, böyle aşkla bakmıyor gözlerim; yapmayın ne olur. Katlayıp cebinize koymuşsunuz beni; kıvrılıyorum, silinip eskiyorum hergün. Ben olmayan bu beni artık cebinizden çıkartınız. Ben gelmeyeceğim o düşlediğiniz yere, boşuna işgal etmeyiniz.

Beni sever, şiirlerimden kaçarsınız siz. Oysa ben kalemden bir kadınım efendim. Kalemler bükülmez, ancak kırılırlar. Bir parça kağıt çıkaracağım şimdi, bir şiir yazacağım sizin adınıza. Buruşturmadan çantama koyacağım onu, siz de yükümün bir parçası olacaksınız artık. Kadınların ceket cepleri yoktur efendim, çantalarımız vardır bizim. Bu yüzden kalbimizden daha uzakta, ama yıpratmadan uzun uzun severiz biz sizi. Uğruma ölürsünüz de, yanımda yaşamazsınız, bilirim. O yüzden kalkıp gideceğim ben şimdi, siz bir şiirde yaşlanacaksınız. Ben, kalemden kadın, yaza yaza yürüyeceğim yolları, yazdıkça tükenerek, silgisiz ve tek.

Nehir kıyısı.

Madem bir arkeolog edasıyla kalemimle kazmaya başladım kendi toprağımı
Şiirleri de arşivlerden çıkarıp tozlarını silkelemek gerekir.
Ama iyi, ama kötü.
Sandıklarda yer açılsın, açılsın ki yeni kelimeler aksın içine.
Buyrun:

Lethe. 

Göğü Güneş geçe buluşalım seninle,
Lethe kıyısında, nehirde.
Unutalım seni beni
(İsmin hariç, ki en güzel)

Dünü koy yere, o ölümlüler için
Bin kere ölenler şimdi yarı Tanrı.
Kitaplar yalan, en Tanrı senin gözlerin
Seve seve baştan yazdı beni.

Lethe kıyısında, nehirde
Dünya senin (Afrika hariç değil)
Bir masal kıyısına gizledim seni,
Ölümlü ölümlü titriyor içim.

Sonsuza seviyorum gözlerini,
Bal rengi uykular gibi sesin.
Durgun sular gibi bekledin sen,
Sabrın sonu ihanettir.

-M. (16.02.2012)

Fotoğraf: Ada yolları, 2013

Bavul.


Bir filmde olsaydık seninle, bir açılış sahnesi yazıyor olsaydım, kamerayı dolabın üstüne yerleştirirdim, çantaların ardına. Önce karanlık olurdu ekran, sen bavulu çekip indirince ikimizin yüzü görünürdü: seninki biraz hevesli, biraz karmaşık; benimki solgun, sonradan yapıştırılmış bir pul gibi taşıyor ince gülümsemesini. Ama bir filmde değiliz, roman da yok ortalıkta. Ben bunu yeni idrak ediyorum, herkeste unutup her bavulda baştan hatırlıyorum. Dostoyevski'nin romanının o acımasız cümlesi yine yankılanıyor kafamın duvarlarında: "Bütün suç şu senin edebiyatında Vanya! Tavanarasına kadar çıkardı seni, mezara dek de indirecek." Beni de indirir elbet yarın bugün, fark etmezsem akut hayal kırıklığından öleceğim, bir de şaşalı cümlelerden.

Yine de bir roman değil bu oda, hüzünlü bir film yeşili değil bavulun. Siyah, yıpranıp yorulmuş, kenarları eprimiş. Gazeteden kupon kesip almamış mıydık bunu? Büyüğünü almışsın, küçük boyunu bana bırakıyorsun. Zaten her şeyin küçüğü bırakılır bana, bir lütuf gibi. Bavul yere konarken tozlar havalanıyor; ben sıkıntıyla koltuğa konarken sen başka saçlara doğru havalanıyorsun. Ortada belli bir saç da yok üstelik, uğruna benimkilerden vazgeçilen bir çift göz yok. Belki anlamsız, ama bu daha çok yıpratıyor beni. Öyle olsa belki hırslanırdım, hınçlanırdım. Kendimi karşılaştırırdım, bir tane de olsa melek yan bulurdum kendime, uydurma zaferlerle avunur, bir başkasına batırıp iğnelerimi rahatlardım. Şimdiyse başka seçenek yok, kendi eksikliklerimle başbaşa kalacağım bu odada. İğneleri bir kenara atıp çuvaldızları batırıyorum kendime.

"Belli olmasın" diyorum, "Belli etme." Öyle çok duydum ki bu öğüdü. Çok duydum, hiç tutamadım. Yalnızlık kadar suskunluk da Allah'a mahsustu. İnsan anlatacaktı. Tevrat demiyor muydu ilk satırında "Önce kelime vardı" diye? Yine aynı Allah demedi mi, "Oku"? Neyi okuyacaktık, kelime niçin vardı? Birileri anlatmalıydı, birileri belli etmeliydi. İnsan alemde ancak anlatabildiği müddetçe yaşar. O adam mesela, yazmasa deli olacaktı. Çünkü anlatmak ruhun  gıdasıdır. İnsan saydamdır, belli eder mizacını. Opak hale dönmek için katran yutmalıdır yudum yudum. Çok denedim, olmadı. Şimdi sen belli etmemden gidiyorsun yine. Katranlar takılıyor boğazıma. Belli etmemeliyim, bu saatten sonra bir işe yarayacakmışçasına. Herkesin haklı olduğunu biliyorum, yine de anlamıyorum. Onca kurala zincirlenmektense o ezeli öğüdü tutsaydım bambaşka olacaktı. Olmadı. "Böyle oldu" diyeceğim "ne yapalım."Cümlemin ikinci kısmına inanmayacağım, ilk kısım içimde yankılandıkça büyüyecek. Böyle oldu. Böyle oldu. Böyle oldu.

Neden böyle oldu? Yine bilemeyeceğim. Soramayacağım. Sen gidene kadar hiç belli etmeyeceğim. Belli etmemekten, belli etmeden içten içe çürümeye devam edeceğim. Bir kutsal kitap yazacağım kendime, şöyle başlayacak: Oku, ama belli etme.

Mutfağa süzülüyorum sessizce, çaydanlığın kokusu ve sesi kolaylaştırıyor belli etmemeyi. Usulca çıkarıyorum fincanları, sen içerideki odada bavulun fermuarını gürültüyle çekiyorsun. Sen avaz avaz "Gidiyorum" derken ben kalmanı fısıldar gibiyim, dua edercesine. Ama Eros'tan bugünün Allah'ına hiçbir tanrı duymuyor bu duaları. "Adı başka olsa ne fark eder, senin benim Tanrım bir" demiştik. Ama doğru muydu, kaç tane var, tek bildiğim hiçbir politeizm beni duymuyor. Yine de kendilerine istiyorlar beni, her seferinde boş odalarda -öyle bıktım ki bu kalıptan- beni kendilerine muhafaza ediyorlar. Yalnızlık peygamberi seçildim, kimse iman etmiyor.

Bavulu sürüklüyorsun, keşke taşımaya cesaret etsen. Sen zaten neyi sırtlanırsın -vazgeçtim. Suçlayarak yorulmayacağım, o gücümü üzülmeye çoktan harcadım. "Çay?" diyorum, sesim yorgun. O gün eve dönerken de yorgundu böyle, ama başka tınlardı. "Hayır" diyorsun, senin sesin böyle duvar duvar tınlamazdı ki, mermere dönmüş konuşmayalı. Zaten sesini hep duysam da öyle çok oldu ki konuşmayalı, unuttum nasıl bir histi. Ya da yalan. Unutmadım. Sadece belli etmiyorum. "Tamam" diyorum "geç kalma madem." Bütün mademlerimden nefret ediyorum. Sessizliklerinden de. Önce kelime vardı, ama sen onu da kullanmıyorsun, bavulu sürükleyerek kapıyı açıyorsun.

Mutfaktan çıkmıyorum. İki fincana da kendim için çay dolduruyorum. Neden sonra, hava kararmaya yüz tutarken, "uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum."


*Robert Kolej Türkçe edebiyat dergisi Oda'nın 2012 sayısında yayınlandı.

Fotoğraf: Burgazada, 2013


Gerçek Aşk Fabrikası.

Tereddütlü adımlarla parlak kapıdan içeri girdim. Klimaların suni kokusu yüzümü yalayıp geçti, büyük masanın ardından ancak başı ve kusursuz topuzu görünen genç kadının mekanik sesi duyuldu: “Gerçek Aşk Fabrikası’na hoş geldiniz, nasıl yardımcı olabilirim?” Etrafıma bakındım, ikimizden başka kimse yoktu. “Sipariş verecektim” dedim. Sesim haddinden fazla titriyordu. Heyecanımı fark etmiş olan mekanik sesli kadın, korkunç gülümsemesini yüzüne yerleştirerek “Nasıl bir şey isterdiniz efendim?” dedi. “Tek Gecelik İlişkiler birinci Kat, Uzun Ömürlü Evlilikler ikinci kat, Fırtınalı Aşk Hikâyeleri üçüncü kat, Naif Aşklar dördüncü kat, Ergen Sevdaları beşinci kat. Sevgilinizin resmini ve ismini bastırabileceğiniz 76 çeşit ürünümüzün satıldığı mağazamızı ve aşkı güçlendirdiği bilimsel olarak kanıtlanmış menüler sunan restoranımızı ise teras katında bulabilirsiniz.”

Yarım yamalak bir teşekkür geveleyip asansöre yöneldim. Kalp biçimli düğmeye basar basmaz kapı açıldı, pembenin en çirkin tonundaki asansör kabini ortaya çıktı. İçeri girdim, baygın bir erkek parfümüne bulanmış esmer bir adam da beni takip etti. Birer dolmaya benzeyen şişman parmakları ile hiç tereddüt etmeden 1 yazılı düğmeye bastı, ardından da soran gözlerle bana döndü. Aptal ifademi yakalamış olacak ki, “İlk değil mi?” dedi. “Belli oluyor. Zamanla alışırsın” Usulca uzanıp dördüncü katın düğmesine bastım. Yol arkadaşım alaycı bir gülüş bırakıverdi ve kendinden emin bir tavırla birinci katta indi.

Kısa yolculuğum dördüncü katta sonra erdi. Asansör kapısı aralanınca, soluk bir yeşille döşenmiş geniş bir holle karşılaştım. Tam karşımda altın rengi büyük bir kapı duruyordu. Nereden geldiği belli olmayan ve sürekli yaklaşan topuk sesleriyle irkildim. Kapının açılmasıyla, topukluların sahibi karşımda belirdi. Omuz hizasında kesilmiş ve uçları mükemmel bir biçimde dışa kıvrılmış sarı saçları parıl parıl parlayan, muhtemelen otuzlarının ortasında bir kadındı bu. Cildi pürüzsüzdü, kusursuzca kırmızıya boyanmış dudaklarının arasından birer inciye benzeyen dişleri ile gülümsüyordu. Üzerinde pembe pötikareli, bele oturan, diz hizasında bir elbise vardı. Elbisesinin altında düzgün bacakları ve beyaz topukluları görünüyordu. Manikürlü elini bana uzatıp “Hoş geldiniz” dedi. Tokalaşmasında ve lilaya kaçan lacivert gözlerinde güven telkin eden bir şey vardı, özellikle de danışmadaki robotik kadına kıyasla. “Beni takip edin lütfen” deyip tekrar kapıya doğru yöneldi. Bu kadına dair her şey bana ister istemez küçükken çok sevdiğim güzeller güzeli oyuncak bebekleri hatırlatıyordu.

Kadının ofisi diye tahmin ettiğim, insanüstü bir biçimde düzenli olan odaya girdik. O çalışma masasındaki yerini aldı, ben de tam karşısındaki geniş koltuğa kaybolurcasına oturdum. İki elimle sıkıca yapıştığım çantam ve düşük omuzlarım güvensizliğimi açıkça gözler önüne seriyordu. “Lütfen rahat olun” diye telkin etti beni kadın. ”Çoğu müşterimiz, özellikle de dördüncü katı tercih edenler ilk seferinde hep çekingen olurlar.” İlk seferinde sözleri bir kez daha kulağımı tırmaladı. Bu hastalıklı yere bir kez daha uğrama fikri çok ama çok uzaktı. “Öncelikle” dedi “bizden memnun kalmanız için ne istediğinizi çok net bilmeliyiz. Bu nedenle size bazı sorular yönelteceğim. İlk adım olarak yeni bir birey mi yaratmak isterdiniz yoksa eski bir sevdiğinizi yeniden sizin yapmak mı?”

Dudaklarıma ister istemez bir gülüş yayıldı. Benim çok az sayıda eski sevgilim olduğunu, eski sevdiğim diyebileceğim birininse hiç var olmadığını bu mükemmel kadın nereden bilebilirdi? Bir an bile tereddüt etmeden “Yeni biri” dedim.

“Evet” deyip önündeki formu doldurmaya başladı. “Önce fiziksel özelliklerle başlayalım isterseniz, dördüncü kattakilere hep daha kolay gelir bu. Nasıl görünsün istersiniz?”

“Bilmiyorum” dedim. “Çok önemli mi ki?”

“Siz bileceksiniz. Ne de olsa sizin hayatınızın aşkı olacak bu adam.”

Durdum. Korkutucuydu bu fikir, bunca senedir bulamadığım adamı bu dört duvar arasında benim için üretecek olmaları. Hafifçe titredim.

“İsterseniz yardımcı olayım” diye devam etti kadın. “Mesela saçı ne renk olsun, ya da gözleri? Boyu uzun mu olsun, zayıf mı? Esmer tenli mi beyaz mı?”

Biraz düşündüm. “Çok göze batan birini istemiyorum, çok önemi yok. Gözlerinin renginden çok bakışlarının sıcaklığı önemli.”

“Maalesef bu özellik paketlerimizde mevcut değil, hanımefendi.” İçimde bir şeylerin kırıldığını, bir şeylerin çok yanlış olduğunu hissettim.

“Şey, tamam, o zaman kumral olsun. Bir de benden biraz uzun olsun.”

“Pekâlâ” dedi kadın biraz daha not alarak. “Zekâsı nasıl olsun?”

“Sohbet edebilecek kadar zeki, sevebilecek kadar aptal.”

Birkaç saniyelik boş bakışların ardından “Tamam o zaman standart bir modelimizin zekâsını ekliyoruz” deyip bir kutucuğa daha işaret koydu. “Hayır” demek istedim “hayır, öyle değil. Standart bir adam istemiyorum. Kalıplarınızı istemiyorum. Sadece aklımdan geçenleri anlayıp değer verebilecek bir adam istiyorum.” Bağırmak geldi içimden. Yapamadım. Yapmadım. Anlamayacağını, anlasa da yardımcı olamayacağını her şeyden daha iyi biliyordum.

“Karakter özelliklerine geldik. Nasıl bir ruha sahip olsun?”

“İnce” dedim “ince ruhlu olsun. Kırmasın, hiç kırmasın, kırılmak pahasına da olsa. Bir de çok dinlesin, çok anlatsın. Cam gibi olsun, içini gösteren, ışığı geçiren, özen isteyen.” Durdum. “Benim gibi olsun yani.”

Kibarca gülümsedi. “Anlıyorum, karakter analiziniz bizde mevcut. Size uyabilecek bir profil yaratacağız.” Gözlerini yeniden kâğıda çevirdi. “Son olarak, sizde herhangi bir yenilik yapmamızı ister miydiniz? Modelimiz tarafından sevilmenize yardımcı olacak birtakım özellikleri size de ekleyebiliriz. Kişiliğinizde hoşlanmadığınız sivri yanlar varsa sizi ehlilleştirebilir ya da kendinizi zayıf gördüğünüz alanlarda gelişmenize yardımcı olabiliriz.” Gözleri bir an için beni süzdü. “Aynı zamanda saç stilinizi değiştirmek ya da kilo vermek konusunda da desteğimizi alabilirsiniz. Unutmayın, siz ne kadar iyi olursanız modelimizden o ölçüde memnun kalırsınız.”

“Tüm bunlara gerçekten ihtiyaç var mı? Ben değişmeyeceğim. Bana vereceğiniz adam beni çok sevsin, her şeyimle, her kusurumla, hiç değişmemi beklemeden, her anımı sevsin. Sonsuza dek sevsin.” Bir şirkette olduğumu hatırladım. “Garanti kapsamında yok mu?” diye ekledim kendim de ikna olmayarak.

Kadın şaşırmış göründü. “Bunu size garanti edemem. Aslına bakarsanız, kimse edemez. Koşulsuz ve sonsuz aşkı size kimse veremez.”

Anlık bir sessizlik oldu.

Kadın boğazını temizledi.

“Evet, hepsi bu kadar, tüm formu doldurduk. Siparişiniz yarım saat içinde hazır olacak, giriş kattan teslim alabilirsiniz. Ödemeyi de oraya yapacaksınız. Naif Aşklar departmanından çıkan her siparişin 4 ile 6 ay arasında ömrü vardır. Bu süre içinde gerçekleşen herhangi bir kavga, sadakatsizlik ya da huy bozukluğu garanti kapsamındadır. Süre dolduğunda ise tekrar gelip siparişinizi yenileyebilir, istediğiniz doğrultuda özellikler ekleyebilir ya da çıkarabilirsiniz. Siparişinize iyi davranmayı ve kalbini kazanmayı ihmal etmeyin.” Bir kez daha tokalaştık. “Tanıştığımıza memnun oldum. Görüşmek üzere.”

Geldiğim yoldan aşağı indim, giriş katta mekanik sesli kadının karşısındaki sandalyelerden birine oturdum. Mekanik sesli kadın “Uzun Ömürlü Evlilikler departmanı, 27 numara” diye seslendi. Orta boylu, soluk tenli bir kadın koşturarak kapıya yöneldi, içeriden çıkan boş bakışlı, sulu gözbebekli, kısa boylu, tombul adamın koluna sarıldı. Hemen ardından “Ergen Sevdaları, 16 numara” anonsu duyuldu. Sağımda oturan sivilceli oğlan sallanarak kapıya yöneldi. Hastalıklı derecede zayıf, haddinden kısa bir etek giymiş lepiska saçlı boş bakışlı kızın elinden tutup dışarıya sürükledi. Mekanik sesli kadın “Gerçek Aşk Fabrikası’nı tercih ettiğiniz için teşekkür ederiz” dedi.

Beş dakika, on dakika, on beş dakika; bekleyişim sürdü. Onlarca boş bakışlı sipariş sahiplerine teslim edildi, duygusuzca uzaklaştırıldı oradan. Nihayet “Naif Aşklar departmanı, 23 numara” anonsu duyuldu. Midemin bulandığını hissederek ayağa kalktım. Bir adım, iki adım. Yapamayacaktım, o bir çift boş göze bakamayacaktım, onların O’nun gözü olduğuna inanmayacaktım. Arkamı döndüm, ağlayarak kapıdan çıktım, kendimi arabama attım. Fabrikadan ve siparişlerden kilometrelerce uzaklaştığımda bile binlerce çift boş göz beni izlemeyi sürdürdü. Olsun, mühim değildi, o bir çift gözü bulmak için, on binlerce boş göze katlanacaktım.

Ne olur kim olduğunu bilsem Pia'nın 
Ellerini bir tutsam ölsem 
Böyle uzak seslenmese 
Ben bir şehre geldiğim vakit 
O başka bir şehre gitmese 
Otelleri bomboş bulmasam 
İçlenip buzlu bir kadeh gibi 
Buğulanıp buğulanıp durmasam 
Ne olur sabaha karşı rıhtımda 
Çocuklar Pia'yı görseler 

Bana haber salsalar bilsem 
İçimi büsbütün yıldızlar basar 
Bir hançer gibi çıkıp giderdim 

Ben bir şehre geldiğim vakit 
O başka bir şehre gitmese 
Singapur yolunda demeseler 
Bana bunu yapmasalar yorgunum 
Üstelik parasızım pasaportsuzum 
Ne olur sabaha karşı rıhtımda 
Seslendiğini duysam Pia'nın 
Sırtında yoksul bir yağmurluk 
Çocuk gözleri büyük büyük 
Üşümüş ürpermiş soluk 

Ellerini tutabilsem Pia'nın 
Ölsem eksiksiz ölürdüm


Pia – Atilla İlhan
17.04.2010 tarihinde yazıldı.
Tercüme edilmiş haliyle The True Love Factory adı altında Kaleidoscope* 2012 sayısında yayınlandı.

*Robert Kolej bünyesinde çıkan İngilizce edebiyat dergisi.