26 Aralık 2011 Pazartesi

Zamanaşımı.

Tumblr_lv5czp16cj1qd1a5ko1_500_large
Bugün seninle uyandık. Aslında ben uyanınca, sen de uyanmış sayıldın. Hava soğuktu, üşütmekten çekindin. Bana kalsa yeni eteğimizi giyecektik, ama senin sözünü dinleyip pantolonumuzu ve çizmelerimizi giydik. Biraz çekidüzen verdik yüzümüze. Sen yine makyajımı silmeden uyudum diye kızdın, "Sonra ben uğraşıyorum o ciltle" diye söylendin.

Yola koyulduk. Ben müzik dinledim, sen biraz uyukladın. Şimdi dinlediğim şarkıyı duyunca sen hep beni anımsıyormuşsun, öyle dedin. Sen uyurken ben tarihi anımsadım sonra. Heyecan kapladı içimi. Aslında yalan söylüyorum, anımsamadım. Zaten kaç gündür bekliyorum bugünü, bana umut veriyor. Galiba sana biraz hüzün veriyormuş, yaşını ve yılların ağırlığını duyuyormuşsun. Yine de mutlu gibiydin. Sonuçta bizim günümüzdü. Hem anımsamak daha ziyade senin işindi.

Sevdiklerimizin yanına vardık sonra. Bana uzun uzun sarıldılar, güzel sözler söylediler. Sen bir kenarda bekledin, galiba seni görmediler. Güzel hediyeler verdiler bana, yün şapkalar, Küçük Prensli kolyeler, arayıp da bulamadığım kitaplar. Çantama gizlice mektup attı birisi, birkaçı dizeler armağan etti, bazıları aradı, bazıları uzak ülkelerden geldi. Ben hepsini büyük sevinçlerle kabul ettim. Benimle paylaşılan bütün güzellikleri aldım sakladım, paketledim, anılar dolabına yan yana dizdim. Sen sadece izledin. Umarım talan etmemişsindir o dolabı ben yokken, anıları hunharca buruşturup atmamamışsındır. Umarım seni bunu yapmaya mecbur bırakmamışlardır. Umarım sen öyle birine dönüşmemişsindir.

Böyle hüzünlü düşünceler yoktu elbet. Gülümsedik bütün gün yan yana. Ama benim gülüşlerim sana hafif bir hüzün veriyor, sezmediğimi sanma. Ola ki unutursan, hatırlatayım: Benim her günüm güzel değildir elbet, ama ben her günü alırım, çizerim, yoğururum, örerim, pastel renklere çevirir yazarım. Ben bütün o günlerden güzel bir buket yapmayı, upuzun sıcacık bir atkı örmeyi bilirim. Sen unuttun mu yoksa? Unuttuysan hatırla ne olur. Sen unutacaksan günlerini boyamayı, benim umut bulutlarım gökyüzünde yok olur.

Sahi, kim oldun sen? Kimi okuduğunu bilmiyorum. Bilmiyorum, acaba dizelerin, satırların bir köşede unutuldu mu? "Sevenin var mı" diyorum, yanıtlamıyorsun, yaşını bile söylemiyorsun. Neler var çantanda, omzunun üstünde göremediğim neler var, ben zorlanır mıyım onları sırtlanırken? Hâlâ atkılar örüyor musun günlerden, genişlettin mi anı dolabını? Renkler soldu mu, yoksa canlandılar mi gitgide? Dürbün duruyor mu? Kırıldı deme ne olur, dayanamam.

Yanıtlıyorsun, duyamıyorum. Duyamam, kurallara aykırı. Sen kuralları değiştirdin mi, oyunları baştan kurdun mu, kaleleri fethettin mi, merak ediyorum. Ama beklemem gerek, şimdi öğrenemiyorum. Sen benden daha sabırlı mısın acaba? İnadın azaldı mı? Saçını boyadın mı, kilo mu aldın yoksa? Ne iş yaparsın acaba, çocuğun var mı? Peki hayallerin var mı? Gerçekleştiler mi, azaldılar mı, silinip gittiler mi, yerlerine yenileri mi geldi? Şimdi gelsem, görsem seni, kendimi tanır mıyım? Değişmesem mi daha iyi, yoksa yepyeni bir sen, yepyeni bir ben mi, bilmiyorum. Kimbilir nerede okuyorsun bunu, kimbilir kim oldun, tahayyül edemiyorum.

Sen beni anımsıyorsun, ben seni tanımıyorum, ancak tahmin ediyorum. Böyle böyle geçiyor günümüz, ikimizin günü. Eve varıyoruz, anne babamızın kucağında buluyoruz huzuru. Tıpkı benim baktığım gibi bakıyorsun onlara, demek bazı şeyler hiç değişmiyor. Biraz sohbet ediyoruz, sen yine sessizsin, ama ikimizin de gözleri kapanıyor, görüyorum. Odama yürüyoruz. Biliyorum, yarın görmeyeceğim seni, yılda bir yapılan bir ziyaret bu. Ama ben unutmak istemiyorum, unutmanı istemiyorum. Senin, benim seni nasıl görmek istediğimi, kim olmanı istediğimi unutmanı istemiyorum. İnsanca bir unutulmama kaygısı içinde, alıyorum kağıdı kalemi, bu mektubu yazıyorum sana ve yarına. Özenle anılar dolabına yerleştiriyorum onu, biliyorum, illa okuyacaksın, illa düşüneceksin, muhakkak beni hatırlayacaksın. Işığı kapatıyorum, yatağıma uzanıyorum, uykuya dalmadan önce mırıldanıyorum: "On dokuzuncu yaş günümüz kutlu olsun.


"Siz insanlar, zamanı ölçmek için türlü türlü yollar buldunuz, ama bilin ki hayatın kendisi lotus çiçekleriyle ölçülür."
-Miriam Henke

15 Aralık 2011 Perşembe

Gök rengi.

Tumblr_ltdutpazyz1r27tuxo1_500_large
(Oğuz Atay'ın doğum günü de uçtu gitti. Bir ömürlük saygı duruşu.)

Öykü yazmamız gereken sınavın öncesinde yalvarırcasına yüzümüze baktı Edebiyat öğretmenimiz: "Arkadaşlar, mutsuz öyküler yazmak zorunda değilsiniz, biliyorsunuz değil mi?" Belli ki yormuşuz mutsuz metinlerimizle. Haklı elbet. Etrafıma baktım, gülen, eğlenen, yaşayan bir dolu yaşıt insan. Bir oda dolusu gençten nasıl katran karası yazılar dökülüyor hayret.

Yazmak derinlerde saklananı mı ortaya döküyor, çok mu iyi kamufle ediyoruz yalnızlıklarımızı? Yoksa elinde kalem diye tuttuğun şey, acılarını devleştiren bir büyüteç mi? Kendini mi boğar insan kendi satırlarında, belki de gereksiz yere? Yoksa, en basitinden, mutsuz bir edebiyatı icra etmek çok daha mı kolay? Basite mi indirgiyoruz biz kendimizi, kolay olsun diye mi tercih ediyoruz hüzünlü satırları?

Mutluluk sebeplerini sıralamak haricinde bir yol bilmiyoruz belki de, bu duygudan söz etmek için. Yalnızca mutluluktan söz eden bir edebiyat doğmuyor, doğamıyor sanki. Mutlu bir şeyler yazayım diye oturuyorum masaya, her yazılan çöpe gidiyor. Oysa mutsuzluğu taçlandıran yazılar omuzlar üzerinde. Arşivler grilerle dolu, bense uçuk mavi yazmak istiyorum bugünlerde, pek beceremiyorum. Alışık olmamaktandır belki de. Ben de hile yapıyorum biraz, hemencecik üstadlara sığınıyorum. Misal, Turgut Uyar, misal hep sevdiğim, en umutlu bulduğum şiiri Göğe Bakma Durağı. "Sırtımı yasladım birine, içim gök rengi" diye fısıldayan bir şiir olduğu için belki de. Şiir okuyalım öyleyse bugün.


Zaten her akşam on düzine insan burada toplanıp beraberce aklımı okuyoruz.

Göğe Bakma Durağı.

İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
Bebe dişlerinden güneşlerden yanab otlarından
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla bu evleri de bunları da
Göğe bakalım

Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
İnecek var deriz otobüs durur ineriz
Bu karanlık böyle iyi aferin Tanrıya
Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam
Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım
Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
Göğe bakalım

Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belleyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım.

Turgut Uyar

7 Aralık 2011 Çarşamba

Yediaralık.

Tumblr_lvr482yqmt1qm6onko1_500_large
"İçinde R harfi olan aylarda, hüzün yedi kat yükseliyor."

Yekta Kopan - Kediler Güzel Uyanır


Dışarıda hava mevsim normallerine dönerken, içeride normal yüzünden kıvranan birileri var.

Şarkılardan, insanlardan, hep aynı yemeklerden, birbirini kovalamayan ama tembelce yokuş aşağı paldır küldür sürüklenen günlerden, şekli bozulmuş yastıklardan, ağır çantamdan, ağır yükümden, saçlarımın şekilsizleşmesinden, yetişemediklerimden, yetişip de bırakmayı seçtiklerimden, benle değil bensiz doğru yürüyen şeylerden, değişen insanlardan, inatla değişmeyen insanlardan, hep aynı laflardan, aynı koridorlardan, aynı yollardan, aynı masalardan, aynı sabahtan, aynı geceden, hep aynı koltuğa oturmaktan, eskiyen duvar renginden, yorgun yüzlerden, yatak örtüsünden, okul dolabımın sarı renginden, yepyeni termosumun çizilmesinden, hissizleşmekten, beklentilerden, sorulardan, cevaplardan, her şeyin bir gemiye yüklenip uzaklaşmasından ve tekrarlanan akşamların suni ışığında aynı sorgulamaları yaşamaktan sıkıldım.

Kediler Güzel Uyanır bitti,
Yüzyıllık Yalnızlık bitmeye yüz tuttu, 
Bizim Büyük Çaresizliğimiz'e yeni başladım.

Kitaplarla beraber on sekiz yaşım da bitiyormuş üstelik, çok az kalmış, öyle dediler. Bense yorgunum. Şimdi kıvrılsam, uyusam, uyusam, uyusam. Siz beni tekrar tutku duyacağım bir durakta uyandırsanız. Tıpkı şiirdeki gibi.

Dağınık, yorgun, kararsız, küçük, günlükvari. Eski yazılarıma benzedi bu. Bu sefer bir şiir, bir de şarkı. Hatta bir tane daha.

Bir misafirliğe gitsem
Bana temiz bir yatak yapsalar
Her şeyi, adımı bile unutup
Uyusam.

Melih Cevdet Anday

4 Aralık 2011 Pazar

Kış gelsin.

Tumblr_lqnay3btum1qb5d33o1_500_large
"Sonra Jose Arcadio Buendia'nın odasına girdiler, vargüçleriyle sarstılar, kulağına avaz avaz seslendiler, burun deliklerine ayna tuttular, ama onu bir türlü uyandıramadılar. Çok geçmeden marangoz tabut için ölçü alırken, pencereden baktıklarında, minicik sarı çiçeklerin yağmur gibi indiğini gördüler. Çiçekler bütün gece süren suskun bir yağmurla köyün üzerine yağdı. Bütün çatıları örttü, bütün kapıların önüne yığıldı ve dışarıda yatan bütün hayvanları soluksuz bırakıp öldürdü. Gökten öyle çok çiçek yağdı ki, sabahleyin sokaklar kalın halılar döşenmiş gibi oldu ve cenaze alayının geçebilmesi için çiçekleri küremek zorunda kaldılar."

Yüzyıllık Yalnızlık - Gabriel Garcia Marquez 

Tıpkı burada anlatılan suskun çiçek fırtınası gibi kar yağsın istiyorum. Kış geliyor gibi yapmasın. Gerçekten gelsin. Delice kar yağsın, evlerimizden çıkamayalım. Ama öyle hoyratça değil, sessiz sessiz, rüzgarsız, ama bol bol yağsın. Kar gürültüleri emsin, alışık olmadığımız sessizliği dinleyelim. Ne olur artık başka şeyler duymayalım. Biraz da hiçliği duyalım penceremizde. Çünkü aklımın derinlikleri ağrıyor artık. İçimin.

Sahte kışlar sürerse, bir süre daha esaslı yazılar yok ufukta.

14 Kasım 2011 Pazartesi

Soyu Tükenen Türler Üzerine Şiirsel ve Beyhude Bir İnceleme.

Tumblr_lsz3ghnpmk1qczi3m_large
-Bu yaşamdaki kişi ve kurumlar tamamıyla gerçektir. Anlamamak serbest olmakla birlikte, müdahil olmak kesinlikle yasaktır. İşbu yaşamın edebi değerini düşürenler, derhal tahliye edilecektir. Yazarın her hakkı; misal mutlu olma hakkı, üzülme hakkı, aşık olma hakkı saklıdır. Hatta öyle derinlere saklıdır ki, kendisi bile bulamamaktadır. Bulanların en yakın kütüphaneye haber vermesi rica olunur.-

İçimden hafif bir valse eşlik ederek yürüdüm Kadıköy'de. Dans ettim içten içe, kimse görmedi. Deniz mavisi pantolonumu giymiştim, yeni su yeşili ojelerim vardı üstelik, bir de seneler sonra yeni barıştığım yağmur utanarak yağıyordu. Su kadar sakin ve usulca sızdım kaldırımların arasından. Hava serindi ama yeniden buluşmuş dostların paylaştığı bir fincan çayın sıcaklığı vardı içimde. Nedensiz, tamamen nedensiz. Ya da tek nedeni kendim. Kendi mutluluklarının başlıca sebebi olmayı öğrenmeli insan. Ya da ben bu kanıyla çok fena bir gençlik yanılgısı yaşıyorum. Ama yaşıyorum, kendimle.

Kadıköy'deki sessiz valsimi bozan ve varlığını haykıran tek şey kırmızı beremdi. Kırmızının hafif koyu ve en kibar tonundaki bu şapkayla bile Kırmızı Başlıklı Kız değilim belki, ama benim gözümde her şeyi biraz daha masalsı kılıyor. Başımı yün şapkalarla, içimi ince kağıtlarla sarıp sarmalıyorum.

Şapka ve ben, yalnızlığın tadını çıkararak kitapçıya girdik. Alınacaklar belliydi elbet, Yekta Kopan'dan ismiyle bile beni fetheden Kediler Güzel Uyanır ve Barış Bıçakçı'dan nicedir kendime hediye etmek istediğim Bizim Büyük Çaresizliğimiz. Biraz bakındım elbet, kitapçıların yazılmamış kuralıdır bu. Kimse kitapçıdan ihtiyacını alıp çıkmamalı, çünkü kitabı okumak kadar, seçmek, tanımak ve koklamak da elzemdir.

Tıpkı benim gibi düşünen bir aile vardı içeride: anne, baba ve iki oğulları. Uzun uzun gezdiler, kendilerine Kasım ayının kitaplarını seçtiler belli ki. Kapaklara dokunuşlarından belliydi, tanıdıktı kitaplar, asla terk edilmeyecek sevgili gibiydiler. Ya da ben kendimi romanlara fena kaptırmıştım. Ben kalemle gök arasına sıkışmıştım ve benim gibi insanlar hızla tükeniyordu. Tükeniyorduk ve hiçbir dernek bizi koruma altına almıyordu. Homo alonus olarak türümüz yalnızlıktan kırılıyordu. Biz 19. yüzyılda tükenmeliydik, insanlıkla beraber tarihe karışmalıydık. Bu kitapçı dışında, bu yüzyılın kaldırımlarında böylelerine pek de yer olmadığını düşünüyordum; ta ki ailenin 6-7 yaşlarındaki ufak oğlundan şu cümleyi duyana dek:

"Anne keşke burası bizim evimiz olsa."

Hiçbir şey söyleyemedim. Ne söylesem bozacaktım her şeyi. Çocuk bir roman yazıyordu kendine ve bu açılış cümlesiydi. Tanımlayan cümleydi, onu homo alonus kılacak cümle, aynı zamanda mutlu eden, hüzünlendiren. Unutmamak üzere gözlerimle aklımın defterine not aldım bunu. Anneyle göz göze geldik, gülümsedim. Anladı, anladığımı anladı. O yaşa dönsem bunu söyleyeceğimi, çocuklarımı bunu söylesinler diye yetiştireceğimi, böyle söyleyenler için yazacağımı anladı. Belki o da yazıyordu, kimbilir. Kapıdan çıkıp gittiler. O çocuğun bir gün rafa uzanıp benim kitabımı aldığı bir hayal armağan ettim kendime.

Kitaplarımı satın aldım, bir de Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi ayracı edindim kendime bir adet. Bu senenin En İyi Film Altın Portakal'ına layık görülmüş bu filmi merakla ve hatta umutla bekliyorum. Hem bir Onur Ünlü bu ödüle layık görülmüşse, muhakkak layıktır, hem de ben güzel ve ufak şeyleri bekleyerek yaşıyorum hep. Zaten homo alonuslar hep bekleyerek yaşarlar, neyi beklediklerini bilmeden. Neyi beklediklerini öğrenmeyi bekleyen umutsuz vakalar vardır ki, aman aman, evlerden ırak. Homo alonuslarınızı çocuklarınızın erişemeyeceği yerlerde saklayınız. Hangisi hangisini zehirler bilinmez.

Ben ve kırmızı şapka çıktık kitapçıdan, rıhtıma yürüdük. Çok sevdiğimiz vapura bindik, ama sıradan bir vapur değil, Yağmurlu Gün Vapuru. İsteyen herkesin homo alonus olmayı tadabileceği müthiş bir simülasyon. Homo alonusların şiir yazabileceği eşsiz bir atmosfer. Şehri ve acımasız düzenini yirmi dakikalığına ortadan bölen, yok sayan bir mucize. Velinimetimiz. İstanbul Tanrılarına şükretmemizin başlıca sebebi.

Şapka ve ben uzun uzun sohbet ettik vapurda. Ben dinledim, o anlattı, çok dolmuş, kıpkırmızı olmuş. Hiç duymadığım şiirler söyledi bana, anımsamak için not aldım. Usul usul şarkılar mırıldandı sonra. Deniz havasını içimize çektik beraber, ben ciğerlerime, o ilmeklerine. İskeleye yaklaşırken hüzünlü gözlerle bakıştık, uzun süre bir daha yalnız kalamayacağımızı bile bile. Tahtalar sürüldü iskeleye, şapka ve ben, birbirini tanımayan iki yabancı gibi yürüdük hiç konuşmadan, kaldığımız devam ettik yaşama(ma)ya.

(Başka şeyler de oldu elbet. Bir cümleyle bir gazeteye beklenmedik konuk oldum, bir fal baktırdım, emekler sonunda bir ödül aldım, bir hayale birkaç saatliğine konuk oldum, bir telefonla mutlu edildim, iki şiir yazdım, dört gitar teli tıngırdattım, az uyudum, biraz yedim. Tam kıvamında bir Kasım geçiyor, tıpkı ismi gibi, kasıp kavurarak. Kahve suyunun ısınmasını beklerken yağmurlu pencereden bakıp Larien aracılığıyla öğrendiğim şarkıyı mırıldanıyorum: "Dışarıda çok ses var, içeride uzay, kendime çaylar demliyorum.")

(buraya dek okuyanları ayrı seviyorum.)
peki o zaman ben neden
dereceler sokayım koltuğumun altına
ateşim varsa zaten
ey gözleri maden
çünkü aşk bir suçlamadır
sonuna kadar yaşanmamışsa
bir bardak bir ada yeni bir deniz
ve yağmur
eski bir denizde yeni bir ada
yaşanmamışsa

sözgelimi Galata'dan Afrika'ya gidiyordum
korsanları kralları ve bazı ülkeleri
ve bütün madenleri
ve kendi sonumu
iyi görmüyordum sonunda
her türlü madeni
elimde bir sürü kağıtla
hazırladım kendimi

Turgut Uyar

(buraya dek okuyanları ise apayrı seviyorum)

8 Kasım 2011 Salı

Acil hallerde kalbinizi kırınız.

Yine elimde kuruyor mürekkepler, sayfalar tozlanıyor.
Arada bir biraz şiir, birkaç cümle, o kadar.
Bir de hikâyem var, ama her şey gibi eskimesini bekliyorum onun da.
O zaman çok daha değerli.

Bir küçük şiir, arşivden, nispeten yeni.


Romansistan.

Elimde kalemim, deşiyorum bu semti.
Hani o eğri kaldırımlar var ya,
Hani tangoları yarım bıraktıran
Bir bir söküyorum hepsini.

Nota nota parçalıyorum bu semti,
Sayfa sayfa yırtıyorum sokak ortasında.
Zehirliyorum yudum yudum, acımadan
Eskiye dönmemecesine, hani benim gibi.

Kabristana çeviriyorum bu semti
Ölü adamlarımı gömeceğim kalbine
Beni sevenleri sallandıracağım meydanda
Bak bakalım bir daha yapabiliyorlar mı?

Eski fotoğraflar gibi kül edeceğim seni
Bir kibrite bakar tüm nefeslerin
Seni yakacağım ey Romansistan
Bütün romanslarımın başşehri.

-M.

29 Ekim 2011 Cumartesi

Gökkuşağı - Olvido'nun zıttı.

Tumblr_ltqmhmsx171qep56go1_500_large
Ekim'de yağmur yağdı. Ekim'de güneş açtı. Güneş, yağmuru boyadı.
O zaman Ekim ve içindeki her şey, koskoca bir gökkuşağı.

Kırmızı 
Kuşkusuz aşkın rengi. Tarihin en meşhur aşk adamlarından Don Juan ve benim gözdem Haluk Bilginer bir arada. Öyleyse onun başrolünde oynadığı Don Juan'ın Gecesi'ni bu renkle anlatmak şart.

Oyun bu sene başladı, henüz iki ay oluyor sergileneli. Oyun Atölyesi'nde daha önce de oyun seyretmiştim, fakat bu sefer erken davranıp bir ay önceden aldım biletimi. Tam sahne hizasında iki koltuk, biri benim, biri de vazgeçilmez tiyatro partnerim annemin. Haluk Bilginer tam karşımızda oynadı. Zaten seviyorum, bir de onu tarihin en büyük çapkını rolünde seyretmek hayranlığıma hayranlık kattı. Üstelik Mert Fırat'ı da seyirciler arasında gördüm, heyecan yaptım.

Sıradan bir oyun değil Don Juan'ın Gecesi, en azından anlattıkları itibariyle. Keyifle izleniyor ve soru işaretleri bırakıyor kafada biraz. Tarihte minik bir oynama yapıyor. Mahvetmek korkusuyla fazla yazamıyorum, seyreden biri varsa boş zamanımda bunun hakkında konuşmak için can atıyorum.

Önümüzdeki sene, her şey bittiğinde, ya da Shakespeare'ın dediği gibi "Kargaşa sona erdiğinde, savaş kazanılıp kaybedildiğinde"* Oyun Atölyesi'nde işe girmek gibi planlar içindeyim.

* "When the hurlyburly's done / When the battle's lost and won" Macbeth. Çünkü Shakespeare'i Türkçeye çevirmekten hunharca bir zevk alıyorum.

Turuncu
Hep sıcak geldi bana bu renk. Biraz da uykulu. Bizim gibi. Anlatacak tek bir şey yok ama, çok gülüyoruz biz bu yıl, ama çok yoruluyoruz, çok saçmalıyoruz, çok fotoğraf çekiyoruz, sayamayacağım kadar çok insanla beraber. Ekim uçuyor, beraber son yılımız uçuyor ve biz onu son anda depolamak için uğraşıp duruyoruz. Son gün akıtmak için usul usul birikiyor yaşlar. Veda umutlu ama zor olacak.

Sarı
Biraz huzursuz bir renk, uyarıcı. Düşünmek gibi.
Tam da bu hissi veren bir kitap hediye edildi bana. Sartre, Bulantı. Okuyorum.

Yeşil
Huzurun rengi, bir de, ışık gökkuşağı gibi doğru yerden vurduğunda gözlerimin. Bu yüzden olsa gerek hep sevdim yeşili, huzur buldum onda.

En sevdiğim üç renk soruldu, yeşil, mavi ve bordo diye yanıtladım. Bu sorudan bir hafta sonra herkesin uğradığı, kimsenin durmadığı meydandaydım. Yusuf Atılgan'ın yazdığı ve İdil'in bana anımsattığı gibi "Taksim demişler buraya, yollar ayrılıyor diyedir." Beklenmedik yağmurların ilk günüydü ve çareyi şeffaf şemsiyelerden satın almakta bulmuştum. Hani ışığı tıpkı gökkuşağı gibi kıranlardan. Beklediğim insan da gelmişti. Ve o her ne kadar kendine turuncu isimler seçse de, gökkuşağının mavi ve yeşil tonlarını taşıyan hırkasını giymişti o gün. Tabii o bunu bilmiyordu. Şimdi okudu, fark etti ve gülümsedi.

Biraz eski adımların alışkanlığı, biraz yol tarifi, biraz içgüdü, biraz da teknoloji yardımıyla ayaklar varmıştı Galata'ya. Başka renkler karışsa da araya, benim için buralar hep o üç kişi gezilen, keşfedilen, gülüp eğlenilen Galata. Nüfusumuz bir eksik olsa da, zaman yağmurla beraber taşların arasından aksa da o gülüşleri koruyabilmek ne güzel. Sokaklarda kaybolarak, kedi severek, fotoğraflık kareleri ancak bellekte tutarak geçti vakit.

Nihayet bulunmuştu aranan yer, hani o bir türlü gidilemeyen: Blogger's Base. Tıpkı güzel bir ev gibi, rahat, konforlu, üstelik sessiz. Tek eksiği de sessizliği belki. Sohbet edenler için yapılmamış besbelli, kucakta bilgisayarla yazmak için orası. Biz de herkesin kulaklıklarına sığınmasından faydalanıp uzun uzun konuştuk. Sevdiğim renklerin sorulmasının nedeni ortaya çıktı, hem de ufak bir paket içinde. Üstü rengârenk boyanmıştı, hani tıpkı gökkuşağı renklerinde. İçinde mavi ve yeşil renklerde bir çiçek dürbünü. Elde yapılmış, benim için, Çiçek Dürbünü için. En çok da onun için. Çünkü blogun doğum günüydü kutladığımız, ne benim, ne başkasının. Artık kendi başına nefes alan blogun ikinci yaşının gecikmeli kutlaması. Bu kutlamayı anımsanır kılmak için de renk renk, boncuk boncuk, ışık ışık bir çiçek dürbünü, biraz da yeni renkler göreyim diye.

Kısacası benim Çiçek Dürbünü'nün yanında bir de çiçek dürbünüm var artık. Belki ömür boyu biriktirmeye başlarım, belli mi olur? Bir de renk renk insanlarım var, onları hep biriktiriyorum ya zaten.

Mavi - Lacivert

Yaratıcı bir renk. Huzurlu bir canlılığı taşıyor içinde. İkincisi ise gecenin rengi.
Rüyamda şiir yazdım.

Daha doğrusu rüyamda bir erkekten bir kadına yazılmış bir şiirin bana ithaf edildiğini gördüm. Sonra ezberden okudum rüyamda. - Birden gözlerimi açtım. Sabah 5'ti, cama ince ince yağmur damlaları vuruyordu. Şiiri bir kez daha aklımdan geçirdim ve gerçekte varolmadığını fark ettim. Kaleme uzandım, not aldım.

O şiir artık var. Rüyamdan gelen.


Mor
Biraz ölüm rengi, deliliğin rengi. Ben söylemiyorum bunu, bilimde de mor bunlarla özdeşleştiriliyormuş.

Geç de olsa bir şair keşfettim ben, Didem Madak. Hüznü çiçeklerle, puantiyelerle anlatan bir kadın o. Hem şiirlerinde, hem de erkek egemen dünyaya karşı duruşunda kendimi buldum biraz. Daha doğrusu ben ancak onun ilk adımlarındaki hâli olabilirim bir ihtimal. Çok sevdim şiirlerini.

Sonra öğrendim ki, bu yaz bir gün arayla kaybettiğimiz iki şairimizden biriymiş Didem Madak. Genç yaşta annesini kaybedip şiirlerinde ve tüm ömründe bunun acısını çekmiş. Ardında ufak bir kız çocuğu bırakarak gitti buralardan bu yaz. Tarih çoğu zaman tekerrürden ibaret. Dilerim şiirleri kadar güzel bir yerdedir şimdi.

Didem Madak'tan bir şiirle bitiriyorum bu rengârenk anı defterini.

Çiçekli Şiirler Yazmak İstiyorum Bayım!

"Zenciler prensesi olacağım
Hayat işte asıl o zaman başlayacak!
Pippi Uzunçorap

Çiçekli şiirler yazmama kızıyorsunuz bayım
Bilmiyorsunuz. Darmadağın gölgemi
Çiçekli perdelerin arkasında saklıyorum
Karanlıkta oturuyorum. Işıkları yakmıyorum
Çalar saat zembereği boşalana kadar çalıyor
Acı veren bir sevişmeyi hatırlıyorum.
Bir bıçağın gereksiz yere parlaması bu
Yıllardır kendini bulutlarda saklayan illegal bir yağmurun
Bir yağsam pahalıya malolacağım.
Ben bir bodrum kat kızıyım bayım.
Yalnızlıktan başka imparator tanımaz bodrumum
Bir süredir plastik vazolar gibi hiç kırılmıyorum
Fakat korkuyorum. Birazdan da
Kırk üç numara ayakkabınızla
Bahçede oynayan çocukların üstüne basacaksınız
Bu iyi olmaz bayım!

Gün akşam oldu diyorum
Ekmek kırınıtları atıyorum kuşlara
Cam kırıkları yiyorlar
Rüyamda; bir kase dolusu suyun içinde
Rengarenk yap-boz parçacıkları
Anlatmak istiyorum, dinlemiyorsunuz
Hayır, sanırım sabahı bekleyemem
Bilmiyorum.
İnsanlar rüyalarını acilen anlatmalı.

Ondört yaşındaydı ruhum byaım
Bir mermer masanın soğukluğunda yaşlandı
Protez bacaklar taktılar ruhuma ince ve beyaz
Gıcırdaya gıcırdaya dolaştım şehri
Protez bacaklarıma bile ıslık çaldılar
O ara içimde çiçeklerden oluşmuş
Bir silahsız kuvvet ablukaya alındı
Sinemalarda da "Orgazm Gıcırtıları" oynuyordu
Kaçmaya çalıştım, olmadı.
Bu nedenle, çiçekli şiirler yazmayı
Ruhum açısından faydalı buluyorum bayım.
Neyse işte
Ben her filmi hatırlarım
Sinemaların hiç bitmeyen gecesine sığındığım çok oldu
"Sofinin Tercihi"ni seyrederken çok ağlamıştım
Öpüşen guramilerle ilgili bir film yapsalar
Onu da mutlaka hatırlardım
İnsan içinde çevrilen bir çıkrığın sesini unutur mu?
Hem sonra ben hatırlamaya alışkınım
Bir "eşya toplayıcısıyım" bayım

Büyük gemiler yok artık bayım
Büyük yelkenler de
Büyük kağıtlar yakmak istiyor şimdi canım
İşte az önce bir karabatak daldı suya
Bir süredir de kayıp
Dünyayı yutmuş olarak çıksa da ortaya
Ölüm çok iri bir sözcük değil bayım
Kasımpatları kadar acı kokuyorum biliyorum
Ama siz sobada sucuklu yumurta pişirip yiyen
Yoksul bir aşkın güzelliğini bilir misiniz?
Bir gül, bir güle derdi ki görse
Yalan söylüyorum
Güller bu sıra hiç konuşmuyor bayım.

-Didem Madak

22 Ekim 2011 Cumartesi

"Eskiler alıyorum, kırpıp yıldız yapıyorum."

Bir yazı tasarısı var, yazacak vakit yok. İlk fırsatta gelmeli.
Ekim'in uçmasından korkuyorum. Onu kalemlerle, sözcüklerle yere çivilemeye çalışıyorum.
Elimden bir şey gelmiyor. Mecburen, arşivlere dönüyorum. Yine arşivden bir şiirle çıkıp geldim.
Sanki buraya yazmazsam, sanki not almazsam, Ekim'de yaşadığım kanıtlanmayacak.

Bunlar varolmanın yadsınamaz kanıtları.
Sen bana cebinde şiirlerle gel.

İstirham.

Sakın güzel şiirler armağan etme bana
Sevdiğim şarkıyı bırak
Ne olursun o sokağa gitmeyelim
Konuşmayalım o kitaptan
Ben maviyi çok severim, giyme ne olur
Sonra sen gidersin, sebepli sebepsiz
-Gitmem deme, illa gidersin-
O şarkıyı dinleyemem, okuyamam o romanı
Onlara dokunma ne olur, adımı da söyleme
Şiirim, sokağım, ismim bana kalsın.

-M. (14.08.2011)

8 Ekim 2011 Cumartesi

Bir kırmızı arşivden.

Her şey vaktini bekler. İnsan hariç.
Kendi arşivlerimden çıkarıp hak ettiği ışığa kavuşturdum onu.


Inamorata.

Üvercinka olup uyanmak var her sabah
Birinin Lavinia'sı olmak var.
Pia olayım tamam da, Pialığa layık olamamak var
Senin olayım derken sendeki beni yıkmak var.

Mesele Kafka olmakta değil, Milena olmakta
Milena olarak kalmakta.
Umutlanma, ben beceremem şiir gibi mutlu olmayı
Şiir kadınlar başka, şair kadınlar başka.

-M.

23 Eylül 2011 Cuma

Her şey sütlü kahve renginde.

Tumblr_lrc24vsgpa1r1gvgko1_500_large
Canım yazmak istiyor, ama baskın bir uyku bulutuyla mücadele ediyorum. Şimdiden haftanın ağırlığı omuzlarıma çökmeye başladı.

Bugün ekinoks. Işığını ve karanlığını eşit paylaşıyor bugün dünya. Kuzeyde 6 aylık bir gece başlıyor, güneyde 6 ay boyu hiç batmayacakken. İnsanların da gündüzü gecesine karışıyor. Işıklar var bugünlerde bizler için, etrafımda herkes bir şeyler için umutlu, bir şeylere çabalıyor. Bir yandan da ışığa gidene dek karanlıkta yalpalamak var. Her türlü duygu ve düşünce iç içe geçmekte ve zaman delice akmakta.

Çok bir değişiklik yok. Ağaçlar nasıl yapraklarını döküyorsa, ben de her sonbahar saçlarımı kısaltıyorum. Yine istediğim gibi olmadı, ama yenilik işte, güzeldir. Bir diğer yenilik de bas gitarı nihayet elime almak ve çalışmaya başlamak oldu. Şu zorlu senede bir nefes gibi geliyor o yeni boyanmış odanın kokusu ve notaları.

Edebiyat da pek uğramıyor bugünlerde. Zaten nasıl vefasızdır o, sen acı çekmeden bitmez kapında. Yalnızca okuldaki bir dersimde çılgınca kitap tartışıyoruz, öyle ki hızımızdan şapkam uçuyor uzaklara. Hergün yeni bir şiirle başlıyoruz derse, sonra kitabımızı tartışıyoruz büyük bir tempoyla, çok yüksek bir perdeden. Doyduğumu hissediyorum.

Bu güzel nüanslar dışında çok bir renk yok ne yazık ki. Her köşede başka bir test kitabı, başka bir şıklı soru insanı karşılıyor, "Hızlıca bitiverse" dedirtiyor. Yeni bir ajanda alıp biraz kendimi motive etmeye uğraşacağım yarın. Bir de bir operasyonumuz var, o gizli noktada buluşacağız şimdi beni okumakta olan o minik şirin kızla ve tabii ki orayı bize asıl öğreten muzip-çocuk rehberimizle. Orası bizim. Kimseler bilmiyor orayı bu minik mutlu sırrı paylaşanlardan başka. Bu fikir nasıl heyecan verici benim için, hele ki şu ışıksız vakitlerde.

Bazen bir yer keşfediyorsun şehirde, misal Kadıköy köşelerinde bir ufak sığınak. Öyle güzel oluyor ki, kimseyi götürmek istemiyorsun oraya, kimse kirletmesin. Sevgiden doğan bir bencillikle. Ama tüm sevgiler bencilce değil mi zaten? Bir başkasını bir eşya gibi benimsemek, ondan aynısını beklemek, hiç değişmemesini istemek, bir yandan da onu istediğimiz gibi yontmaya çalışmak koca bir bencillikten ibaret. "Benim için ne yaptın ki?" diyen birine "Seni sevdim" yanıtını veremezsin asla, çünkü sevmek, eğer mevcutsa, yalnızca bireyin kendisiyle alakalı bir şey. Kısacası sevmek yalnız kendinle, yalnız yalnızlıkla adaş.

Çok sevdiğim iki şey, kediler ve kelimeler, her daim başına buyruk. Söz geçiremiyorsun onlara. Pencere önündeki kedi ısrarla miyavlıyor bugün. Kelimeler de ne zaman isterlerse o zaman yazdırıyorlar kendilerini.

"Basit şeylerin arkasına gizleniyorum, beni bulasınız diye."
Yannis Ritsos

15 Eylül 2011 Perşembe

Güz-el.

6031560016_f6b8a5505b_z_large
Sonbahar. Güz. Güz-el.

Yağmurlar yağmasa da, yapraklar dökülmese de, takvim üzerinde güz işte. Kağıt üzerinde sonbahar. Bence "kağıt üzerinde" sözü anlamını karşılayamıyor zaten. Niçin önemsiz, yalnızca resmiyette anlam taşıyan, gerçek anlamı olmayan şeyleri kağıt üzerinde kalıbıyla geçiştiririz ki? En kuvvetlisi değil mi kağıt? Silinmeyen bir hafızayı taşımıyor mu nesillerdir? Kağıda haksızlık bu söz.

Kağıt çok önemli yine bu aralar. En değerli maden kağıt. Simyacılar boşuna uğraşmışlar belki de seneler boyu. Birkaç sözcükle altına dönüştürülebilir kağıt. Bütün yaz okudum ve yazdım, kağıtlar içinde. Yine kağıtlara boğuldum bugünlerde, elimde dosyalar, düzenli tutulmaya çalışılan defterler. Pek güzel dizeler yok bu sefer, uzun uzun işlemler, geometrik şekiller, içinden çıkılması güç denklemler var. Malum sınav var işte, aylar boyu atlatmaya çalışacağımız.

Biraz sınavın, çokça da kendimin etkisiyle yüzeye yakın geziyorum bugünlerde. Düşünmek ve hissetmek bir denizse, ben başımı suyun üstünde tutmaya çalışıyorum. Canım çok çekerse bir yarım dakikalığına dalıyorum yarım metreye, tekrar çıkıyorum. Tüple bile dalınamayan derinliklere atlamış biri olarak çok yordum ciğerlerimi. İsyan ediyorlar artık. Dinlenmek istiyorlar. Hak veriyorum onlara. Hani insan vücudu oksijeni az ortam bayılıp, eldekini idareli kullanmaya çalışıyor ya, onun gibi. En aza indirdim her şeyi, en uzun süre dayanmak için. Üstelik bilerek de değil, benliğim tek başına yaptı bunu, ben geç haberdar oldum.

Mola süresi akıp gidiyor, günler aynı gibi, üstelik rahatsız bile değilim bundan. Her şey pastel renklere ve alçak seslere bürünüyor. Düşünüyorum, hiç konuşmasam da olur aslında. Zaten canım pek konuşmak istemiyor. Mutsuzluk filan değil, sadece söyleyecek yeni bir şeyim yok gibi sanki. Uzun uzun konuşup gülüyorum da, derin şeyler konuşamıyorum, hatta bucak bucak kaçıyorum. Belki yalnız tek bir istisna var, yeni edindiğim herkesten gizli arkadaşım, onu da daha ziyade dinleyip öğreniyorum zaten. Bir şeyler bile okumuyorum neredeyse, okumak bile güç istiyor, o gücü toplamak istemiyor canım. Düz bir insan olmak için uğraşıyorum, rolüme bürünmekten korkarak.

Elbette ki bu pastellik her şeye hakim değil. Bazı insanlarla ufak tefek kaçamaklar var hâlâ, beni konsere götüren çok şirin bir kız var. Kek yapmaya söz verdiğim birisi var. Film gibi kareler yaşıyorum üstelik, ya da dedim ya, ben çok seviyorum hayata bir roman kahramanı gözüyle bakmayı. "Biz bir romanda olsak insanlar bizi severek okurdu" demişti zaten biri bana, duyduğum en güzel sözlerden biri olarak kalacak hep.

Ben de kendi romanımın bugün sayfasında, sarı-beyaz bluzumla uyumlu papatyalar aldım anneme, Kadıköy'ün tüm bakışlarına inat elimde çiçekle bekledim durakta. Elinde çiçekle sokakta bekleyen bir kızın o çiçeğe para verdiğini düşünmüyor kimse, düşünmek istemiyor. Farkına varmasa da herkes biraz hayalperest, herkes o çiçeğin bir aşk itirafı, üç boyutlu mutluluk kanıtı olduğunu düşünmeyi yeğliyor. Oysa kimse papatya almadı bana, ki en ucuz çiçek, ki benim en sevdiğimdir.  Ben anneme aldım ama, romandayız ya, incelikli olsun diye. Üstüne üstlük güzel haberler de aldım otobüsteyken, çiçeğin yanında bir demet havadis verdim ona, mutlu olduk.

Bugün bir de Haluk Bilginer'in yeni oyununa biletimi aldım. Geçen sene de bu zamanlarda Şekspir Müzikali'ne gitmiştim, yine o zamanki gibi heyecan içindeyim. Oyun Atölyesi ne güzel, onu içinde barındıran Moda ise bence bu şehrin en güzel semti. Vapurlarına da aşığım bu şehrin, hatta karşıya geçmek için vapura binmiyorum ben, vapura binmek için karşıya geçiyorum. Bir de gün batımına denk gelirsem kimse ikna edemez beni buradan daha güzel bir şehir olduğuna.

Tüm bu güzelliklere rağmen evde geçiyor vaktin çoğu. Çok keyif alarak Leyla ile Mecnun seyrediyorum. Öyle mütemadiyen değil, haftada bir, tadına vararak. Pazartesi sendromlarım bile sonlandı, iple çekiyorum akşamı. İple çekiyorum Mecnun'u, Leyla'yı, İsmail Abi'yi, Erdal Bakkal'ı. Tam tadında güldürüyor bu dizi, güldürmenin yanında da çok ince, çok naif bir şeylerden bahsediyor aslında. "Güçlü ol İsmail" dendiğinde "Ama ben güçlü olmak istemiyorum ki, Şekerpare'yi istiyorum" diyebilen bir dizi bu. Severek izlemenin ötesinde, bana mutluluk, enerji ve umut verebilen tek dizi. Ya da kendi tabirleriyle "Leyla ile Mecnun, hayatı boyunca hep yedek kalmışların hikâyesi. Beethoven’ın 9. Senfoniyi bestelediğinde sağır olduğunu bilenlerin ama arabeskten de vazgeçemeyenlerin, başka hikâyelere dâhil olamadığı için kendi hikâyelerini yazanların, bazen küfürlü konuşup, aşkla susanların, kafası hayli karışık olanların hikâyesi." İzlediğim en samimi, en yalansız, en iddiasız en güzel yapım belki de. İzlenmeli ve sevilmeli, ama yalnızca anlayabilecek kadar temiz ve içten olanlar tarafından.

Leyla ile Mecnun'a eşlik eden yeşil çay var bolca tükettiğim ve bu mevsimin pastelliğine çok yakışan. Yeşil elmalısı çok keyifli oluyor ve uykuyu düzenliyor, uykusuzlara. Uykusuzluk kalmadı mesela, hem tüketiyor günler beni, hem aklım rahat, ruhum sakin. Güvenli limanlardayım, uyumak çok kolay dalgasız denizlerde.

Dedim ya, dalmıyorum derinlere, bozmaktan korkuyorum bu çarşaf gibi denizi. "Böyle ne kadar sürer sence? Bence uzun sürmez" dedi bir arkadaşım, sessizliğimi kastederek. Hiç bilmiyorum, bilmek de istemiyorum. Çok yavaş akan bu suda ağır ağır ilerlemek istiyorum bir süre. Zaten zor bulunur bu sükut, düşünerek dalgalandırmayın denizimi, bulandırmayın suyumu. Bana verilen bu ılık suyu yudum yudum içeceğim ben. Evet tabii ya, buldum. Bu aralar her şey çok ılık.

Bir de esgeçtiğim bir gün var ki, tamamen suçluyum bu konuda: 10 Eylül blogumun doğum günüydü. Çiçek Dürbünü 2 yaşına bastı. "Kızının doğum gününü kutlarım" demiş birisi, mutlu oldum. Bu annelik mi bilmem, ama çocuk yetiştirircesine emek veriyorum uzun süredir, emeklerimle de kendimi büyütüyorum. İki senedir ben yazdıkça ve birileri okudukça varoldu bu blog. Kocaman bir teşekkür borcum var okuyan, okutan, yazdıran, yoldaş olan, konu olan herkese. Benim bir kalemim var şekillendirmeye çalıştığım, ama mürekkebi eksik. Yaşadıklarım, okuduklarım, yolları benim yolumla kesişenler, bir de beni okuma lütfunda bulunanlardır mürekkebin özü. Sözcükler, harfler, satır araları değişse de kalem hep elimde. Hep mürekkebim olun ki, yazmam mümkün olsun. Defterim ol Çiçek Dürbünü, ol ki beraber yazalım. İyi ki doğdun.

Eylül bile yarılandı, farkında mısın?
Değer verdiğin ne varsa, tut, kaçırma elinden. Düşerse solar bu mevsimde.
(Şarkı.)
"Biz kırıldık daha da kırılırız
 Kimse dokunamaz suçsuzluğumuza."

Cemal Süreya

5 Eylül 2011 Pazartesi

Ütopyalar güzeldir.


Tumblr_ln76xcsmhz1qe4xmjo1_r2_500_large
Nefes bile alınmıyor bazen
Bu ömür öyle kalabalık

Böyle yazdım defterime geçenlerde. Hayat hızla akıyor, sürekli bir yerlere yetişme derdi yine. Zor nefes alıyorum, ama olabildiğince ferah kılmaya çalışıyorum o nefesleri. Pazar kahvaltıları ediyoruz, filmler izliyoruz evde. Aşk Tesadüfleri Sever'e bir "Eh" verip Başka Dilde Aşk'ı çok sevdik ailece. Galiba yaş büyüdükçe aileyle güzel bir şeyler yapmak bir farklı keyif veriyor insana. Bir de ne olursa olsun babana sığınabilmek, annenin kucağına kedi gibi yatabilmek büyük bir şans aslında. Ömürlerimizi uzun ve beraber kıl lütfen, eğer yukarıdaysan gerçekten.

Güzel kitaplarım var elimde. Yüzyıllık Yalnızlık beni büyüledi, hafta bitmeden bitireceğim muhtemelen. Yavaş okuduğum Beloved ve Goriot Baba da var, eninde sonunda bitireceğim. Önümüzdeki hafta da Murakami ile başladığım yazı yine Murakami ile kapatmak arzusuyla "Hard Boiled Wonderland and the End of the World" adlı romanını okuyacağım. Doğum günümde hediye gelmişti de bir türlü fırsat bulamamıştım okumaya. Yaşanan bazı şeyler gibi kitaplar da bazen yalnızca okunma sırasını bekliyor.

Pek de tadı tuzu olmayan dersanemin en renkli siması edebiyat öğretmenime de değinmiş olalım yeri gelmişken. Ezberden şiirler okuyan, "Şiir incelemesi olur mu hiç? Ameliyat edilir mi şiir? Cinayet bu!" diyen, Divan edebiyatına gönül vermiş, bir yandan da Ahmet Hamdi Tanpınar, Sabahattin Ali, Oğuz Atay ve Yusuf Atılgan'ı büyük Türk romancıları olarak art arda sıralayıp beni mutlu eden bir öğretmene sahip olmak bir şans belki de bu öğütücü düzende. Sisteme yenilmemiş, düzende yok olmamış öğretmenlerin olduğunu bilmek güzel. Bende öğretme yetisi yok ne yazık ki, ama olsaydı isterdim ilham verici bir öğretmen olmayı.

Kitap demişken, Beyoğlu Sahaf Festivali başlıyormuş, içim pırpır. Cumartesi günü blog iki yaşına girmiş olacak. Ufak bir sembolik kutlama yapmak var aklımda kendi kendime. Önce Galata'da aylardır gözüme kestirdiğim blog kafeye gitmek, sonra sahaflarda dolaşıp elimdeki kitap listesini, bir iki tane de aklımda olmayan ama karşıma çıkan ve beni anında aşık eden kitapları satın almak. Ya da tam tersi sırayla, bilemiyorum. Bir kahve içmek, sıcaklar tükenmeden İstiklal'i bir kez daha yürümek, nicedir bastıramadığımız fotoğrafları bastırıp Prag'ta, Viyana'da ve Budapeşte'de neler çekmişim görmek. Ben ve blog bu kadarcık ödülü hak ettik sanırım. Merak etme Çiçek Dürbünü, seninki güzel bir doğum günü olacak.
Edebiyat kadar olmasa da müzikte de bir şans veriyorum kendime. Dinleyici olmak yetmiyor kimi zaman, ben de biraz da okul vesilesiyle yeni bir enstrümana başlıyorum. Bu ay bitmeden bas gitarda ilk notalarımı tıngırdatıyor olacağım bir aksilik çıkmazsa. Heyecanım büyük. Benim için çok yeni bir şey, beni canlı tutacak bir şey bana kalırsa. Umarım başarabilirim ve yeni bir uğraşım olur üniversite yıllarında. Ah bir gelse o yıllar artık.

Dinleyicilikte de tam da mevsime uygun şeyleri bulduğuma inanıyorum. Hüzünlü şeyler dinlemek geçmiyor içimden, eskilerden de bıktım biraz. Bolca Kesmeşeker, Büyük Ev Ablukada ve Ceylan Ertem havasındayım şimdilerde. Az bilinen ama bana kalırsa çok gelecek vaat eden notaları var bence bu insanların. İstedim ki siz de mutlu olun, huyum olmamasına rağmen bir ufak dinleme listesi hazırladım size bu mevsim için:

Ütopyalar Güzeldir - Ceylan Ertem (http://fizy.com/#s/1tro2n) Yazının ve aklımın esas şarkısı bugünlerde.
Ne Zaman Gitti Tren? - Kesmeşeker (http://fizy.com/#s/1ahul9)
Tek Kişiyim Ben Hala - Kesmeşeker (http://fizy.com/#s/1ahulf)
En Çok Seni - Kesmeşeker (http://fizy.com/#s/1ajb03) Diyor ki "Zaman aralığını süpürmeyi unutma ben yokken."
Evren Bozması - Büyük Ev Ablukada (http://fizy.com/#s/1uith2)
En Güzel Yerinde Evin - Büyük Ev Ablukada (http://fizy.com/#s/1sgucv)
Havadar - Büyük Ev Ablukada (http://fizy.com/#s/1u5tsq)

Yormuyor beni bu şarkılar. Mutlu ediyor, hafif tutuyor, belki sabır veriyor ciddiyetsiz tavrıyla. Mevsime uygun, hafif rüzgarlı, sıcağa hâlâ yakın ve gülümseme uyandıran. 

Bir de söz vermiştim ya yağmuru seveceğim diye, şansım yaver gitti galiba ve şunu buldum: http://www.rainymood.com/ Biraz kahve eşliğinde günde birkaç dakika bunu dinlemek gerçekten de her şeyin yolunda olduğunu hissettiriyor insana.

Ya evet, her şey yolunda. Gönül rahatlığıyla söyleyebiliyorum bunu. Yollardan geçiyor insan, geçtikçe de öğreniyor hep söylediğim üzere. Güvenebilmenin değerini anlıyor. Öğütlerden daha önemlisi içimizden geçenler her zaman. Bizi rahat hissettirecek ne varsa onu yapabilmek bir cesaret ve emek işi, ama başardığında da mutlu ve huzurlu oluyorsun, benim gibi. Bazen ne olursa olsun, kurduğun bağ çoğu şeyden güçlü olabiliyor. Ve sen o bağı yitirmek istemiyorsun. Önemli olan da "sonunda" ne olduğu galiba. Sonunda kurduğun bağın galip gelmesi. Nefeslerin nihayet ferah olması. Karşılıklı arınmak. Zamanı döndürebilmiş kadar olmak ve "Selam" diyebilmek tekrar. Farkında olmadan müşahit ettiğim okurlarıma ufak bir açıklama niteliğinde olsun bu paragraf. 

İçinizden geçen hiçbir şeyi başkalarının fikri için bastırmayın ve mutlu olun bu Eylül. 

"Dışarıda ağaçların yapraklarını oynatarak esen bir sonbahar rüzgarı, bu ölüme mahkûm yaprakları henüz koparamıyordu. Bu minimini yeşil mevcudiyetler bile içlerinde bu kadar kuvvetli bir mücadele ve mukavemet kabiliyeti taşırlarken, kendisinin karanlık düşüncelere dalması doğru olamazdı."

Sabahattin Ali - Kuyucaklı Yusuf

30 Ağustos 2011 Salı

Ağustos ayına vedam, okuyuculara ve kendime izahımdır.

Tumblr_la6iqssmik1qbh1j2o1_400_large
Başımdan sırtıma ve hatta kollarıma doğru felaket bir ağrı var, sanırım boynum tutuldu. Onu geçtim, içim tutuldu.

Günlerdir yazma niyetiyle dolaşıyorum, ama kalemi elime aldığımda boş bir sayfadan öteye gidemiyorum. "İlham gelmiyor, yazamıyorum" diyorum kendime. Aslında yalan. Daha doğrusu, bahane. Ben aslında yazmıyorum. Kendime yazma izni vermiyorum.

"Yazmak kendini derin kuyulara bırakmayı gerektiriyor" demiştim aylar önce. Sonra da kendimi bırakmadan, kontrollüce gezip yazabilmeyi dilemiştim o kuyuda. Meğer öyle bir şey olmuyormuş. Arada olmak diye bir şey yok. Düşüyorsan kuyuya, yarı yoldan dönemezsin. Dibe çarpmaktır düşmenin farzı. Yolunu bilerek kaybolmak diye bir şey olamaz. Kayıpsan, kayıpsındır. Hem en fenası kendi içinde kaybolmaktır, çünkü elinde bir haritan bile yoktur geri dönmek için.

İnsan nasıl güçlü, hayret. Her düşüşte omurgasını tuz buz edip sonra yine birleştirmeyi başarıyor. Ama defalarca mahvetmek o omurgayı, sonunda felç olmak demek. Bir müddet sonra bu riski alamıyor insanlar. O yüzden D.'nin söylemiyle "'Ben lisedeyken kompozisyonum çok iyiydi' kadınları ve adamları" ortaya çıkıyor. Bu yüzden yirmisine dek şair olanlar, bir anda mühendis olup şirket köşelerinde yitip gidiyorlar. Gençken herkes aptalca cesurdur, korkmaz hissetmekten ve sormaktan. Sonra o iğneler içine battıkça, yorulur, bıkar, korkar. Uyuşturulmuş filan değildir kimse, herkes bilinçli biçimde hissizleşmeyi seçer.

Hissizleşmemeyi seçenler, bazen de beceremeyenler vardır. Güçsüz derler onlara, bazen tutunamayan derler, ama aslında cesaret işidir bu biraz. Herkes unutmayı seçerken hatırlamak aslında bir güç ispatıdır belki de. Alışmaktansa sormaya devam etmek neden güçsüzlük olsun ki? En korktuğum kelime bu: alışmak. Gitmelere, bitmelere, silmelere, es geçmelere, yitirmelere alışmak. Öğrenmek başka, alışmak başka. Öğrenmek olgunlaşmak demektir, alışmak sıradanlaşmak. Biz ikinciyi birinciyle karıştırdığımız, daha doğrusu kolaya kaçıp yeğlediğimiz için parça parça yıkılıyor bu dünya, anlamını yitiriyor.

Alışmadım hiçbir şeye, alışmak istemiyorum. Ne yükselen seslere, ne de sevgi sözcüklerine; ne gelişlere, ne de gidişlere alışmak istemiyorum. Hissizleşmek, hislerimi köreltmek istemiyorum, ama yerinde saymak da anlamsız. "Dünya nasıl olması gerekiyorsa, öyle. Kendi kendini kurtarmayanı hiç kimse kurtaramaz" diyordu Tezer Özlü kitabında. Doğru. Bu düzen böyle. Alış demiyorum ama anla. Hissizleşme ama büyü. Elden gelen bu. Çocuk yanını ezip öldürmeden sorumlulukları sırtlanmayı öğrenmek belki de "tutunmuş ama uyuşmamış" bir insan olmanın tek yolu. 

Biraz da böyle denemek istiyorum ben. Duyguların ardından koşmak, hatta sürüklenmek ve berelenmek de insan ömrünün bir parçası. Ama çoğu zaman unutuyoruz ki, asla tek parçası değil. Aileden, arkadaştan, sevgiliden, dosttan yaralanır insan, bu kaçınılmaz. O yaralar bazen hızlı bazen yavaş, ama bir şekilde iyileşir. Bazen izi kalır, hatırlatır. Hatırlatır ki tekrar aynı yolda tökezleme, kemiğini aynı yerden kırma, aynı taşa takılıp düşme. Tek bir yara izinde kalmak ancak aptallıktır. İnsan vücudu baştan ayağa açık yaralanmaya. Senin yeni yollarda yeni şekillerde yaralanman gerek. Deşecek yeni bir yer bulmalısın sen. Çünkü yaralanmadan koşmaktır aslında en büyük acı.

Hislerin baharı ve yazı tükendi, duyguların hükümeti devrildi. Biraz da düşüncenin saltanatı hüküm sürsün istiyorum bedenimde. Nicedir ihmal ettiğim öğrenmeye, bilmeye ve nitelikli düşünmeye olan açlık şimdilerde kendini duyuruyor. Aynı şeyleri yineleyen kız oldum fark etmeden, bundan da memnun değilim artık. Bana yeni bir şeyler gerek. Nasıl koşuyorum ölesiye, soluyacak yeni bir hava lazım şimdi. Gelirgeçer hislerin genelgeçer ifadesi değil, bana yabancı yepyeni sular lazım, öğrenmenin ve olgunlaşmanın bir diğer parçası. Ama asla alışmanın değil.

Dünya nasıl dönüyor düşünsene, nasıl uyumlu Güneşle. Bir yanı hep aydınlık gezegenin, ama asla aynı yanı değil. Zaman geçip gün döndükçe yeni bir yer aydınlanır, mevsimler döndükçe bir başka yer ısınır. Tek bir kıtayı aydınlatmak için durursa dünya, hayat biter. Ağustos sona eriyor, mevsim dönüyor, yaz bitiyor. Edebiyatın baş harfini ve tınısını paylaşan Eylül geliyor şimdi. Ben hâlâ seviyorum Eylül Akşamı şarkısını, yine mırıldanacağım eve doğru yürüdüğüm bir akşamüstünde. Ama tek şarkıyla geçmez ki ömür, harcanmış olur. Artık Eylül'e dair yeni bir şeyler öğrenmek istiyorum ben. Hem söz veriyorum, bu sonbahar uğraşıp yağmuru da sevmeye çalışacağım.

Hayat upuzun bir sohbet gibi. Daima konuşan taraf olamazsın. Bazen için şişer, dolusundur hislerle ve düşüncelerle. Anlatırsın geceler boyu, yazarsın, bağırırsın. Sonra o evre biter. Sen sıranı savarsın. Bu sefer susarsın, dinlersin, anlarsın. Depolarsın, ta ki sıra tekrar sana gelinceye kadar. Uğraşırsın, tekrar konuştuğunda yeni ve anlamlı bir şeyler söyleyebilmek için. İşte ben ikinci evreye geçtiğimi seziyorum şimdilerde. Hani gezersin bütün gün, sonra göklere akşam iner, yorulursun. Harika şeyler yaşamışsındır belki, ya da ömrünün en kötü günüdür.  Her iki durumda da eve dönersin. Isınırsın, yıkanırsın, uyursun, ertesi sabah tekrar çıkmak için enerji toplarsın. 

İşte ben eve döndüm, kendime döndüm. Pencerede yeni bir mevsim var şimdi, hafifçe başlayan rüzgârıyla insanı ürperten, ama eskisinden de dinç hissettiren. Kendime yatırım yapıyorum ben bu mevsim. Kimsenin hiçbir şeyi olmaya takatim de arzum da yok. Kendimin evi, yoldaşı, aşçısı, öğretmeni, öğrencisiyim. Benden bir iki yaş küçük bir arkadaşım benden hayata dair bir öğüt istemişti, ben de "Hayatta güvendiğin, varlığından memnun olduğun insanlar olsun, ama asla onlara bağımlı olma." demiştim. Belki de verdiğim tek doğru öğüttür bu. Kendini kendinle tanımla sen, sıfatlar uçar, yalnız ismin kalır geriye. Ölürken bile böyle bu.

Kendi kendine konuşurken bağırmaya lüzum yok, fısıltı da yetiyor. Bu yüzden benden az ses çıkarsa bu mevsim, şaşırmayın, kızmayın, bittim sanmayın. Ben aslında tekrar konuşmak için biriktiriyorum şimdilerde. Franz'a yazıyorum, o da kısa kısa, bir de öğüt üzerine yeni öğrenmekte olduğum Osmanlıca sözcüklerle beziyorum onu. Eski mevsimin modası geçmiş şarkısı değil, yeni günlerin yeni bestelenen ezgisi var önümde. Ben her şeyi, eğer haddimeyse, anladım ve affettim. Şarkıda da dediği gibi, işim yok savaşlarda boyalarla gözlerimde. Pişmanlık ya da kızgınlık yok kimseye ve hiçbir şeye karşı. Dilerim benim hesabıma başkalarının düşüncelerinde de böyledir durum. Sürç-i lisan ya da sürç-i kalp ettiysek, affola.

Kısacası, ben bir görünüp bir kaybolurum şimdilerde, ama hep varım. Bildiklerim cebimde, öğrenceklerim önümde, Franz her daim yoldaşım, yazmak hep aklımda. Bir de sınav var aradan çıkarmaya çabaladığım. Siz gitmeyin, er ya da geç döşenir buralar yeni sözcüklerle. Bu şarkıdan geçtim artık, duvarlarımı yıkıp bu şarkıya gelmeme ise daha uzun bir yol var. Belki biraz bu şarkıdayımdır, bolca da şu şarkıda. Şimdi biraz Yüzyıllık Yalnızlık okuyacağım ismine ve hislerime uygun olarak. Bir de şu dizeler dönüp duracak aklımda:

"Yan yana gelmemiz bile bizatihi günahtı
 Sen Havva'ydın ben elma, Adem o ara müphem
 Mutluluk sandığımız şey nevrotik bir bozukluk
 Eskiler nevrotiğe ne derdi hiç bilmem.

 Çoksa da telaşa mahal alınma sen üstüne
 Hint keneviri stokum epeyce idare eder
 İyi kızlar cennete kötü kızlar her yere
 Kalbi kırık adamlar cehennemin dibine gider."

Ali Lidar

19 Ağustos 2011 Cuma

Herkes gitmelerde, zaman yine uçmalarda.

Tumblr_lf9z6pzatd1qzrkblo1_500_large
Bunu çok haklı sebeplerle nemlenmiş gözlerle yazıyorum.

Yarın öğlene doğru kalkacak bir uçak, çok çok değer verdiğim birilerini dünyanın öbür ucuna götürüyor. Bugün dersanede söz sanatlarından bahsettik. "Dünyanın öbür ucu. Mübalağa sanatı çocuklar." Hayır bu sefer değil. Bu sefer gerçekten başka bir kıtaya, uçakla saatlerce, hatta S.'nin çok sevdiği denizi kullansak aylarca uzak bir yerlere gitmekten bahsediyorum.

Kimi insanlar var, bir saniyeliğine görmek bile içini rahatlatıyor. Kızdığında, üzüldüğünde "Ya hani olur ya insan böyle" diye başlayan devrik cümlelerini onlar hemen anlıyor. En büyük sevinçlerini en ufak haset kırıntısı hissetmeden içtenlikle onlar paylaşıyor. Her şey güzel olabilir öyle insanlarla.

Ama şimdi o birileri gidiyor. Biliyorum gitmeli, biliyorum hepimiz gideceğiz, hem zaten gidilen yer hayallerin bile ötesinde. Biliyorum orada mutluluk bekliyor. Ama ben annesinin eteğine yapışan bencil bir küçük çocuk gibi somurtuyorum. Zar zor bulduğum o birilerinin benden manevi olarak değil belki ama kilometrelerce uzaklaşmasına razı olmak istemiyor canım.

Biz yine aynıyız ama her şeye rağmen. Yine en güzel mektuplar birbirimize, yine en güzel şarkılar bize, yine en güzel filmler beraber izlenecek. Güvenmenin verdiği rahatlık, yine bir sarılma uzakta.

Ben çocuk gibi ağlamaklı oldum ama o birileri sakın üzülmesin. Her şey güzel olacak. Hem herkes yalnızdır daima, yalnızca yoldaş olabiliriz birbirimize. Olacağız da, bir ömür boyu.

Hem yarın için, hem de hayat yolunda, iyi yolculuklar.

Biz şimdilik kalıyoruz "Olric." Öyle Turgut'la yaptığın gibi çekip gidemiyoruz, gitmiyoruz. 
Kalmak zor. Bize kolay gelsin.

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Her şey yerli yerinde.

Tumblr_lk81qgcodc1qdctkpo1_500_large
Henüz okul açılmadı, ama iki gündür dersaneye gidiyorum. Haftalardır süren kendi başınalık ve başına buyrukluktan sonra sert bir geçiş oldu birdenbire. Sürekli bir şeyler anlatılıyor, hedefler, notlar, okul isimleri, dereceler... Çok dinlemiyorum, dinleyince ürkütücü çünkü. Böyle vakitlerde elindekini ve iç huzurunu korumak için yalnız kendiyle meşgul olmalı insan. Çalışılacaksa çalışılsın işte. Bunun üzerinde saatlerce konuşulması, binlerce şehir efsanesi üretilmesi asabımı bozuyor.

"Son sene" tamlamasının ilk kelimesi, yani "son" olabildiğince vurgulanıyor bugünlerde, hem de koskocaman harflerle. SON. Herkes gitmekten bahsetmekte, herkes bir adım ötesini düşünüyor. Ne garip aslında, lisedeki son senemizin tadına varmak varken, korkunç bir koşuşturmaca içine giriyoruz. Keşke böyle olmasa.

Her şey ve herkes tek tek dağılıyor. Çok yakınım olan bir avuç insan çok yakında yurtdışına gidiyor. Her an görüşmesek bile bazı insanlarla aynı şehrin havasını soluduğunu bilmek bile güzel. Şimdi onların dünyanın tam anlamıyla öbür ucunda olacağını bilmek yüreğime büyük bir sıkıntı bırakıyor. Vedalar düzenleniyor, oysa ne kadar yeterli olur ki? Veda sözcüğü bile zor geliyor üstelik bana. Üstelik bir sene sonunda, yıllardır beraber okuduğum herkese aynı şey olacak. Korkuyorum haklı olarak. "Ah ne güzeldi o günler" cümlesinde donup kalmaktan korkuyorum. MFÖ'nün dediği gibi "Kaç kişiydik o zaman bak, kaç kişi kaldı şimdi" demek istemiyorum.

Günler yavaştan rutine kavuşuyor. Hergün dersaneye gidip geliyorum. En azından o çok sevdiğim semtin havasını solumak güzel. Eve dönmeden önce yarım saatliğine sahafları dolaşabiliyorum örneğin. Denize bakabiliyorum. Bunlar çok değerli aslında. Bir zorluğu güzelleştirmenin nadir bulunan yolları. Belki havalar soğuyunca ve günler daha hızlı koşmaya başlayınca bu da gider elimden. Sonbaharın gelmesini hâlâ istemiyorum. Yağmurlu havalarda mutlu olamıyorum ki ben yine. Kahve makinemiz varmış, yeni öğrendim. Onu kuracağım, belki onun kokusu biraz mutlu etmeye yarar zor günler geldiğinde.

Yine de erken uyanıp uzun süredir bekleyen işleri tamamladığım sabahları seviyorum. Otobüste kitap okumayı seviyorum. Bu aralar İskender'i okuyorum, Elif Şafak'ın en iyi kitabı değil kesinlikle, ama yine de okunuyor. Sevmişimdir Elif Şafak'ın çok karakterli olay örgülerini.

Bir de bugünlere Vega'nın şarkıları çok iyi gidiyor. Galiba blogun şarkıları bir süre Vega'nın solistinin berrak sesinden olacak. Mesela şimdi içimden geçen, Bu Sabahların Bir Anlamı Olmalı.

Aklımda da şu dönüyor iki sabahtır:

"Ey kim varsa orda o tek olanın adına çekin kürekleri."

Turgut Uyar

13 Ağustos 2011 Cumartesi

"Sokaklar bile sokaklara kesişir, gölgeler ki güneşe bağlı."

Tumblr_lpvo97chxu1qe83vko1_500_large
Tutunamayanlar'ı bitirdim. İster istemez, cümlelerimin sonuna Olric ekliyorum. Ama içimden, siz duymuyorsunuz. Yeterince altını çizemedim Tutunamayanlar'ın, çünkü o işe girişirsen, 722 sayfanın da altını çizmen gerekir.

"Resmi bitirdiği zaman sağ alt köşesine özenerek adını ve tarihini yazar ve SSZYR yani 'seni sevdiğim zaman yaptığım resimlerden' anlamına gelen işareti koymayı asla unutmazdı."

Ne güzel bazı adamların cümleleri. Oğuz Atay'ı tanımak isterdim. Şimdi Dorian Gray'in Portresi var önümde, bitmeye yakın. Romanlardaki isimler ne güzel oluyor. Zaten her şey romanlarda daha güzel oluyor. İnsanlar daha güzel, ruhlar daha ince romanlarda. Belki biz de öyleyiz, ama gizliyoruz, zayıf görünme korkusuyla. İncelikli olmanın zayıflık olduğunu zannedenler ne çok şey yitiriyorlar. Bir gün bir çocuğum olursa, ismini mutlaka bir kitaptan seçeceğim.

Yeni bir dönemece giriyoruz. Zor bir sene, insan ruhuna aykırı bir sene. Ama bundan sonraki yıllar daha güzel olsun diye, bu yıl biraz bedel ödeyeceğiz hayata. Hayata değil belki yalnızca sisteme. Eldeki bu, yapacak bir şey yok. Blog duracak elbette, blog hep var. Belki çok sık güncellenmez, ama ben buradayım, Franz'a yazıyorum çok da güzel olmayan yazımla. Oradan aktarırım size. Şöyle not düşmüşüm El yazım karmaşık, ama ben seviyorum. İnsanların da karmaşık olanlarını seviyorum zaten. Düz olan her şey tükenmeye mahkum.

Yağmurlu bir İstiklal'de yürüdüm, güneşli bir Kadıköy'ü adımladım. İnziva bitti, hayata ve insanlara karıştım. Bıraktım sepya rengi yaşamayı. Özlemişim bunu.

Güneşli bahçeler var önümüzde, yağmurlu bir sonbahar var, uzun bir kış var, sonra yine bahar var. Vapurlar var sevmek için, kalabalıkta kendinle kalmak için metrolar. Kargaşayı usulca bastıran renkli kulaklıklar var. Kitaplar var, öğrenmek için, anlamak için. Doldurmak için defterler var. Dört gözle beklenen mektuplar var. Ajandalar var, sayfa sayfa tüketelim diye. Güzel yemekler var dostlarla yemek için. Zorluklar da var. Kahkahalar kadar gözyaşları da var. Sorumluluklar var üstlenilen. Göğüslenen acılar var. Yine de umut var. Anlamlı bakan gözler var. Her sabah, aynada daha da büyümüş biri var. Şu göğün altında nefes alıyoruz, öyleyse hayat var.

Dedim ki Franz'a: Seneler geçiyor. İçimden, benim suretimde, başka ruh hallerinde insanlar geçiyor bir de. Oynarken seyredebildiğin tek film hayat.

Bu şarkı gibi içim, masmavi. "Bütün vapurları kaçıranlar gibi gel, hiç üzülme." Ayrıca ben ve Olric hâla burada, burada ve buradayız.

Ah bir de şu iki dizenin tadı, bambaşka:

"Hiçbir şeyim yok akıp giden sokaktan başka
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni."

Cemal Süreya

9 Ağustos 2011 Salı

Akşamüstü vapuru kadar ferah.

Tumblr_lpmwocnlft1qf1cv0o1_500_large
Görülmemiş bir açlıkla okuyorum. Kitapları büyük bir şefkatle seçip teker teker okuduğum zamanlar gibi değil. Bu sefer saldırıyorum kitaplara. Hani yırtarcasına, sayfaları yutarcasına. Tek bir kitap yetmiyor. Başka başka kitaplara el atıyorum. Hayatımda ilk defa 5 kitabı aynı anda okuyorum. Bazen bir tanesine devam etmeye başım gelmiyor. Biliyorum, iki gün sonra, ya da o akşamüstü, tekrar onu okuma saatim gelecek. Ama o zamana kadar yalnız beklemek anlamsız. Öyleyse kendimi uyacak başka bir kitapla doldururum bekleme süresini.

Birkaç haftadır sözünü ettiğim sakin saltanatımın son günleri. Cumartesi sabahı sıkı bir darbe yiyecek bu saltanat, Pazartesi sabahı ise kralını sürgüne gönderecek, uzun süre dönmemek üzere. "Üç-Büyük-İmtihan-ve-Onları-Bir-Sene-Boyunca-Taklit-Edecek-Yüzlercesi"ne yine başlıyoruz. Başaramamak değil, başarmak için gerekli olan ilgiyi toplayamamak konusunda endişelerim var. Dört senedir bambaşka, güzel ama gerçekten uzak bir fanus/evrende yaşadım. Şimdi her şeyi bir kenara bırakıp sınav gerçeğini kabullenmek zor geliyor. Şunun şurasında bir hafta sonra o acayip yarışa girişmek gerektiğini kavramak güç.

İşte ben de, benden (ç)alınacak bir senenin intikamını alırcasına, ya da depolama yaparcasına okuyorum galiba. Sanki Cumartesi sabahı vektörler ve modüler aritmetik değil de, edebiyat bilgisi sorulacakmışçasına okuyorum. Oturup iki konu tekrar etmek varken, dersane öncesi hedefimi Tutunamayanlar'ı bitirmek olarak belirledim. Yarıladım da. Çok doğru bir vakitte okuyorum bunu, ne erken olmalıydı ne de daha geç. Bitireceğim de. Bitiririm çünkü, biliyorsunuz. Karar verince mutlaka yapıyorum. Herhalde iyi bir şey bu.

"Beni durdurmazsanız pişman olursunuz. Bana bir yerde dur demek gerekir." Süleyman Kargı başını salladı. "Selim'i de durdurmazdım." Gülümsedi. "Sizleri durdurmak mümkün değildir. İçinizden devam edersiniz sonra."

Hakan Günday okumak istiyorum. Barış Bıçakçı okumak istiyorum. Moda'daki sahafları talan edeyim. Viyana'dan aldığım "Der Kuss" desenli çantamda her seferinde başka bir güzel kitap olsun. Çantamı görseniz kıskanırsınız, öyle güzel ki. Kitabımı, kalemim, kulaklıklarımı ve kendimi yüklenip hergün Kadıköy'e gidip geleyim. Az konuşalım, öz anlayalım. Şiir gibi olsun sözlerimiz. Hava serinlesin, ama yaz bitmesin.


Mutluyum hakikaten, satır aralarında ve sayfa köşelerinde. Ama öyle ince ve derinden bir mutluluk ki, duymak için dinlemen şart. Çok sevilen bir insanla vedalaştıktan sonra, serin bir akşamda, ışıklı bir caddede yalnız başına yürürken varlığını bir defa daha anımsatan cinsten bir mutluluk.

Goodreads kullanalım. Ali Lidar'ı sevelim. Bu şarkıyı da öyle. Sevelim işte. Ne güzeldir sevmek.

Büyüdük, fark ettin mi?

6 Ağustos 2011 Cumartesi

"Bende inanmak noksanmış."

Tumblr_lp9t1cdglj1qmbpcvo1_500_large
"Şimdiye kadar tesadüf ettiğim insanlardan bir tanesi benim üzerimde belki en büyük tesiri yapmıştır. Aradan aylar geçtiği halde bir türlü bu tesirden kurtulamadım. Ne zaman kendimle baş başa kalsam, Raif efendinin saf yüzü, biraz dünyadan uzak, buna rağmen bir insana tesadüf ettikleri zaman tebessüm etmek isteyen bakışları gözlerimin önünde canlanıyor. Halbuki o hiç de fevkalade bir adam değildi. Hatta pek alelade, hiçbir hususiyeti olmayan, her gün etrafımızda yüzlercesini görüp de bakmadan geçtiğimiz insanlardan biriydi. Hayatının bildiğimiz ve bilmediğimiz taraflarında insana merak verecek bir cihet olmadığı muhakkaktı.

Böyle kimseleri gördüğümüz zaman çok kere kendi kendimize sorarız: "Acaba bunlar neden yaşıyorlar? Yaşamakta ne buluyorlar? Hangi mantık, hangi hikmet bunların yeryüzünde dolaşıp nefes almalarını emrediyor?" Fakat bunu düşünürken yalnız o adamların dışlarına bakarız: onların da birer kafaların, bunun içinde, isteseler de istemeseler de işlemeye mahkûm birer dimağları bulunduğunu, bunun neticesi olarak kendilerine göre bir iç âlemleri olacağını hiç aklımıza getirmeyiz.

Bu âlemin tezahürlerini dışarı vermediklerine bakıp onların manen yaşamadıklarına hükmedecek yerde, en basit bir beşer tecessüsü ile, bu meçhul âlemi merak etsek, belki hiç ummadığımız şeyler görmemiz, beklemediğimiz zenginliklerle karşılaşmamız mümkün olur. Fakat insanlar nedense daha ziyade ne bulacaklarını tahmin ettikleri şeyleri araştırmayı tercih ediyorlar. Dibinde bir ejderhanın yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek bir kahraman bulmak, muhakkak ki, dibinde ne olduğu hiç bilinmeyen bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır. Benim de Raif efendiyi daha yakından tanımam sadece bir tesadüf eseridir."

Sabahattin Ali - Kürk Mantolu Madonna

Sanıyorum ki Türk edebiyatına bundan daha güzel bir kitap gelmesi mümkün değil.

Günler akıyor. Garip şeyler oluyor. Etrafımda kötülüklere hiç layık olmayan insanlar hiç hak etmedikleri acılara mahkûm oluyor. Bazı şeyleri yalnız seyretmekle yükümlüyüz, elden hiçbir şey gelmiyor. İnsan, her geçen gün daha kayıtsız bir seyirciye dönüşüyor. Her türlü gürültü beni rahatsız ediyor. Dünyevi dertler bazen çok gülünç görünüyor. Bir tek Sabahattın Ali'nin insanı hatasızca inceleyen ve işleyen kalemi iyi geliyor. Köşede Goriot Baba, Faust ve Tutunamayanlar beni bekliyor. Belki de ben onlardan bir şey bekliyorumdur.

Kitaplardan zaten her zaman çok fazla şey bekliyorum. Okuyup bitirdiğimde dünya düzelmiş olsun istiyorum. Bu defa kendim için değil, bu sefer gerçekten başkaları için. Sabah kötü bir mesaj alınca, tekrar uyuyorum, uyanınca kötü bir rüyaya dönüşmüş olsun diye. Dönüşmüyor. Kâbus gören ben değilim, ama çok yakınlarının kâbusları da insanın içine batıyor. Silkeleyip uyandırmak istiyorum insanları, ama başaramıyorum, çünkü hayat denen rüyadan uyanmak imkansız. "Dünya bir masaldır" evet, ama inişi çıkışı var, kimi zaman öyle sert iniyor ki, yalnız dibi görüyorsun. Elimden gelen tek şey, dibe gidenlerin bakışlarını yukarı çevirmeye uğraşmak, hâlâ bir gökyüzü olduğunu hatırlatmaya çalışmak. Çünkü güneşli de olsa, kar da yağsa, bize her seferinde yeni bir şeyler getiren gökyüzü daima mevcut. Ve biz onun getirdiklerine, iyi ya da kötü, her daim mahkûmuz.

Bu şarkı kadar güzel ve zor kimi şeyler.

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Denge.

Tumblr_l3ftm0rrby1qc1z3mo1_500_large
"Sen adam olurken ben bozuluyorum."
"Tahterevalli."
"Aynı hizada buluşsak? Çünkü ancak o zaman ikimizin de ayakları yerden kesilmiş olur."

İşte kim ne derse desin, şiirler ve filmler de hayattan alınır aslında. Ve bazı diyaloglarımız not alınacak kadar güzeldir. Ve ben hep not alırım.

Ben bugün erken uyandım. Bisiklete binmeyi unuttuğumu fark edip her yere iki tekerlek üzerinde gidebileceğim bir şehirde yaşamayı diledim. Hiç duymadığım bir Teoman şarkısı öğrendim. Bir gün daha geçti hayattan.

2 Ağustos 2011 Salı

Apres moi, le deluge.

Art-beautiful-color-flowers-girl-light-favim.com-96045_large
Güzel uyanıyorum. Bazen perdeleri gizlice aralık bırakıyorum uyumadan önce. Güneş fırsatını bulduğu her aralıktan içeri süzülüyor, yüzüme vuruyor. İşte öyle uyanmak daha güzel. Uyanınca can sıkıcı gerçeklerin değil yalnız güneşin yüzüme vurduğu bir dünya. Bir uçuk yeşil, tülden, ufak dünya, süresi belli, yalnız bana ait ama ömürlü, bu yüzden korumak kollamak için delicesine çırpındığım, kimseyi sokmak istemediğim. Benim küçük sihirli yaz dünyam. Yazın geç gelen değerli huzuru.

Hafif bir kahvaltı, zaten bu mevsimde yediğim her şey hafif. Sonra mutfak masasında huzurlu saatler. İnsan bir tahta masayı da böyle içten sevebilirmiş meğer, bahşettiği duygular için minnet duyabilirmiş. Kitaplarla saatler, aynı anda açlıkla ve hevesle devrilen sayfalar. Beraber okunan Elif Şafak, Oscar Wilde ve Kenzaburo Oe. Henüz tamamlayamadığım upuzun bir kitap listem var, derhal bitirmem gereken. Ama bu sefer başka. Koştura koştura okunan zoraki kitaplar değil, yavaşça, sakince, neredeyse bilgece bir çabayla.

Bu sefer başka, gerçekten. Daha iyi demiyorum, ama başka. Aynada gördüğüm o kız başka, satırlar başka, eller başka, duvarlar başka, melodiler başka. Yalnız gözler aynı. İyice bir düşün, biliyor musun rengini? Biliyor musun renklerimi, ezberledin mi beni? Aklındaki beni bırak, mevcut beni öğren artık, eğer birini öğrenmek diye bir şey mümkünse.

Parmaklarım takip ediyor kelimeleri, ben engel oluyorum. Bazı şeyler yalnız Franz'a kalmalı, hatta kimileri onun diline bile düşmemeli. Bazı satırlar geceyle beraber yok olmalı. Artık bazı dizelerin altı çizilmemeli. Satırları seviyorum, ama öğrendim, onlarla bir yere varamıyorum. İçki gibi bir şey bu yazmak, kendi derdinde yolunu kaybettiren, aynı anda o derdi unutturan, yokluğunda aratan, alışkanlık yapan. Öyleyse ben o kadehten artık korkuyorum. En aklı selim olmam gereken zamanda beni ele geçirmesinden ölesiye korkuyorum yazılan ve söylenen kelimelerin. İşte tam da bu yüzden her şeyden elimi ayağımı çekiyorum. Lüzumsuz iletişim kaynaklarını teker teker kapatıyorum, bozulan telefonumu tamir ettirmeyi sürekli erteliyorum. Elim varsa blogu da kapatırım da, işte o işlenebilecek en büyük günah gibi geliyor, o yüzden yalnız onu kapatmayacağımı biliyorum.

Bu tülden dünyadan yalnız akşamüstleri çıkıyorum. Hani gündüzün akşama kavuştuğu o saatlerde. İki sevgilinin yeni yeni birbirine alışması, hiçbir hatayı görmeyişi, yalnızca sevmeye kaptırışı kadar güzel saatler. Hani onların mutluluğunun etrafa yaydığı hafif esinti, saçtığı ışık ve rahatlatıcı serinlik indiğinde çıkıyorum dışarıya. Bazen yalnız pencereye. Böyle saatler için yaratılmış şeftali çayı var genelde fincanımda. Eğer dışarıdaysam, rahat, uçuşan kıyafetler, sade sandaletler var. Kalabalık yerlere gidince gördüğüm telaş bana biraz anlamsız geliyor bugünlerde. Zaten çoğu şey öyle. Gördüklerim, tanıdık ya da tanımadık, yalnızca dudağımda ufak bir kıvrılmaya sebep oluyor artık. Bazen hafifçe memnun, bazen yalnızca alaycı bir kıvrılma bu. Her şekilde büyük duygular yok, sakin duygular var bende.

Yine de o gördüğüm telaşa biraz minnettarım, biraz içimi rahatlatıyor. Çünkü yaşadığım dünyanın sonsuza dek sürmeyeceğini biliyorum, bu bittiğinde kollarına dönecek bir yer olduğunu bilmek her şeye rağmen güzel. İstanbul'un telaşı bana biraz ana kucağı.

Eve dönünce, gece inince, güzel filmler seyrediyorum. Uzun aylardan sonra, hatta geçen yazdan beri ilk defa ilgim dağılmadan film seyredebilir oldum. Aklım dağınıkken filmlere odaklanmakta güçlük çekerim çünkü. Av Mevsimi'ni izledim, ilginç bir Sırp yapımı olan Satılık Gözyaşları'nı, Vicky Cristina Barcelona'yı, Marilyn'in güzelliğine hayran bıraktıran Bazıları Sıcak Sever'i. Eğer rastlarsam Shameless'i seyrediyorum, hatta ailece izliyoruz, gece gece güzel güldürüyor insanı.

İzleme seansı bittiğinde, dinleme vakti geliyor. Şairleri, şarkıların dilinden anlayanları, eninde sonunda da kendimi dinliyorum. Franz'a ve şiirlere dönüyorum. Gece okunan şiirler, karanlıkta çalan şarkılar özetliyor her şeyi.

Her şey çok çok iyi de, işte o günlerin sonunu bağlamak zor benim için. Yazıların sonunu bağlamak güç. Hiçbir şeyin sonuna nokta koyamıyorum kendimden emin bir vaziyette. Bu yazı burada bitsin diyemiyorum. Çünkü inişlerin çıkışları nettir, büyük cümleler ünlemlerle biter. Ama düz bir çizginin sonu belirsizdir, uzar gider. Sakin bir cümlenin noktası siliktir. Benim hayatım bu aralar sakin, ama üç noktalı; her şey pudra rengi, ama belirsiz. Belki bir fırtına öncesi sessizlik bu. Bilemiyorum. Korkmuyorum. Daha hazırım her şeye, öte yandan hiçbir şey bilmiyorum. Hiçbir şey tatmamışlığın masumiyeti ile görmüş geçirmişliğin kendinden emin hali arasındaki o rahatsız edici çizgideyim aslında.

Sonunu getiremediğimde bazı şeylerin, bazen Regina Spektor'a sığınıyorum, "Apres moi le deluge, after me comes the flood" diyor: "Benden sonra gelir sel." Olmazsa sert bir dönüşle Ahmet Kaya'ya geçiyorum "Ellerimi tutmadın ya, yatamam geceleri" diyor. Sonra Sezen dinliyorum biraz, "O sahil, o ev, o ada, o kırlangıç da mı küs bana?" diye mırıldanıyor. Orada bile kararsız gibiyim, sağdan soldan çalıyorum, kendime katıyorum.

Şiirler yazıyorum, bak işte bir tek onların sonu belli, ama paylaşamıyorum, çünkü biriktiriyorum, bir şey için saklıyorum, bir yer ve zaman için. Cümlelerime güzel sonlar bulamadığımda bir Attila İlhan armağan ediyorum -yalnızca yeni başladığımız ayın ismini taşıdığından seçildi bu sefer- üstada sığınıp okurlarımdan belki de sakince ve sadece anlamalarını bekliyorum.

Ağustos Çıkmazı

Beni koyup gitme n'olursun
Durduğun yerde dur
Kendini martılarla bir tutma
Senin kanatların yok
Düşersin yorulursun
Beni koyup gitme n'olursun

Bir deniz kıyısında otur
Gemiler sensiz gitsin bırak
Herkes gibi yaşasana sen
İşine gücüne baksana
Evlenirsin çocuğun olur
Beni koyup gitme n'olursun.

Attila İlhan

31 Temmuz 2011 Pazar

Detoks.

Tumblr_ljsfvrji8n1qcxieko1_500_large
Temmuz bitiyor. Kararlar var.
Bozulan telefondan istifade etmek, bir büyük detoksa girmek.
Eldeki kitapları bitirmek, Franz'a ve kaleme daha çok yatırım yapmak.
Daha erken uyanmak, daha çok yol almak.
Gereksiz işlerle vakit harcamamak.
Biraz uzaklaşmak herkesten ve her şeyden.
Biraz kendime kalmak, biraz kendimle kalmak.
Sonunda daha güzele dönmek için, şimdi yavaş yavaş uzaklaşmak.
Biraz özlem, orta karar bir fedakarlık, bolca şu şarkı.

28 Temmuz 2011 Perşembe

Herkes kendi cennetini kendi başına yaratır.

Birkaç gündür yaz tembelliği iyice çöktü. Günler camı ardına kadar açarak, sadece meyveyle beslenerek, sıcağa rağmen kahve içerek geçiyor.

Hava birkaç derece daha serin olsa, sonsuza kadar yaz olabilir bence. Böylece ben sonsuza kadar evimde oturabilirim. Bak belki arada bir Taksim'e giderim akşamüstü, o kadar.

Ciddi ciddiyetsiz her şeyi okuyorum. Küçük mutlu şarkılar dinliyorum genelde. Üst üste Sugar Town dinlediğinizde gerçekten her şeyin mutlu olduğuna inanıyorsunuz. Bu arada Zooey Deschanel hâlâ dünyanın en özenilesi kadını.

Kısacası önümdeki korkunç sene başlamadan, kendi küçük imparatorluğumu kurdum, yaşıyorum. Rory beni güldürüyor, ben de S.'yi. Bilinçaltımla barıştık, beni yine suratımda aptal bir sırıtışla uyandıracak kadar saçma ve komik rüyalar hazırlıyor. Saat gece yarısını geçtiğinde How I Met Your Mother'ın eski bölümleri yayınlanıyor, bir yandan Arriba'yla laflıyoruz. B ve Y ile lüzumsuzca mesajlaşıyoruz. Babamla telefonları takas ettik, yeni olmayan bir yeni telefonum var. Der ki Janis Joplin, "Yaz vakti, yaşamak kolay." Summertime and living is easy.

Bu aralar anlatacak tek şey kendim ve evim olduğundan, bari bir iki fotoğraf paylaşmak istedi canım.

Yaz başında sözünü ettiğim şöyle bir "Beyaz Raf" var.

Biraz yakınlaştırırsak "Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu / Birinciliği beyaza verdiler" diyen bir Asaf var. Bir de yazısı çok güzel olmayan bir ben var.

Biraz parlamış olsa da, B'nin bana aldığı müthiş doğum günü hediyesi var. Bu poster. Of bu poster. Ah bu poster. The Beatles işte of!

Beyaz Raf'ın bir altında da "Siyah Raf"ı görüyoruz. Ayrıca birkaç sene evvel çekilişten kazandığım Polaroid makinam ve Rusya'dan aldığım porselen balerin de bu rafta ikamet ediyorlar.

Makinanın bir türlü net çekmediği Zeynepcem. Burada hem bulanık hem mendebur gözükmüş, ama aslında tatlıdır. Güzel bir fotoğrafını paylaşırım umarım bir gün. Zeynepcem beni hiç bırakmasın.

 Kitaplığın en tepesinde duran, burada pek anlaşılmasa da hayli büyük ve tıklım tıklım dolu olan meşhur anı kutusu.

Odanın diğer tarafına geçtik. Aslen radyatör olmakla beraber çok amaçlı kullanılan bir köşe burası. Okuduğum/sırada bekleyen/okunması gereken bir ton kitap. Değişik yerlerden toplanmış magnetler. Amsterdam, Belçika, St. Petersburg, Prag. Bir iki fotoğraf, yaz okulundan, kitap kulübümüzden, çok eski bir doğum gününden. "Yazarlar yalancıdır / Writers are liars" diyen, okulun edebiyat dergisinden koparılmış ilk sayfa. Ve yattığım yerden okunabilecek mesafede bir adet "İyi geceler sayın dinleyen, tabii eğer böyle bir şey mümkünse" yazısı. Çok net olmasa da, sağ tarafta zinciri görünen, kenarda sallanan bir adet zaman döndürücü var.

Her yerin kitap olduğunu ve başucu kitaplarımın gerçekten başucumda durduğunu söylemiştim. Özdemir Asafları ve benim şiir/öykü defterlerimi görüyoruz. Bunun altında bir raf daha mevcut görünmeyen, orada bir numaralı başucu kitabım Harry Potter serisi yaşamakta. İskender'in altında duran meşhur kızıl Moleskine Franz. Kahve fincanım eksik olmaz. Arkadaki siyah ve çoktan unutulmuş nesne, bir zamanlar çok severek çaldığım/çalmaya başladığım gitar. 

Sonra şöyle bir şey var. Beş yaşımdan beri kedileri sevdiğimi söylemiştim.

Kitaplarım var ama en nihayetinde 18 yaşında bir kızın odasını gezmektesiniz. Nedense fotoğraflarda berbat çıkan, ama aslında "oldukça cici" bir aynalı şifonyer var. Böyle süslü parfümler var. Ojeler var. Daha neler var ama bu sevimliliği kaldıramadı makinam. Kıskanç makinam.

Sepya yapınca daha düzenli gözüken, aslen rengârenk olan bir dolap da mevcut. Yaz diye çiçekli elbise nüfusunda patlama yaşandı.

Sona sakladığım, bulanık çıksa da çok çok sevdiğim pek fantastik bir elektrik düğmem var. Övünmekten çekinmediğim bir yaratıcılığım var evet.

İşte böyle bir odam var. Böyle bir hayatım var bu aralar. Kayısı tonunda. Geç gelmiş ve hızla tükenen huzur rengi günler var.

Sıkıldığım günler için şöyle bir şey var. Aklımda Zooey'den Sugar Town var. Ya da bu var. Biraz dinlendikten sonra tekrar hayata katılmak isteyen bir de genç ve enerjik yanım var, ki o da aşağıdaki şarkıda anlatılmış. Şarkıdaki gibi beni dışarı çıkarsana, hayatı görelim. Bir de birbirimizi.

"Take me out tonight
Because I want to see people
I want to see life"