23 Ocak 2013 Çarşamba

Kül ve kin.

-şahit olmakla bu gece yetinemediğim, içimde tutamadığım bir ufak isyan, biraz serzeniş.-

Bir yangın bir ülkeye ancak bu kadar çok şey anlatabilirdi.

Bir üniversite binası yanarken, aklımıza kasıt aramak geliyorsa gayet tabii o ülkenin her vatandaşı paranoyak değildir. O ülkenin işleyişinde korkunç topallamalar vardır.

Hocalar kül olmuş, eşi bulunmayacak kitaplardan bahsederken, yönetimler kanallarda hayli rahat açıklamalar yapabiliyorsa, temelde bir zihniyet yanlışlığı mevcuttur.

Beyaz Türklerin kalelerinin düşmesinden dem vuranlar bir yana, meseleyi futbol takımlarıyla ilişkilendirenler öbür yana, bir ülkenin üniversite binası cayır cayır yanarken bunlar dillendiriliyorsa, içimizde katran karası bir kin var.

Bu kini oluşturan şahıslar ve süreçler, uçurumlardan aşağı, gerisingeri yuvarlıyor bir ülkeyi.

Ülkenin üniversitesinden, kütüphanesinden, tarihi hazinesinden bahsederken bile, hatta artık bilhassa bunlardan bahsederken, yan yana durmakta güçlük çekiyoruz.

GSÜ yangını, devasa bir kederin yanısıra, detaylı bir portredir bizlere. Öfkelenmeye ve korkmaya ne kadar açık olduğumuzun kanıtıdır. Bilimin, kültürün, manevi hazinelerimizin yanıbaşında onları ezmeye hazır rant kavgalarının, ezici ideoloji kavgalarının bulunduğunun resmidir. Belki öylesine bir yangın, ama bir nefeste bir siz-biz meselesi olduysa bu, hepimizin ayıbıdır.

Kitaplar küle dönerken, bir tarihi eser yanarken, nasıl söndürmekten ötesi geçiyor akıllarımızdan? Nasıl birileri oh çekiyor, nasıl korkuyoruz bir üniversite binasının ticarete kurban gitmesinden, nasıl tarihi bir eserin kasıtlı yakılabilmesi aklımıza gelir? Biz ne zaman bu olduk, neden olduk? Nasıl geri döneceğiz? Küllerin arasında bize bu sorular da kalmalı.

Bugün okulunun yanmasına şahit olmuş tüm GSÜ öğrencilerine geçmiş olsun dileklerimi iletirim. Bir okul yandı, ülkenin kültürel ve tarihi bir değeri alev aldı, dünya için bile önemli olan kimi metinler küle döndü. Bu herkesin kaybıdır.

Bir üniversite öğrencisi, bir Türk vatandaşı, ayrıca ekol mensubu olmanın hissini bilen birisi olarak Galatasaray camiasına hem derin üzüntülerimi, hem de daimi desteklerimi bildiririm. Dilerim eskisi gibi olamayacaksa da yarayı olabildiğince sarmak mümkün olur ve bina üniversitenin güzel bir parçası olmaya devam eder.

Düşünceyle.

22 Ocak 2013 Salı

En çok aşık olduğumda inanıyorum yazar olabileceğime. Mürekkep lekesiyle baştan yazıyorum nice adamları. Ellerinden tutup güzele yatırıyorum. Gözlerine şiir ışıltılar ekliyorum. Sesleri kulağımda vaktin en güzel şarkısı.

Nasıl seviyorum kumaşa nakşeder gibi. Üzerimde ipek elbisedir sevmek, sarar sarmalar, uçuşur, bilirim güzelleştirir.

20 Ocak 2013 Pazar

Bugün böyle idi.


Kazak: Okul anısı
Etek: Elde dikim, göz nuru emeğim
Bere: Güzel 19 yaş hediyesi, kış neşesi
Eldiven: Annenin 20 yıllık hazinesi
Takılar: Kadıköy, çok az lira
İstikamet: Jehan Barbur, keyifli hayat

"Ayrı düşmüşüz yan yana."
Çünkü yattığım yerden yıldızlar görünüyordu ve yıllardır esas özlediğim buydu.

Üstelik içimizde gece mavisi kıpırtılar.

15 Ocak 2013 Salı

Duyduğum en güzel cümlelerden biri "Seni sevdiğimdendir gelirim ben bu yere."

Birsen Tezer dinleyelim.

3 Ocak 2013 Perşembe

bethphotosblog:

All Good Things
New York, NY
Instagram photo: @bethanyolson
İnsan kendine nasıl da ufak krallıklar kuruyor. En güçlü harç insan, her şeyi ayakta tutuyor.

Aydınlık pencereme ve yaşayan duvarıma kavuşmak üzereyim.

2013 şimdilik yoğun, beklenmedik ve umutlu. Hayat gibi.

1 Ocak 2013 Salı

Ev-leda.

Bu evdeki son gecemi de mutfak masasında önümde bir kitapla ve gece nedir bilmeden geçiriyor olmam tesadüf değil tabii ki. Evin ruhuna uygun.

Kendimi bildim bileli evimi sırtımda taşımaya alışmış, alıştırılmış birine taşınmalar fazla dokunmuyor. İnsanlar duvarların dokusuna uyacak kadar uzun yaşıyor bir yerlerde. Bizse eşyayla ünsiyet kurmayı öğrendik. Belki de bu yüzden kişi olup ruh edinmiş bunca eşyamız var. Duvara değil sakladıklarına sahip olmaktan. Yolculuklar arttıkça bavullar küçülmüyor esasen, demirbaşların tahtı sağlamlaşıyor.

Üç buçuk seneye taht olmuş bu ev ise bana çağ açıp çağ kapatmaları anımsatıyor. Bir önceki ev benim için çocukluğun son yıllarıydı, kendimle olan yollarımın ilk adımlarıydı. Ferah camlarıyla dışarı baktırırdı her daim. İleri bakma durağı gibiydi.

Burası ise ufak odaları, sıcak rengi ile kendine dönüş yuvası oldu hep. İçe dönerek dışa bakmayı öğrendiğim yıllar geçti burada. Hayata dair süzgeçler burada oluştu benim için. Sokakta edinilenler binlerce iç hesaplaşmadan geçip bir şeyler anlattı. Yüzlerce cesur kelimeye, genellemeye döküldü önce, bazen üstü karalandı, yumuşamış tavırlara döndü. Cesur hamleler, ufak pişmanlıklar, hergün değişen kararlar buradaydı. Duvarlarda aşk heyecanının da acısının da kokusu, koridorlarda eski ve yeni onlarca arkadaşlığın izleri kaldı. Tekrar tekrar hayat değiştiren onca kitap burada okundu, Oğuz Atay'dan Sartre'a, Barış Bıçakçı'dan Marquez'e nice yazar burada hayatıma girdi. Burada başladım adamakıllı yazmaya. Çiçek Dürbünü'nü burada başlattım. Kariyer kararlarımı bu duvarlar arasında verdim, ufak özgeçmişime yazabileceğim ne varsa bu kapıdan girip çıkarken gerçekleştirdim. Üniversiteye tam bu mutfak masasından geçiş yaptım. En güzel seyahatlerimin bavullarını burada derledim.

Ve şimdi, yirmilerime başladığım ilk günlerde kapatıyorum bu dairenin çağını. Hayat acemiliklerinin atıldığı, duygumun düşüncemin yoğrulduğu yuvam. Belki de sırf güzel aydınlanmıyor diye beni gecelere alıştıran ufak ev. Bir sevgili dizesiymişçesine dilimden düşürmediğim "Ev ona yakıştı" senindi işte, ötesi var mı?

Toplanmış kutularda üç buçuk senenin her rengi, yetişkinliğe geçişin her tınısı, bir de duvarların ruhu var.

İstikamet ferah pencereli, aydınlığına masamı, yüreğimi ve hayallerimi koyabileceğim bir yeni kale. Yeni on yılın umutlarının rengi. Vakit tamam.

Kal öyleyse güzellikle sevgili ev.