29 Ağustos 2010 Pazar

Aşk hakkında hiç bu kadar açık ve net olmamıştım.

Aslında hepimiz aşk konusunda acınacak haldeyiz.
Kafamızda gerçek olamayacak kadar mükemmel resimler çizmişiz.
Etrafımıza bakıyoruz, herkesi o resimle karşılaştırıyoruz, kimseyi beğenmiyoruz.
Arada beğendiğimiz bir iki kişi çıkıyor, onları her şeyiyle sevmektense hırçınca kendi istediğimiz yöne doğru çekiştiriyoruz, o gerçek olamayacak resme uydurmaya çalışıyoruz
Karşımızdakine üzerine uymayacak bir elbise giydirmeye çalışıyoruz, o elbiseyle güzel görünmedi diye onu suçluyoruz, kızıyoruz, terk ediyoruz, ya da aynı sebeplerle terk ediliyoruz.
İşin kötüsü, o elbiselere biz de giremiyoruz.

Defilelerde 34 bedenler elbiselerin gösterilmesi gibi bir şey bu.
34 bedenin ne doğal, ne de güzel olmadığını hepimiz adımız gibi biliyoruz.
Ama bir yandan hepimiz o bedene düşmeye uğraşıyor, kendi fazlalıklarımızdan kurtulamamışken karşımızdakini şişmanlıkla suçluyoruz.

Aşkta 34 beden diye bir şey yok ve olmayacak.
Hiçbirimiz yakışıklı, zeki, zengin, sadık, mutfakta İtalyan yemekleri pişiren, çok okuyan, çocuklarını parka götüren, eve her gece çiçeklerle gelen, her istediğimizi onaylayan adamlarla evlenmeyeceğiz. Bu özelliklerin belki biri, belki birkaçı evet, ama asla hepsi bir arada olmayacak.
Ya da hiçbir erkek 90-60-90, seksi, namuslu, aklı çalışan, çocuklarının anası, toplumda statü sahibi, yeri geldiğinde susmasını bilen, her işe yetişen, her daim bakımlı bir kadın bulamayacak.

Çünkü böyle insanlar yok.
İhtiyaç da yok.

O yüzden Mezunlar Günü'nde kolunuza takıp herkese hava atacağınız bir eş/sevgili aramaktan vazgeçin.
Aynaya bakın, aramızda ne Brad Pitt var, ne de Angelina Jolie.

İnsanları hem güzellikleriyle hem de kusurlarıyla, hem uzun saçlarıyla hem de hafifçe yamuk dişleriyle, hem doğru sözleriyle hem de çokbilmişlikleriyle, hem aşırıya kaçmalarıyla hem de çekingenlikleriyle sevin.

Yoksa şu 6 milyarlık dünyada hepimiz fiziken olmasa da ruhen yalnız öleceğiz.

26 Ağustos 2010 Perşembe

Yollar, yollar.

Şehirdeki en kısa yolculuğu bile güzelleştirmek mümkün.
Çünkü ben evden gidişlerimde She Is Leaving Home
Eve dönüşlerimde Two of Us dinlerim.

Bir de insanlar üniversiteye giderken çok pahalı arabalar isterler ya, ben hiç heves etmem onlara.
Ama illa ki olucaksa, şöyle en şirinden bir Vosvos olsun.

Kulağımda kulaklık, elimde kahve varken yürüyemeyeceğim yol yok benim.
Kaleidoscope eyes derken böyle bir şeyleri kast ediyodum işte.

"You and me Sunday driving
Not arriving
On our way back home
We're on our way home
We're on our way home
We're going home"

Two of Us - The Beatles

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Yine Coğrafya.

Gelenek bozulmadı.

Bir Coğrafya öğretmeni daha derse fiziki harita renklerinde giyinerek geldi.

Teşekkürler Türkiye.

11 Ağustos 2010 Çarşamba

İstanbul.

Beni bu şehre bağlayan nedenler yerli yerinde dursa da, ondan kaçmayı makul kılan nedenler de gün geçtikçe artıyor.
Ama biraz mola verdikten sonra anladım ki,
İstanbul'un insanlar, manzarası, tarihi falan değil, büsbütün şehrin benliği ondan kopmayı imkansız kılıyor.
Bir diğer deyişle, biliyorum ki yedi kıtayı gezsem, yedi kıtada sevsem,
Yine dönerim bu yedi tepeye
Ve bu yolculuk burada bitsin isterim.

Çünkü şarkılar bile daha anlamlı, romanlar bile daha derin bu şehirde,
Şiirler bile bir başka güzel.

İstanbul girer içine, ruhuna işler, çıkmaz bir daha.
Nereye gidersen git onu içinde taşırsın
Başka şehirlere yar olsan da dönüp dönüp onu hatırlar ve kıyaslarsın
Ve asla tamamen başka bir şehrin insanı olamazsın.

"Soyağaçları burada kök salıp dal budak vermediği halde, ömürlerinin bir safhasında yolu bu şehre düşenler için epi topu iki seçenek vardı: İstanbul'a ya bir şeylerden kaçarak varılır, ya da gün gelir, ondan kaçılırdı."
Elif Şafak - Bit Palas

8 Ağustos 2010 Pazar

Normal olmayan.

Ben hayatta ne olucağıma dair çok net bi fikir taşımıyorum henüz.
Sorardık, daha üçüncü sınıftayken şıp diye "Doktor" diyenler olurdu mesela, çok özenirdim.
Artık hiç özenmiyorum, çünkü "sabah dokuz akşam beş" işler yapmak istemiyorum ben.
Maaşımı alıp oturmak istemiyorum.
Normal olmak istemiyorum. Normal olan sıkıcıdır.
Düşünülenin dışında şeyler yapmak istiyorum, çok farklı işler başarmak istiyorum

Yani sonunda belgeseli çekilecek, romanı yazılacak, ilham verecek bir kadın olmak istiyorum.
Bu yüzden sürekli kendimi bi şekilde öğrenmeye zorluyorum
Bu yüzden sürekli okuyorum
Bu yüzden geçen ay kimseyi tanımadığım bir kıtaya kalkıp tek başıma giderken hiç duraksamadım.
Çünkü şu "comfort zone" denen güvenli bölgeden çıkmam gerek
Ve her geçen gün kendimi ve sınırlarımı zorlamam gerek.

Tamam kolay değil, yoruluyorum ve yorulacağım
Zorlanacağım
Ama düşmeden kalkılmıyor

Mesela bir de bucket list'im de olsun artık buralarda takılan:
- Kitap yazayım
- Kitabım yazılsın
- Modacı olmayacağım, ama bir şekilde Parsons School of Design'da vakit geçirmek istiyorum, yaşım kaç olursa olsun.
- Bi de profesyonel bi fotoğraf çekimi yapılsın benimle, çok istiyorum.

"In dreams begin responsibility."
Kafka on the Shore - Haruki Murakami

3 Ağustos 2010 Salı

Empire state of mind - New York Bölüm 2

Evet biliyorum, şehrime, İstanbul'uma döndüm.
Ne var ki aklım hala Amerika'da, oradaki anılarda ve arkadaşlarımda
Ayrıca size anlatmak istediğim daha çok maceram var.
Bu yüzden bir süre daha bu modda yazılarla devam ediyorum, kusura bakmıycaksınız.

Hatırlarsanız en son Little Italy'de yemeğimizi yemiştik.
Sonra oradan çıktık, Soho'ya doğru yola koyulduk
Zaten New York'ta her yer yakın, daha doğrusu ulaşım çok kolay.
Soho çok güzel, çok hoşuma gitti.
Çılgınca pahalı New York dükkanlarına kıyasla çok daha insansı ve karşılanabilir fiyatlar
Ürünlerse çok orjinal, eşi bulunmaz cinsten
Mesela 3 katlı devasa bir Japon üretimi giyim mağazası bulduk, Tokyo sokak modası fotoğraflarını hatırlatıyor (Eda olsaydı burda ne çok gezerdik diye aklımdan geçmedi değil. Eda bir dahaki sefere benimle gelir misin?)

Soho'da biraz dolaştıktan sonra tekrar metroya bindik, doğru şehrin kuzeyine
Hedef: Central Park
Kuzey daha bir sakindi, ya da pazar günü olduğu için öyle göründü, bilemiyorum
Metropolitan Museum of Art'ın önünden geçtik, ne yazık ki vakit olmadığı için içine giremedik.
Merdivenlerde oturan onca insanı görünce Gossip Girl'den Serena ve Blair'i orada oturup meyveli yoğurt yerken görür gibi olmadım değil hani.

Sonra parka girdik. İnsan şaşırıyor, onca gökdelenin ve hareketliliğin içinde adeta bir vaha gibi Central Park.
Yemyeşil, huzurlu ve kocaman.
Büyük bir keyifle dolaştık ve hatta parkın öbür ucundaki Strawberry Fields anıtına doğru yola koyulduk
Ne yazık ki korkunç bir yağmur başladı ve bir köprünün altına sığınmak zorunda kaldık
Zenci bir aile çello eşliğinde öyle korkunç bir ilahi söylüyodu ki, ölüceğimizden korktuk.

Baktık ki yağmur durmuyor, vakit geçiyor, yürümeye karar verdik
Öyle eğlenceliydi ki Central Park'ta iliklerine kadar ıslanmak,
Koşmak, boş bir çabayla ağaçların altına sığınmaya çalışmak
M. ve sevgilisini yağmur altında el ele görmek.
Hani bazı anlar olur hayatta, replay tuşu olsa da tekrar yaşasam dersin
Ben New York'taki tüm günümü, ama en çok da Central Park'ta ıslanışımızı tekrar yaşayabilmeyi dilerdim.

Parktan çıkıp bir şekerciye sığındık (tabii ki şeker aldık)
Biraz kurulandık, kendimizi tazeledik
Doğru 5th Avenue'ya gittik.
Her şey çok pahalı, çok ışıl ışıl
Tiffany's'i gördüm dışarıdan, Holly Golightly gözümün önünden geçti sanki

Abercrombie'ye girmek istedik sonra
Hayır alışveriş için değil
Gerçek bir erkek Abercrombie mankeni kapının önünde duruyor ve fotoğraf çektirebiliyosunuz
Öhöm, yani şimdi, kim olsa ister, di mi?
Ama ÇOK sıra vardı yahu, hiç abartmıyorum 50 kadın filan bekliyodu.
Abercrombie mankeni bile olsa yarıçıplak bi erkek için o kadar bekleyemeyeceğim, üzgünüm.

Biraz dükkanları gezdik, sokak standlarına baktık
Çılgın derecede anoreksik bir mankenle yapılan moda çekimini gördük
Vaktimiz tükendi, otobüse döndük.

Mükemmel bir gündü, fotoğraflar olmasa rüya olduğuna gerçekten inanıcam.
Bir gün New York'a geri dönücem ve yapamadığım onca şeyi yapıcam
Hatta New York Times'da çalışma hayalim de gerçek olur belki, kimbilir?

(İlk yazıya fotoğrafları ekledim.)


Holly Golightly: He's all right! Aren't you, cat? Poor cat! Poor slob! Poor slob without a name! The way I see it I haven't got the right to give him one. We don't belong to each other. We just took up one day by the river. I don't want to own anything until I find a place where me and things go together. I'm not sure where that is but I know what it is like. It's like Tiffany's. 

Paul Varjak: Tiffany's? You mean the jewelry store. 
Holly Golightly: That's right. I'm just CRAZY about Tiffany's! 

Ada.

Sevdiğim herkesi bir adaya toplamak istiyorum
Hepsi yanımda olsun
Başka kimse gelemesin

Çok mu bencilce?

1 Ağustos 2010 Pazar

Gitme gitme gittiğin yollardan dönülmez geri.

Frankfurt Havalimanı’ndayım. McDonalds’ta kamp kurdum, bir elimde içeceğim, öbür elim klavyede, ekrana bakıyorum. Ben de eskiden görüp o çok özendiğim “abla”lardan olmaya başladım galiba: Ufak bilgisayarı, küçük çekçekli seyahat bavulu, sweatshirtü, kulaklıkları ve üstünde taşıdığı etnik takıları ile.

Ben çok isterdim böyle olmayı, çok da güzelmiş, ama ne denli zor olacağı aklıma gelmezdi hiç. Kaç saat oldu bilmiyorum, zaman mevhumunu yine yitirdim. Amerika zamanıyla söylersek Cumartesi sabahından beri öyle yoruldum ki, hem fiziksel olarak, ama en çok duygusal açıdan.

Beş hafta nasıl da korkutuyordu gözümü. Çok sıkılırım, evimi özlerim ve hatta programın orta yerinde dönmeye kalkışırım gibi çılgınca düşünceler geçti aklımdan. Şimdi düşününce gülüyorum. Hayatımın en güzel yazıydı. 

Daha önce de yurtdışına çıktım, yabancı arkadaşlarım oldu, ama hep geçiciydi, hep turisttim ben. İlk defa bir yere yerleştim, evim gibi benimsedim ve en önemlisi ilk defa yanımda tanıdığım kimse olmadan –kelimenin iki anlamıyla da- yabancı insanların arasında düştüm.

İyi ki de düştüm. Ben bilmezdim 5 haftada insanlara bu denli bağlanmanın mümkün olduğunu. O kadar çok mükemmel insanla tanıştım ve öyle çok şey paylaştım ki, şimdi aklıma bile getiremiyorum hepsini. Ben, evin tek çocuğu, dertleri dinleyen ama kendisi anlatmayan arkadaş, yemeğini hep paylaşıp hayatı paylaşmakta tereddüt eden ben, 5 haftalık yeni ömrümün her saniyesini koca bir grup insanla paylaştım.

İyi ki paylaştım. Onlarca arkadaşım var şimdi, hatta birkaç tane de dostum. İşin zor yanı, dün sabah itibariyle dağılıverdik her yere. Gerçekten her yere. Dün sabah okuldan otobüsler kalkmaya başladı. Önce 7.30, sonra 8.00, sonra 10.00 otobüsü. Sevdiğim herkes tek tek uzaklaştı kampüsten. Her seferinde defalarca sarıldık, numaralarımızı, emaillerimizi paylaştık, birbirimize hediyeler verdik, otobüs kalkarken peşinden koştuk. En çok da ağladık. Bir de yabancılar duygusuz derler, yalan. Saat 11.30 olup bizim otobüsümüz geldiğinde kimsede dökecek yaş kalmamıştı. Beş hafta önce sorsan hayal edemezdim bu hiç tanımadığım insanlar için böyle hüngür hüngür ağlayacağımı.

Çinli arkadaşım L. taksiye binene dek bırakmadı elimi. “Üniversitede görüşücez, ama beni unutmaman için al şunu” dedi ve antika bileziğini bana verdi, Çin yapımı, mükemmel bir şey. Hala kolumda. Ben de en sevdiğim lastik bileziğimi, pembe tek boynuzlu atımı hiç düşünmedim, verdim. Amerikalı M. İle ayrılmak da çok zordu. Anneannesinin arabasında uzaklaşırken ağlaya ağlaya “I love you” diye bağırdım, T. sarıldı, teselli etti. Sonra bloguma girmiş, moralim düzelsin diye Türkçeye çevirip okumuş, Türk arkadaşlarımın çoğu zahmet bile etmezken. Hepsinin en zoru, oda arkadaşım, yeni kardeşim K. Babası gelse de otobüsüm kalkana kadar bekledi, hiç takı takmamasına rağmen ona verdiğim nazar boncuğu bileziğimi hiç çıkarmadı. Daha niceleriyle defalarca sarıldık, ağlaştık, buluşmaya söz verdik.

Evet, gerçekçi olursak belki çoğunu tekrar göremeyeceğim. Ama olsun, benim aklımın bir kısmı onlarda artık, onların da kalbi bende. Biliyorum ya her yerde bir kapım var artık, o bana yeter.

Türk ekibine gelirsek, elbet yine görüşücez ama 5 hafta her an yan yana olmak gibi olmayacağı belli. Bir kısmıyla Boston’da vedalaştık, bir kısmıyla buraya dek geldik. Birkaç saat önce Türk grubunun en büyüğü ve nadir bulunan dişi üyesi, yani anneleri olarak yolcu ettim onları. Ben aslında yalnızlığı severim, ama herkesle iç içe geçen 5 haftadan sonra yalnız kalmak çok koyuyor insana. Yine başladım hüzünlenmeye ve kafamda blogumla konuşmaya. Sanki Amerika’da ikinci bir hayat edindim ve şimdi bu iki hayatım arasında pause tuşuna basılmış gibi.

Evi özledim ve bir an önce varmak istiyorum. Ama bir yandan da biliyorum ki evim orada olacak, ama ne olursa olsun bu ekip, bu duygular, bu ruh bir daha aynı kampta da olsa toplanmayacak.

Bir de keşke hiç keşkemiz olmasa hayatta, keşke söyleseydim, keşke bilseydim demesek, her şey farklı olabilirdi cümlesini kurmasak. Bak işte hayat akıp gidiyor, koşmak yakalamak lazım, hiçbir şeyi içinde saklamamak lazım.

Yine kampı anımsatan şarkılardan biri çalmaya başladı havaalanında. İstanbul’a, eve, gerçek yaşama nasıl adapte olucam bilmiyorum. Keşke gerçek dertlerden uzak o sihirli beş haftalık dünyadan hiç kopmamak mümkün olsaydı.

Benim için çok uzun süredir beklenen bir rüyaydı, ışık hızıyla geldi ve geçti. Ben değiştim mi, büyüdüm mü bilmiyorum. Tek bildiğim hayatımın asla eskisi gibi olmayacağı.

IF ANY OF MY NMH BUDDIES IS READING THIS, REMEMBER THAT I LOVE YOU!

Yine yola çıkmak lazım. İstanbul’da yeni hikâyelerle görüşmek üzere, bu yazın soundtracki ile veda ediyorum.

“Hey soul sister,
I don’t wanna miss
a single thing you do tonight.”
Hey Soul Sister - Train