28 Aralık 2012 Cuma

Ev.

Bazen birini tanımak çok güzel bir evde gezmek gibidir. Pencerelerinden sıcacık ışıklar yayan bir ev. İçinde onun renklerinde onun eşyaları, o insanın geçmişinin kokusu. Kavanozları karıştırmak, dolapları açmak, çekmecelere bakmak. Kimi zaman da bunu yaparken o evde oda edinmek, evin rengine katılmak. Yuvaya dönmenin güveni. Havada sevginin aroması.

Tanıdıkça ışır, aydınlanır, genişler, odalanır kimi insanlar. Güzel evler gibi kucaklarlar. Ruhları işlemeli birer aynadır. En güzel kırılgan bardaktan serin su içmek gibidir onlar.

Ne güzeldir öyle insanlar.

24 Aralık 2012 Pazartesi

20.

Yeni onyılıma kahkahaya doyarak girdim. Sabahtan edilen telefonlarla akşama onca insanı yanında bulabilmenin sessiz mutluluğunu sezdim. Herkesin bende ne güzel anılarının olduğunu bilerek, hepsini ayrı anlamla severek geçirdim akşamımı. Bunca anlamı yüklenirken günü sevmeyi unutmayarak yorgunluktan yığılıncaya kadar dans ettim. Çünkü yan yanayken gülüşlere doyacağım, çığlık çığlığa ağlayacağım ve hiç umursamadan dans edeceğim insanlarım var.

En doğru onyılımız başlıyor şimdi. En çok hatırlayacağımız, en çok vuracak, en çok kaldıracak ve her şeyi inşa edecek.

Hazırsak başlıyoruz.
"Ah aşk
 Bir topluluğun fotoğraf çekildikten sonra
 Dağıldığı
 An."

Ah Muhsin Ünlü

19 Aralık 2012 Çarşamba

"Lavanta"

"Bir şeyiniz olayım sizin,
 Hani nasıl isterseniz,
 Oğlunuz, kiracınız, sevgiliniz;
 Dünyanın bir ucuna
 Birlikte gider miyiz?"

 Cemal Süreya.

Gider miyiz?

İddiasız.

An itibariyle sakin sarı ışığımın altında çayımı yudumlarken, internette Boston'daki Brattle Kitapçısının fotoğrafını gördüm. Fonda bir eski dost sevimli bir radyo programı yapıyor, kulaklarımıza Coldplay akıtıyor.

Cuma yanımda olacak o kitapçıları, o kıtaları beraber gezdiğim insanlar. Ne güzel umutlar, ne güzel vakitler yaklaşıyor gözümde. Dünya bitişlerden bahsederken benim içimde huzur, mutluluk, sevgi balonları uçuyor.

Üniversitenin ilk vakti bitiyor diyorlar. Bitsin, ben yolumu öğrenebilmeyi öğreniyorum şimdi, defterlere doğru çizgileri çizebilmeyi. Akşam inmişken denize bakan bir pencerenin yanındaki sandalyemden tahtayı gözleyip doğru nefesi doğru yerde aldığımı hissedebiliyorum.

İkinci on yılın bitiyor diyorlar. Bitsin. Hayat var, hep var. İki hanem var şimdi benim bu hayatta. İki odam var, birinin yemyeşil pencereleri. Duvarlarına, kumaşlarına, kağıtlarına yansımış içim. Mutluyum az buçuk bir imzam varsa şu hayatta. Başımı dayayabildiğim omuzlar, dans ederek uyanabildiğim insanlar, geceleri sabaha çevirebildiğim konuşmalar var. Hep kaldığı yerden devam edebilen dostluklarım, gerçekten koşup sarılabileceğim insanlarım, yeni ama eski gibi tanışlarım var şimdi.

Yolları takip etme azmi ile kendini affedebilme gücü yan yana olabiliyor belki bugün. Telefonda sakin sesli adama diyebiliyorum ki "Biz dünya dışında kalmadan kendimiz olmayı öğreniyoruz şimdi." Gencecik hatalarımız var hala, bir yanda bilgeliklerimiz var. Sarf edilmesi gereken onlarca efor, yaşanmamış onca umut ve onca sarsıntı. Yirmi yıla varmadan hissedilenler koca bir merak yazıyor duvarlarıma. Yalnızca olabilecekler, yalnızca şekilleneceğim insan bile yetiyor yaşamanın umuduna.

Dünya bitiyor diyorlar. Bitmez. Dünya insandır, insan bitebilir mi?

İnsan kelimeyi buldu, ve her kelime sonsuza dek havada kalacak.

İnsan sonsuzdur. Çünkü kelime insandır.

http://fizy.com/#s/1d5ien

"Ak odada oturur
Kapısı penceresinden çok

Gözlerinde yıldızlar
Serin yerde durur"

Cemal Süreya

5 Aralık 2012 Çarşamba

17 Kasım 2012 Cumartesi

Sözseli.


"Düşüncemin duvarlarına resimler asmak isterdim."

Oğuz Atay - Tehlikeli Oyunlar

2 Kasım 2012 Cuma

"Çık gel bir kez daha beni bozguna uğrat."

"Salon penceresini açık unutmuşuz sanki. Belli belirsiz sesler yankılanıyor şimdi, yağmur damlaları büyüyor seslerde. Boşluklarda büyür fısıltılar.

"Sayısız penceren vardı bir bir kapattım / Bana dönesin diye bir bir kapattım" 

Hadi dön şimdi aç tekrar, sabahın soğuğunu kucaklar gibi. -ne eğretidir seninle kucaklaşmalarımız- Yankılanacak hiç sesim kalmadı, hadi aç pencerelerimi. Soluksuz değilse de sessiz kaldım.

Hiç bu kadar gürültülü bir sessiz olmamıştım. Hiç bu kadar kelime israfı yapmamıştım. Cılız yankıların peşindeyim, ufak çıtırtılardan korkuyorum. Kapılarımı üzerime kilitliyorum. Şu ufacık odada kendimle huzurlu oturamıyorum.

Cılız çıtırtılar neden sonra cılız gelir oldu. Ya şekerden pamuklar tıktın kulaklarıma, ya kanata kanata açtın gözlerimi. Üstümde senin incecik dokunmuş yanık yaraların.

Kağıtlar basıyorum tenime şimdi - nafile. Nasıl da sonsuz yanıyor bu mavi ateşler.

Belki de tavlar eğriydi, ben işlenemeden kırıldım."

13 Ekim 2012 Cumartesi

111736_9514570_b_large
Çok değil, sadece "Buradasınız" diyen orta boy bir harita istiyorum.

9 Eylül 2012 Pazar

Köşe.

Tumblr_m9c3ytgubd1qajaq7o1_400_large
Canım kimseye, kendime bile hesap vermek istemiyor artık. İstediğim kapıdan istediğim vakit geçmek, istediğim köşeye sinebilmek istiyorum. Yürür değil uçuşur gibi. Bahanesiz, teklifsiz. Yokluklarımdan arınmış, varlıklarımdan iki kere yıkanmış. Güneşi kovalamadan.

Canım sadece ve sadece sokağımızın köşesinde oturmak istiyor şimdi.

http://fizy.com/#s/1ajdje

3 Eylül 2012 Pazartesi

Yeni mevsim.

"Bir kez daha geliyor, Cemil'i üzen yanlış bir telaffuz gibi sonbahar."

Barış Bıçakçı - Sinek Isırıklarının Müellifi

26 Ağustos 2012 Pazar

İnkâr.

7860485360_7f5cd2e0b4_z_large


Günseli ve Selim olabileceğinizi düşündüğün her dakika Selim kendini öldürdü. Tekrar tekrar.

Hem Günseli senden katbekat güzeldir, katbekat hüzünlü, belki ağır ve katbekat solgun, muhtemelen senden ince. Aferin Günseli, bu kadar roman ol, ol ki nefesinin yakınından geçip seni tüketmeyelim, sana zehrimizi iletemeyelim. Biz kötü insanlar değilsek de, insanız işte, tek başına bir felaket.

Günseli.
Feride.
Ve diğerleri.
Hepsi.
Bilhassa birisi.

Hepsinin isimleri büyük ünlü uyumuna uyar, seninki uymuyor, belki de bu yüzden olmuyor. İşte ismin, ilk hecede gergin, ikincide inişli, ve hatta telaffuza göre tam tersi. "İsim" denemeyecek kadar açık, "ad" denemeyecek kadar kibar. Arada kalanlar için araf hariç kelime yoktur. İşte gemin her yana sallanıyor. Kelimelerin kıvamı tutmuyor.

Kelimeler dikiş de tutmuyor, iğneler eline yakışmıyor, dikilenler sökülüyor; çöpe mi gidiyor güya bu üstüne biçilmiş kaftan? Kendiyle memnuniyeti de nefreti de beceremeyenlerden ne beklenir ki?

Külliyen yalan. Bunlar senin kelimelerin değil.

Ama etki ile, ilham ile, zihin teslimi arasındaki fark nereden bilinir, hem ne fark eder? Gitti o zihin, dönmez bir daha. Zaten senin değildi, hep bildim zannederek her yönden kırptın biçtin yıldız yaptın, ah on dokuz sene iyi idare ettin; ama yirmide patladı işte beklendiği üzere. Çok bile dayandı senin için bu kırpıntı zihin.

Şimdi kalkmaya tenezzül edip -yahut o hep oturduğun yerden- kimseyi suçlama.

Hem kim dedi sana 'bu oyunu bin kere baştan oyna bin kere kaybet bin birinciye giriş' diye? Hayır, kayıp bile yok, çizgi bile yok, yok belki bu evrende yansıması bile. Kimse kişisel evrenlerle ilgilenmiyor, gizli sandıklara silik tozlarla yazdıklarını kimse önemsemiyor. Kim hatırlayacak, daha da önemlisi kim umursayacak; belki birkaç meşgalesiz zihin, onlar da afallayıp geçecek kadar vakit ayıracak. Umursanmayı neden bu kadar umursuyorsun, yazık. Hep ismin yüzünden, işte yine iki yana savrulup duruyorsun o hantal halinle. Yazık, keşke ufalsan, bari bir şeyler şiire benzese: küçük ayaklı, ince boyunlu kadınlar vesaire, ama işe yaramaz yine de.

Tahmin ettiğin üzere.

Hadi bunu da sakla, bunu da sus, bunu da sokuştur o kırmızı zarfa; hadi cesaretin varsa saklamaya bile. Ona bile kalkışamazsın, yetmez ruhun. Ne zırvalamalar-onun bunlara da ağzının köşesiyle güleceğini bile bile inanmak istiyorsun yirmi biri gecesine. Nafile: güvensiz. Oysa nasıl da flojiston doluydu yürek ve oda ve hayat, ama yeterince çekemedin ciğerlerine, şişelere hapsedeceğim diye yine kaybettin. Yine en ferli ateşi su arar hale getirdin.

Kırmızının ardında duramıyorsun, al buyur: Yeşil senin olsun. Sen ancak o durgun renkle anılırsın. Edilgenlikler bile terk ediyor, işteş gören çoktandır cennetlik. Tek layığın dönüşlü şimdi. Geceler, seneler boyu bu böyle. Üstelik onu bile cesaretinle yaşayamıyorsun sen, öz itiraf saatini geciktirmek için onu bile ucuzca maskeliyorsun. Saçma gölgelerden ve ete kemiğe bürünmüş cılız otoritelerden ölesiye korkuyorsun, kendi kırık dökük iki üç yalanına acemice tökezliyorsun. Yine yazık. Oysa o öyle yapmaz.

İkiniz de sözlerinizin tersisiniz.

Ama sen onun tersi değilsin.

Öyle olsa bugün yarın, olmadı muhakkak bir romanda buluşurdunuz. Sen yine sabırsızdın, gitmedi, sen de kendi elinle denedin, onu da çöpe çevirdin. Sağına soluna danteller, düşler, süsler ve renkler eklerken bir bardak cam kırığını odaya döküp üzerine serildin. Ama elinden gelmezdi, sesiydi ve kendisiydi, sen müptela idin. Yazık oldu, bir kere damardan aldın, sağ omuzdan sezdin; titredi zihnin, için, yüreğin. Fısıltıları bile bekledin, belki hakaretleri bile, yeter ki bir nota bahşetsin. Oysa ne kadar az hak edebildin, hep böyleydin, bu defa konserveleyemedin. Sadece kulağında bir tını olmak zorunda, biliyorsun daima öyle kalacak, ama daima. Silemezsin, bir kere yazıldı mı silinmez, böylesi hiç silinmez.

Titriyorsun.

Her şeyi imha edip çıkacaksın köşenden; zarflar, kutular, paketler, sanki böyle şeyler çantada götürülürmüş gibi. Zihninin bir köşesinde hep muhafaza edeceksin, sen istedin diye mi böyle, çekindi mi yok yok utandı mı senden, hayır yine yok yok, senden değil senin yüzünden, başkalarının gözlerinden. Bu yüzden mi sandıklara kapattı seni, dilediğince yontup ortalığa çıkarmak üzere. Çok feci yanılıyorsun belki de, hiç sandık olmayacaktı, eller ve yüzler, size ve herkese ait görülür hisler. Ama biliyordun, yine tüketirdin ateşi. Kendince ucuz, eski bir oyun seçtin, uzattın ve küçüldü. Pek yazık, o zihninde ufalttığın kadınlar bile beceriyor, sen yapamadın, eline yüzüne bile bulaştıramadın. O kadar maddesiz ki bu ***.

Elin dilin varıp da kullanma o sözü, hak etmedin.

Otur, uzan, kıvrıl, yok ol gece karanlığında; ona sığınmanın bile bir adabı var. Parşömenlerle saklanacaktın tatminle tamamlayacaktın hicretini. Şimdi sadece gözlerin şişiyor, kimse durumu beğenmiyor; hakkı var herkesin, sen hariç. Düştüğün halden bir avuç altın kumla kalkabilirken çamurları parmaklarının arasından akıtıp tükettin. Yazık ki buna bile yüreğini koyamadın. Burada bile çalıntı akışlar, değiştirme cümleler, elin mahkum. Bunu yine saklayacaksın, neden sonra ortaya çıkaracaksın, soranlara kurgu derken kendini inandıracaksın, belki de tüm suçun- bu bütün olmayan bitmeyeni kafanda kurdun.

3 Ağustos 2012 Cuma

Ne garip bazı öznelerin bazı nesnelere yazdıklarını okuyup asla başkalara dolaylı da olsa tümleçlenmeyeceğini bilmek.

23 Temmuz 2012 Pazartesi

"Ne kadar çok şey var hayatta, değil mi Müfid, konuşamayacağımız kadar çok" dedi Feride. Onun 'değil mi'lerini iyi tanıyordu Müfid, onaylanma açlığını biliyordu, "Evet öyle" dedi, hatırnaz iki kelime. Şimdi sıkkın diye biraz çatallıydı Müfid'in sesi, atmadığı çığlıkların boğazını yaktığını Feride biliyordu. Başka zamanlarda çakıllı bir yolda koşmak gibiydi Müfid'i dinlemek, akar giderdi hafifçe sıyırarak teninizi, ya da cam kırıkları dolu bir bardak su içmek gibi bir şey. Feride içerdi bu suyu kana kana, her söylenene kanarak. Onun sesi ise kararsızdı daha çok, tok çıkardı kızgınken, eminken; dayanaklar zayıfladıkça tükenirdi. Kendi başına ayakta duramayan bir ipek elbise gibi. Feride ile Müfid doğmaları gereken yerde doğsalar muhakkak kendi şiirlerini uzun uzun seslendiren şairlerden olurlardı.

"Hayatta bin türlü günah var kırk kere bacağımızdan astıran" dedi Feride, sesi tok ve emin, "Sen de bir kez daha kalbinden asma kendini." Müfid baktı, bir bardak cam kırığını odaya dökerek "Sen de" dedi."

6 Temmuz 2012 Cuma

"Feride o sabah mide acılarıyla, titreyen ellerle, yaşlı gözlerle uyanmadı. Bütün dünya, Feride'nin sonsuz dört duvarını da içine almak üzere, yerli yerindeydi. Sadece camlardaki yansımaları Feride'ye silikleştiğini söylüyordu fısıldayan seslerle. Gerçekten de günden güne saçları, gözleri, hatta onunlayken parlamaya başlayan teni bile ışığını karanlığa bırakıyordu. Hayır, karanlığa değil, solukluğa. Silinmek en büyük kanserdir, kaç kere atlattı Feride. Sonra tek ve kesin bir tedavi buldu, asla gelmeyeceğine inanılan ilaç, Müfid. Bitmek bilmeyen bir boya kutusu, her seferinde gözbebeklerini daha da parlatan rengârenk bir palet. Rengârenk kelimesi neden güzel renkleri anlatırdı ki hep? Müfid'in renkleri her tondandı, Güneş sarısını da, şarap kırmızısını da, çamur karasını da, geçmiş tortusunu da görmüştü o palette. Belki de bu kadar merak uyandırıcıydı her şey, her tonu anlattığı için. Şimdi Feride devam edecek, boşlukları kuru kalemlerle boyayacak, boyatacak. Ama bilecek, ustası çoktan yitip gitmiş, antik, kırık dökük porselen rengidir üstündeki, rengi atacak, bir solgun anı olarak camekanlarda saklanacak, dayanırsa camlar.

Yeşil senin olsun."

5 Temmuz 2012 Perşembe

Kalanlar.

Tumblr_m5fuzuynwv1qalxbco1_500_large
Bembeyaz evlerden, uykusuzluklardan, deniz kıyılarından, tuz kokusundan, şarap sofralarından, hafif kumaşlı elbiselerden döndüm.

Boş bavul, etekleri buruşmuş elbise, yırtık bilet. Ne varsa bitmeye dair, klişe, sıkıcı; hepsi elimde. Bakıyorum. Bıkıyorum, çok şey aynıydı, nasıl aynı sürdüyse öyle aynı bitti. Koca beş senenin, uyanmanın ve ayakta uyumanın tozları elimde. Çok şey mi öğrendim, çok mu kaldı yarıda, çok mu safım, karar veremiyorum.

Öyle öyle bitti işte. Bildiğim her şeyi borçlu olduğum beş yıl bitti. Şaşkınım. Boşluğun sindirilememesi. Kalabalık günlerin sonunda, odanda sessizliği bekleyip çöküveren hüzün. Kafamdan geriye kalanları toparlayıp yeni bir sayfada bir araya getirmem lazım, yolunu unuttum çokça. Eski ben'i toplayayım diyorum, eskisi gibi bir araya gelmeyeceğini biliyorum. Gelirse kural bozulur.

En iyi bildiklerimi yapacağım. Okuyacağım. Kendimi anlatmayı tekrar öğrenene kadar da derinliği bir avucu geçmeyen kelimeler yazacağım.

Güzel anılarım ve güzel planlarım var, unutmamalı. İnsan kendiyle çok kalmasın.

Haftanın Ümitleri:
Mahur Beste
Aganta Burina Burinata
Tuborg Goldfest
Suşi yapmak
Decameron

Geçen her şeyin özeti:

Ben bu kış öyle üşüdüm ki sorma
Oysa  güneş pek batmadı senin evinde
Söyle
Ben seni uzun bir yolda yürürken gördüm müydü hiç.

Edip Cansever

21 Haziran 2012 Perşembe

Başımı çevirdikçe saçlarımın arasından edebiyat dökülüyor.

20 Haziran 2012 Çarşamba

17 Haziran 2012 Pazar

Böyle oldu.

421711_372738296094384_224388840929331_1278317_1300070386_n_large
Servetini de, nefesini de, hayalini de ortaya döksen, iki dakikayı dahi geri alamıyorsun. Hayatın bir avuç anlamı varsa, o da zamanın tekrarlanamamasından ileri geliyor. Bizi süründürür de vazgeçmez tek sırrından.

Bir kez daha gördük ki insan hayatında maddi manevi her şeyin parmakların arasından süzülüp gitmesi an meselesi bile değil. Kalkıp da "carpe diem" diyemiyorum, bu kadar anlamsız, uygulanamaz, yüzeysel bir anlayış daha bilmiyorum çünkü. Bilmiyorum pek zaten. Her daim bir şeylerin peşinde sürüneceğiz, bazen olacak, bazen olmayacak. Asla boşveremeyeceksin de, asla tam da olamayacak.

Çember gibi bu, kendin içindeyken kafan dışındaysa çaresi yok kardeşim. Kendine yan, kolay gelsin.

5 Haziran 2012 Salı

343 Orospu* Manifestosu.

"Fransa'da her yıl 1 milyon kadın kürtaj yaptırıyor.
 Tıbbi gözlem altında oldukça basit olan bu işlemi, gizliliğe mahkum olduklarından tehlikeli koşullarda geçiriyorlar.
 Bu kadınlar sessizliğin ardında yok oluyor. 
 Onlardan biri olduğumu ilan ediyorum. Ben de kürtaj yaptırdım.
 Tıpkı doğum kontrolüne özgür erişim istediğimiz gibi, kürtaj özgürlüğü de istiyoruz."
-5 Mayıs 1971, Fransa

Simone de Beauvoir tarafından kaleme alınan ve 343 kadının imzasıyla Le Nouvel Observateur dergisinde yayınlanan, 343 Manifestosu adıyla da bilinen manifestodur.

Fransız kadınlar 1975'te yasal olarak kürtaj hakkı elde ettiler.
Türk kadınlar 1984'te. Tarih sayfalarında "2012'de geri alındı" mı denecek? Dedirtecek miyiz?

*Küfür geçtiği için özür dilemeyeceğim. Sansürlemeyeceğim de. Zira manifestonun çokça bilinen adı. 
Üstüne üstlük her muamele gibi, hakkımızda verilen her karar gibi, bu da konuşan kadınlara layık görülen acı sıfat. 

Özel hayatını korumak, feministlik değildir. Feminist olmak hakaret değildir. Haklarını savunmak yalnız kadın işi de değildir. İnsan hakkıdır.

Hiçbir şey için, asla susma.

(Kaynak)

30 Mayıs 2012 Çarşamba

Son demler.

Tumblr_ls3r5llwha1qgk0g0o1_500_large
Ürkütücü şeyler: 2 hafta kalmış olması.
Sevindirici şeyler: 2 hafta kalmış olması.

Yaza dair beni heyecanlandırmayı başaran nadir şeyler: Decameron projem ve henüz giyemediğim turuncu elbise.

Hayatımda ilk defa yaşlandığımı hissediyorum. İngilizcede bir ömür önce diye tabir edilen o yaşlanma hissi sardı sarmaladı her yanımı. Varolmayasıca izafiyet teorisi yüzünden bu sene bitmedi, bitemiyor.

Bir ömür kadar önce, bazı şeyler taze, bazıları gevremiş, bazıları ise henüz gerçekleşeceğini bile sezdirmezken, güneş arnavut kaldırıma vurmuştu ve ben yine dünyanın bir dekor olduğunu düşünmüştüm.

19 Mayıs 2012 Cumartesi

Ufuk açmamayı garanti eden aforizmalar.

Tumblr_ln92dcrmqz1qdq7joo1_500_large
Peşinde berelenmediğin ve hakkında ketum olmadığın hiçbir hayal gerçeğe serin sular gibi dökülmez.

Mevlana'ya ufak bir 'edit' yapmak gerekirse, ya olduğun kadar hayal kur, ya da hayal kurduğun kadar ol. Aksi kırılma seslerinden ibaret olur.

http://fizy.com/#s/1agpsk

"Hayata neyle başlarsan başla elinde çok az şey kalıyor. Gurur ve aptallık. Halbuki her şeyi istemiştik, öyle değil mi?"
Virginia Woolf

16 Mayıs 2012 Çarşamba

15 Mayıs 2012 Salı

12.

Bir Oğuz Atay & Gogol incelemesi olan son dönem ödevimi uzanıp yanaklarından öpüyorum. Daha da ciddi seviyede Oğuz Atay ihtiva eden asıl fikrimi ise yazın maddeye dökeceğim.

Yarın son kez lise. Fotoğraf makinesi ve makul miktarda gözyaşı ile gidiyorum. Yazmasına yazıyorum da, nokta koyması hep güç. Tadı hep güzel olsun noktaların.

Diplomaya sığamayacak kadar tecrübe cepteyse, hiçbir gelecek bavuluna sığamayacak kadar fazla edinilmemiş tecrübe önümde. Ama bunları keplerin hızı havada tam sıfıra ulaştığında, Haziran sonunda düşüneceğiz.

O zamana kadar, hayat çok Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat.

Ve ben şu iki kelimeyi buraya dizebildim diye bile, tekrar nefes almış hissediyorum. Bu halimi çok çok çok özlüyorum.

"Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?"
-Oğuz Atay

6 Mayıs 2012 Pazar

Ev Ona Yakıştı.*

Odanın aydınlık saatleri. Pencere açık. Bahçe katında olmak mütevazı bir şey gibi bu evde. Üst katta sayısını unuttuğum katlarda birileri demirlerin içinde yükselirken, burada, sakin yeşilliğin içinde olmak, birkaç on yıl önceden kalmış silik bir hayal gibi. Bahçe bize ait değil, bu biraz eksik. Üstelik çevredeki büyük binaların gölgesi düşüyor üstümüze günün çoğu saatinde. Ama işte tam bu saatte, bu oda günle yıkanıyor. Zaten tam bu saatte gezmiştik evi. Görür görmez iki odanın hafif yalancı aydınlığı çekmişti bizi kendine. Çoğu şeyin aydınlık yanlarına vuruluruz zaten. Balkona bakıp tek kişilik bir hayal kurmuştum kendime: Rahat bir koltukta yazları kitap okuyacaktım. Bütün hayaller gibi bu da harfiyen gerçekleşemedi. Bir türlü orada daimi bir düzen yaratamadım, düşündüğüm kadar rahat olmadı hiç, sineklerin rahatsızlık verdiği bile oldu. Çünkü zihin ile madde, asla birebir çakışamayacak iki evrendir, ancak zaman zaman kesişebilirler. Bu yüzden zorda kalınca hayallerinizi kırınız, eğiniz, bükünüz, maddeye uydurunuz.

Balkon tek köşem olamasa da bu evde yazlar hep tek kişilik hayaller şeklinde geçti. O ağızlardan düşmeyen 'gezmek ve eğlenmek' beni de çekti elbet, hep de çekmeye devam edecek. Seyahatler, konserler, deniz kıyıları hep cezbetti beni. Ama 'keyif' kelimesine gelince hep sade renkleri canlandı zihnimde. Hep evi değilse de, ev sakinliğini düşledim. Balkon köşemi değilse de, onun kadar sakin bir kıyıyı, yüksek müziklerden ziyade şiiri andıran hafif şarkıları, uzak ülkelerde bile en meşhur yerleri değil de, kıyıda köşede kalmış sakin hazineleri aradım. Aradık. Çoğul evet, çünkü dostluklarda da sakin hayalleri seçmeyenlerle olamadım ben galiba. Ailem zaten sakinlik hamurumun mimarı, muhakkak ki aşkta da biraz böyle. İki gün parlak renklerle dışarıdaysa eğer, üçüncü gün evi aradım ben, ya da o huzuru veren bir ikinci yeri. Ben şiir sevdim ve şiir galiba ev gibi bir şeydi. Hangisini ötekine benziyor diye sevdiğimi bilmiyorum. Bu yüzden, Barış Bıçakçı'nın şu paragrafını okurken, onunla ruhlarımızın bir yerlerde kesiştiğinden emindim ve yine eve gelmiş gibi hissediyordum:

"Cemil, Furuğ'un fotoğrafına bakarken şairlerin hayatta kalabilmek için diğer insanlardan farklı yöntemler benimsediklerini, bu tebessümun de kendini savunmak için yapılmış tek ve kesin bir hamle olduğunu düşündü. Kitabı açıp ayaküstü bir şiir okudu. Şiir çok güzeldi. İçinde hemen eve dönme isteği uyandı. Cemil için güzelliğin şaşmaz ölçütü bu olmuştu: Hemen eve dönme isteği uyandıran şey güzeldi."

Yine evdeyim şimdi. Pencere yine açık, komşunun tahta rüzgar çanının rahatlatıcı sesi odaya doluyor. Kahvem yine aynı fincanda. Çok uzak bir yazı anımsatır gibi her şey. Bu eve ait üç yaz geçiyor gözümün önünden: çoğunlukla D. ile geçirdiğimiz o ilk yaz, Boston'da başlasa da sakinliğiyle burayı özleten ve elbet burada biten ikinci yaz, kitapla başlayıp kitapla biten son yaz. Şimdi hayalini kurmak istiyorum bir başka yazın, umudunu sezmek istiyorum. Ama bir şekilde, olmuyor. Elimde öyle çok malzeme var ki üstelik: Dolapta asılı elbiseler, -birisi o akşam için, uçuşuyor, yalnız benim için- uçak biletleri, konser biletleri, uzaklardan gelecek arkadaş haberleri, okunabilecek çok fazla kitap. Ötesi de var üstelik; muhtemelen sıcaklar bitmemişken başlayacak olan üniversite. baştan başa yeni olacak her şey. Ama olmuyor, bir şekilde olmuyor. Her ne olduysa, bunlar beni heyecanlandıramıyor. Bu denli küstahlaşmak kendime kızmama sebep oluyor. Ama nedense hiçbir şey taze kokmuyor burnuma. Geçici bir yorgunluktan olsun ne olur, 'Mayıs Sıkıntısı'ndan olsun. Ama korkuyorum. İçten içe yere indiğimden, yaşlandığımdan, bilmediğim birilerinin ya da bir şeylerin benden çok şey aldığından korkuyorum. En samimi haliyle söylersek, 10 sene sonra hiç hayal kuramamaktan korkuyorum. Eve geldiğimde elime kitap alamamaktan, "Ben eskiden güzel yazardım, gençken" demekten.

Lütfen böyle olmasın, lütfen.

Yine de kırıntılar var muhakkak, var ki burdayım. Eğer evren benim istediğim gibi bükülürse, bu yaz o akşam iyi geçecek ,o tatil iyi olacak, o konserlere gidilecek. Ben de yazı masamla çalışma masamı ayıracağım. Daktilom ve fotoğraf makinem olacak. Dikiş öğrenmiş olacağım, sonbahara doğru kendi yapımım eteklerim olacak. Raflarım yine edebiyata kalacak, okumak istediğim daha fazla kitabım olacak. Nihayet başladığım o defter, belki de gerçekten kitap olana dek dolacak.

Demek o kadar bıkmadım hala, o kadar tüketmediler her şeyimi.
Lütfen böyle olsun, lütfen.

"Hiçbir şey sona ermez. İnsan, en güzel, en gerçek özünden çıkan kökler saldığı her yerde her zaman bir yuva bulacaktır."

Değişim - Liv Ullman

*Ev Ona Yakıştı: Memduh Şevket Esendal'ın öykü kitabı. Kitabına bu ismi koyan bir insanın iyi olmamasına imkan yok.

5 Mayıs 2012 Cumartesi

Tumblr_lezpecizxy1qa3m5ko1_500_large
Özetle hiçbir şey olmuyor. Her şeye uysun diye ucuza alınmış tahta mobilya renginde zamanlar.
Şu ara mutluluk alameti olarak aktarabileceğim tek hususun, Coldplay'in Paradise klibinin 2.50 dakikası olduğu kanaatindeyim.

"Acaba iyi bir şey olacak mı? Hayır, dedim kendime. İyi şeyler birdenbire olur; bu kadar bekletmez insanı. Sürüncemede kalan heyecanlardan ancak kötü şeyler çıkar."

"Başlayıp da yarım bıraktığım bir sürü teşebbüs, evin her tarafına dağılmıştı. (Sanki kafam da onlarla birlikte çekmecelere, dolaplara, sandık odasının eşyaları arasına dağılmıştı. Kafamı toparlayamıyordum bu yüzden.)"

Tabiattan, payıma düşen çok az şey kalmıştı. Ömrümü eşya ile geçiriyordum. Eşyayı da sevmiyordum galiba. Daha doğrusu, eşyayı insanlarla bir tutuyordum, ikisiyle de aramda, yalnız benim bildiğim ve başkalarına açıklanması güç meseleler vardı."

"Bir yerden sevmeye devam edebilir miydim? Çünkü sevmek, yarıda kalan bir kitaba devam etmek gibi kolay bir iş değildi."

Oğuz Atay - Korkuyu Beklerken

29 Nisan 2012 Pazar

Yakınlarda bi' gezegende unuttuğum tüm şeyler.

-Edebi değeri olmayan alelade blog post-Büyük Ev'i alet ettiğim fecahat zihin akışı.-
Çalışma masamdaki (ki mutfak masası olur) üç santimlik benden daha güzel ders çalışan kedi.
Kaçtı bak elimden tuttuğum çocuklar.

Şurda neredeyse 20 yaşındayım, (ki bu mevzuya önümüzdeki aylarda değineceğiz) sınav olmasa kim kime oyuncak alır? Bir çiçek de alıp gelemediniz zaten. Hadi al bu lafı üstüne giy.
Beğenemedin sevemedin, ama senin, ya nolacağdı ya?

Aman. Ne anlatıyoruz? Neler oluyor?
Tasma takıp dolaşırsın, ama gelir yine başa. İki güvercin bir takla atar, kanatları yine seni yakar.

Cidden hafiften kendimi unutuyorum.
Çarşaftan yelkeni, gel de bi' gör beni, salonun ortasına Bermuda Şeytan Üçgeni.

Üslup ağırmış, kafalar karışmış, bütün yazıları tek bir sesten okuyorum, kime güvenileceği belli olmaz, ortada amaç mı var, ne olur birileri varoluş bunalımımı garipsemesin.
Evrenin en debelenen yerindeyim.
Çeneme gömülmüş yirmilik diş gibi, kaçacak yerim yok ama evimdeyim.

Şimdi 50 gün filan kalmış diyorlar, diyorum oldu tamam.
Sarpa saran bu masalda başroldeyim.

Niye aşırı tepki veriyorum? Aşırı tepki lafını bulan adamı da ben bulup katledeceğim. Kaçırdığım her şeye diyeceğim, hani tek bir şey değil. Listesini yapamayacak kadar ucunu kaçırdığımdan korkuyorum.
Olanla olunmaz.
Hepsi ayrı bi' ağrı gibi uzanıyor yerinden.

Net konuşamıyorum. Net olmasın. Ben afaki üzülürüm.
Takside bıraktığım kocaman gitar.
Ne kadar sevdim seni, ne kadar çok.
Hepsini bulucam bir bir, yerine koyucam bir bir.

Bıktırdım.
O an Tayyar bizi sevmedi, accık haklı esasında.
Dura bas kalalım arada derede arada. İnicem ben burda.

Ben bu işi düzeltirim.
Daha ilerde illallah.

Ama gitmek lazım.
Dön evine Tayyar karın bekler.

Fazla mütevazı değilse de çok şey mi istiyordum neticede?

Gel beni bul beni bul beni bul.

23 Nisan 2012 Pazartesi

Alın(ma)tı.

381098_267707036611990_100001180862084_639389_1032110870_n_large
"O gün hava o kadar güzeldi ki 'Bugün kötü hiçbir şey olamaz' diye düşündü. Hemen ardından 'İyi hiçbir şey de olmamalı bugün' diye ekledi kendi kendine. Günün tek sahibi olmalı güzel hava, şerefine sevgi duruşunda bulunmalıyız. 'Güzel hiçbir şey olmasın, kötü de olmasın ne olur. Bugün hava gibi, altımdaki deniz gibi saydam olsun.' Çünkü biliyor, bağdaştırma bir lanettir. En güzel anılar bile, beyaza çalınmış kara gibi günü kirletir, katran gibi yapışır ellere. Güzel anılar bile renk değiştirir, uzaklaştıkça kararır. Öyleyse İstanbul tanrıları, onun mütevazı duaları yerini bulsun bu defa. Bize bir kez olsun kendi başına sevebileceğimiz bir şey bahşedin. Hiçbir şey kalmayınca bugüne tutunalım, tutununca ellerimize batmasın ne olur."

Tırnak işareti, ama kendimi alıntıladım.

Fotoğrafı internetten buldum, fakat okulumdan çekildiğine eminim, Tıpatıp açı, tıpatıp manzara. Orada o kadar az vaktim kaldı ki.  Ama bu konuda ağlama vakti henüz gelmemiştir.

Çok sevdim ki ben orayı. Çok ama. Çok.

19 Nisan 2012 Perşembe

Uçuş.

Yaz 2012 ön gösterim. (Instagram değil)

Sayfaların arasında, kahvelerin dibinde, koca pencereli kitapevlerinde, uçuşan kumaşlarda, alınan biletlerde, hediyelerde, sözcüklerde, rüyada ve hayalde, gün batımlarında, şehre direnen yaban otlarında varoluş bunalımı var. Hat safhada. Aradığınız anlama şu anda ulaşılamıyor. "İkinci evreye geçmediniz" Bir roman kahramanı gibi. Nasıl geçilir ki ikinci evreye, bilmiyordum.

Ilık suları hatırlatıyor bana bu mevsim. Ilık durgun sular ruh sıkıştırır yine de kimi zaman. Kumaşlar kadar uçuşsun bu yaz. Anlamı verecek, ya da aradığımızı unutturacak kadar güzel olsun. Bu mevsimi berrakça anlatan bulanık upuzun bir nehir var: Hızla Gelişecek Kalbimiz

Bir de demişler ki, bir yazar size aşık olursa asla ölemezsiniz.

Bütün çalar saatlerin
Derin ve güzel bir su'yu vurduğu zamanda
Hızla gelişecek kalbimiz.

Turgut Uyar

15 Nisan 2012 Pazar

Simone, Aşk ve Makul Kadın Olmak

Bundan 26 sene önce, 14 Nisan 1986'da Simone de Beauvoir adlı bir kadın Paris'te hayatını kaybetti. Çoğu kişiye yabancı geldi bu isim, muhtemelen o gün bile çok az gazetede haberi yapıldı, cenaze ne şaşaalı ne de kalabalıktı. Niçin, belki de Simone de Beauvoir "soyadının aksine güzelliğiyle meşhur değildi." De Beauvior'dan bahsettiğim bir arkadaşım kurmuştu bu cümleyi ilk. Toplum normlarında haklıydı, zaten sorun da toplum normlarındaydı. De Beauvoir da tam olarak bundan bahsetmek istiyordu.

De Beauvoir yirmiden fazla kitap yazdı, en çok okunanı Kadın (The Second Sex) idi. Gençlik yıllarında babası Simone'u "Tıpkı bir erkek gibi düşünüyor" diye övüyordu. Öğretmenlik yaptı, 21 yaşında Ecole Normale Superieure Felsefe sınavını geçen en genç kişi oldu. Aslında birinci de olmuştu, ama ilgili komite bir başkasını birinci ilan etmeyi seçti: Jean-Paul Sartre. Belki de şimdi bir ışık yandı okuyanların aklında, çünkü çoğu kişinin bildiği üzere "Jean Paul Sartre'ın sevgilisi" idi. Çağdaşı bir kadın geliyor aklıma, Tomris Uyar. Türk öykücülüğüne katkılarını bilmeden de, tek bir satırının farkında olmadan da tanıyanı var Uyar'ın. Ama Uyar diyemiyoruz. Çünkü yalnızca Uyar demek, eşini getirir akıllara, Turgut Uyar. Tomris Uyar onun eşi, uğruna Cemal Süreya, Edip Cansever ve Turgut Uyar'ın çekiştiği kadın, güzel edebiyatçı. "İkinci Yeni'nin gelini" diyorlar ona, duvak iliştirilmiş yine biyografisine. Ama o kadar. Tek bir kitabını bilmiyor çoğunluk. Tomris Uyar yeterince iyi yazamadığından değil, biz yeterince iyi okumadığımızdan. Kadın ilhamdır çünkü, o gizemli narin çiçektir, ya da baş belasıdır, fena kadındır. Üvercinka'nın yalnız hayalini dinleriz, hiçbir şiir Pia'nın gözünden değildir. Kadın, de Beauvoir'nın dediği gibi "İkinci Cinsiyet"tir. Kitabında da söyler zaten, kadın bir sis perdesinin ardına gizemli karakter olarak yerleştirilir, oradan çıkmamaya zorlanır onun teorisine göre.

De Beauvoir, Sartre ile evlenmeyi ömrü boyunca kabul etmedi, hatta onunla aynı eve taşınmadı. Ölene dek ayrılmadıklarına ve aynı mezara gömüldüklerine göre aşksızlıktan olmasa gerek. Belki de Beauvoir adını korumak için, Sartre'ın kimliğinin gölgesinde kalmamak için bunu seçti. Oysa erkek evlenince gölgelenmiyordu, de Beauvoir tek başına ayakta kalmak için medeni halini değiştirmemek durumunda mıydı? Niçin bugün bile akademisyenliğe kendini adamak isteyen arkadaşım "Evlenmeyeceğim, üniversitede çalışacağım" demek durumunda kalıyordu? Çünkü özgür, istediğini yapan, ayaklarının üstünde duran kadın erkeksiz olmalıydı. Erkek ise kadını olsa da özgürlüğü bakiydi oysa. Kadın, topluma karşı durmak için bile toplum kalıplarına girmek zorundaydı.

Öte yandan, ona "Sartre'ın sevgilisi" sıfatını kafi bulanların aksine de Beauvoir varoluşçuluk hakkında Sartre kadar fikir üretmiş, hatta bizzat onun fikirlerini etkilemişti. İncelemeler ve kronoloji, Sartre'ın bugün yayılmış olan çoğu fikrini de Beauvoir'un katkısı ve etkisiyle ortaya koyduğunu söylüyor. Elbette ki böyle yakın iki insan için etkileşim çift taraflıdır, elbette ki normaldir. Ama bugün Sartre'dır varoluşçuluğun babası, çünkü hiçbir akımın, sert fikrin 'anası' yoktur. Elbette ki takılmamak gerekir, "Niçin babası diyoruz?" gibi şekilci-kelimeci feminist hallere. Ama bu sıfatı edinen, bir şeyin kuruculuğuna, yeni bir şeyler başlatıcılığına layık görülenlerin hep erkek olmasıdır bize binlerce yıllık bir ideolojiyi anlatan, bugün Sartre'ın herkesçe, de Beauvoir ismininse çok az insanca bilinmesine sebep olan -ki de Beauvoir'un da oldukça şanslı ve popüler olduğunu belirtmek gerekir, hiç değilse post-modern feminizmin kurucusu unvanını edinebildi. Ama o kadar. Ancak feminist akımların, bir de modanın, bir iki yeni makyajın kurucusu olur kadından. Başka da bir şey olmasına izin verilmez.

------

Bugün, Simone'un ölümünden çeyrek asır sonra yirmisine yaklaşmış bir genç kız olarak yazıyorum bunları. "Genç kadın" diyemiyorum bu cümleyi yazarken bile, çünkü o üç harften beş harfe geçiş yazıyor bugün tüm kadınların alnında. Çünkü toplum yasaklamış, çünkü kadın dersek cinsellik içerecek, çünkü halimden, tavrımdan, giyimimden, kelimelerimden bana bir yafta yapıştırılacak, bir erkeğe olduğundan yüz kat hızlı olarak hem de. Bugün bu yazıyı yazarken de biliyorum, eşdeğer uzunluktaki bir aşk yazısını okuyan okuyucuların ancak yüzde onu okuyacak, erkek okuyucular zaten bu cümleye kadar da gelemeyecek. Sırf erkekler sevmez 'böyle' kızları diye, çoğu kadın da okumayacak hiçbir özgürlükçü satırı. Ben bunları sesli olarak söylediğimde 19 yıldır olduğu gibi "Feministlik yapma" denecek. Çünkü eşitlik hakkında tek bir cümle kurmak komünistliğe işaret etmez, dinden tek bir cümleyle bahsetmek yobazlık haline dönüşmez, ama tek bir kadın hakkı -ki gerçekten eşit bir dünyada yaşayacaksak şuna insan hakkı diyelim- evet kadın hakkı konulu cümle kurmak 'pis feminist' olmaya yeter. Bir de feminist imajı vardır, hani kısa saçlı, kendine bakmayan, erkeğe muhtaç olmadığını göstermek için erkeksizliği seçen, biraz kilolu. Toplum kalıpları öyle yerleşir ki içimize, feministliği bağırmak isteyen kadın da gider o kalıba döker kendini. Çünkü kadın güzelse söylediği dinlenmez. Kadından pek bir şey olmaz, güzel kadından hiçbir şey olmaz. Manken olur, şarkıcı olur, Marilyn Monroe kadar şanslıysa belki tarihe kalır. 

"Akıllı kadın, terk edilmeden terk eder." sözü de tarihe kalmıştır Marilyn'in. Çünkü kadının zekası burada ölçülür. Muhtaç gözükmemesinden, kendini 'ağırdan satmasından.' Çünkü kadının birlikteliği de, romantizmi de, cinsellği de zevk değil bir görevdir adeta. Erkek istediği için koşar peşinden de, kadın bir strateji oyunu gibi yönetmek zorundadır. Çünkü ona başka yönetme alanı verilmez. Çünkü sevdiğini belli ederse, zevk alma suçunu işlerse, o değersiz kadındır artık. Simone'un bahsettiği giz perdesini çekmek zorundadır. Bir meseleden sonra erkek bir arkadaşım sıkıca tembihlemişti beni: "Bak üzülüyorsan da hiç belli etme, sus, çok da konuşma bu konuda. Sen kızsın." Çünkü ben üzülemem. Çünkü hiçbir kadın hiçbir erkeğin arkasından üzülemez, şayet güçlü duracaksa, kendini ağırdan satacaksa. Sanki güçlü olmakla üzülmenin ilgisi varmış gibi. Öte yandan bu dünyadaki tüm o şiir kitapları ulaşılamayan ve kaybedilen kadınların arkasından ağıt niyetine yazıldı, hep erkekler tarafından. Çünkü kadının sevmesi yükümlülük, aşık olması, acı çekmesi acziyettir. Erkeğinki şereftir, şandır, aşk intiharı bile adeta bir vatan kahramanlığıdır. Zaten vatan kahramanlıkları da erkeğe mahsustur.

Kadın, duygularını gösteremez, göstermemelidir. Bir maske takmalıdır, ezilip geçmesine sebep olacak her duygu kırıntısını saklamalıdır. Öte yandan güven telkin etmelidir. Terk edilmeyecek kadın, erkeğinin her acısına koşmalıdır mesela, ama kendisi hepsini iğne yutarcasına yutmalıdır. Fazla konuşmamalı, fazla para kazanmamalı, bakımsız olmamalı ama fazla güzel olmamalı, fazlanın her türlüsünden muaf tutulmalıdır. Eninde sonunda en korkuncu, kadın fazla duygu göstermemelidir.

Hugo Schwyzer adlı, kadın konulu yazılar kaleme alan bir yazar, "makul kadın olmak"tan bahsediyor. Kadın, duygularını gösterdiği durumda, abartılı olmakla suçlanır teorisine göre. Her ne kadar sinirlendirilse, üstüne gelinse ve haksızlığa uğrasa da, sesini çıkardığında "Abartıyorsun" olur, "Sakin ol biraz" olur. Ağlaması, kızması bile "PMS gerginliği var sende" olur. Oysa Gloria Steinem "Erkekler Adet Görseydi" adlı yazısında bahsetmiştir bunun bir erkek meselesi olsa nasıl gurur kaynağı olacağından. 

Çünkü kadın duygusunu gösteremez. Çünkü kadın apaçık, dolu dolu aşık olamaz, ancak bazı aşklara vaktinde, yavaş yavaş, düşünerek karşılık vermelidir. Çünkü kadın makul olmalıdır, ne denirse densin, makullüğün sınırını erkek çizer. Çünkü kadın, dil uzatmasın. Çünkü kadın Tomris gibi, Simone gibi yazsa da duyulmasın. Madem bir şey anlatacak, bari pek güzel olmasın, o zaman dinleyemeyiz. Çünkü kadın hiçbir hikayede çok boyutlu karakter olamaz. 

-----

1900, 2000, yıl fark etmiyor. Simone, Tomris,  Miray, fark etmiyor. Çizgiler incelmiyor, yalnızca ayrımcılık şekil değiştiriyor. Kadının önüne her çağda bir başka set çekiliyor. Bunun varlığını bağıran kadın ya boğuluyor, ya yalnızlığında boğduruluyor. 

Kendime kendi yüreğimden gelen misyonum şudur: İstediğimce yaşa, istediğimce sev, acı çek, istediğimce bağlan, istediğimce terk et terk edil, bunun hakkında istediğimce satırlar doldur, istediğimce güzelleş istediğimce kendimi koyver, istediğimce yalnız kal istediğimce aile kur, istediğimce dil uzat istediğimce sus, istediğimce şu bozulmayan huzurları boz. Mak. "Erkek egemen dünyaya karşı bir bayrak açarak yaşamak" filan değil, böyle istediğim için böyle yaşamak. En güzel duvar yıkma hali, duvarı düşünmeden yaşamak çünkü. Kadınlık 'handikapını' unutmak benim amacım. Çok taze edebiyatıma da, bundan sonrasına da istediğimce devam etmek.

Yani şu şaraptan sigaradan erkek edebiyatını saçlarımı kesmeden bir elimde çiçek bir elimde bıçak kesip kendimce yontmak, herkesin yapmak. İstediğim için.

Huzurla uyu Simone. Huzurla uyu Jean-Paul. Aşkla uyuyun, çünkü ikinize de eşit mübah.

13 Nisan 2012 Cuma

Sahil.

112716865156fa3f8el_large
Dünya, bir bahardan aşağı yuvarlanıyor. Papatya sapından halatlarla tutmaya çalışıyor güneş onu. Bazen elinden kaçıyor, sular boşalıyor gökten. Yağmur yağdıkça elimin altında nemli toprağı hisseder gibi oluyorum. İki onyıllık geçmişimi tarıyor, yağmurlu günlere dair tek bir güzel anıya yine rastlayamıyorum. Kararsızlıklarımdan olacak, en çok bu ara mevsimleri seviyorum.

Zaman, ayaklarımın altından kum gibi kayıp gidiyor. Nedense dünyanın sonu teorilerini, bir de Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü aklımda döndürüyorum. Dünyayı unutuyorum, bekleyen her şeyi daha da ısrarla unutuyorum. Umudu çikolatadan yumurtalardaki minik mavi çocukluk hallerinde arıyorum, her şeye üşenirken, oturup onlara kartondan ev yapıyorum. "Ciğerlerine bensiz bahar havası çekme" diyen kızıl saçlı kızla kıvırcık saçlı çocuk, birbirlerinin elleri kadar benim ellerimden de tutuyorlar. Onların peşinden eteklerimi sürüyerek sahile koşuyorum. Dünyanın en sıradan yerlerinde, evrenin en olağan şeyini arıyorum.

Aklıma, hiç çekilmemiş fotoğraf kareleri üşüşüyor.

"Yürüyor muyduk,
Yoksa bir doğa parçasının
Altını mı çizdiriyorlar bize?"

Cemal Süreya

10 Nisan 2012 Salı

Gibi.

Benim delirmeye ve hata yapmaya ve sıkılmaya ve evde bayat diziler izlemeye ve çirkin esprilere gülmeye ve kötü giyinmeye ve daha az tepki göstermeye ve hesap vermemeye ve gereksizce uzatmaya ve makul olmamaya ve koyvermeye ve de umursamamaya hem de umursamaya hakkım yokmuşçasına.

"Kusur benim imzamdır. Bir ismim olduğu sürece bir kusurum da olacak ve olmalı."

İhsan Oktay Anar - Suskunlar

6 Nisan 2012 Cuma

Kil.

Tumblr_m013caexqu1r4pl40o1_500_large
Kilden çiçeklere rastladım evde, bir sepette yan yana duruyorlardı. Birbirlerine değdikçe güzel sesler çıkardılar, daha önce hiç duymadığım. Sert, ama incecik, kırılacak gibi. Kırılma meyilinin o hafif ama kendini belli eden sesi. Kırmadan taşımaya çalıştım.

Killerden başka erikler de çiçek açtı. Çünkü bahar bazı çiçekleri alır, bazı çiçekleri götürür.

Ölüm diye bir şey yoktu ki Hilmi Bey
Var mıydı?
Yüzümden bir şeyler aktı aktı
İçim de menekşelendi Hilmi Bey
Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk
Hiçbir yere gitmiyor.

Edip Cansever

3 Nisan 2012 Salı

Tumblr_m0kg3rqmor1r59sbqo1_500_large
*
"O yıl bahar bize eksik yanlarımızı, hiç tamamlanmayacak şeyleri hatırlatarak gelmişti."
Bizim Büyük Çaresizliğimiz - Barış Bıçakçı

2 Nisan 2012 Pazartesi

G(D)ün

Bize resmen "Kim kitap okuyor?" sınavı yapıldı. Kurum-öğrenci müsabakasında ilk tur belirsiz sona ererken, taraflar şimdilik dinlenmeye çekildi.

Sabahattin Ali'nin öl(dürül)üm yıldönümü. 

"İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar."

Sabahattin Ali - Kürk Mantolu Madonna

24 Mart 2012 Cumartesi

Müsaade.

420423_258853614198402_258738457543251_575949_228602085_n_large 
Tayyar Ahmet'in sonsuz sayılı sekiz günü. Şans nefesleri üfleyin pencereden.
Bakarsın güzel olur her şey, "Baharda Yine Geliriz."

19 Mart 2012 Pazartesi

Gün.

Tumblr_lvbutzrvlk1qg2856o1_500_large_large 
Güneşi Özleyen Müşkülpesentler Derneği daimi üyesi olarak bugün paltomu memnuniyetle ardımda bıraktım. Ajanda Aşıkları Toplumu kurucu üyesi olarak "Olmayan Kelimeler" ajandamın sayfasını bugün de çevirdim. Hem çevirmesek de kanatlıdır takvim yaprakları. Günün gereklerini takip ederken Evde Şarkı Söyleme Tutkusu Kurulu mensubu olarak müziği ayarladım. Sevgisinden gün batımı rengi pamuk duvarlar ören babamın ruhtan kopan hediyesi Kings of Convenience albümünü ciğerlerime çektim. Notalar akarken Geleneksel Bavul Toplayıcılar Komitesi başkan yardımcısı olarak bir kez daha tası, tarağı, aklı ve aşkı bavula koydum.

Sokaklarda akıyor bahar, mecburiyetler penceresinden seyrediyorum. Yine de inanıyorum bahara. İnsansın çünkü, safsın, mutlu olursun her seferinde, göklere aldanırsın. Ama iyi yine böyle. Kanalım güneşe, iyi oluyor. Başka yıldızı yok ki insanın.

"Baharın nasıl şiddet içerdiğini fark ediyor musun sen de Çetin? Bahar beni kendisine karşılık vermeye zorluyor. Her çiçeğine karşılık içimden bir çiçek, ılık esintilerine karşılık ciğerimden ılık bir nefes istiyor. Parlaklığına, hafifliğine karşılık vermem gerekiyor. Bahar sunduğu her şeyi yaşamaya zorlayarak bana şiddet uyguluyor."

Bizim Büyük Çaresizliğimiz - Barış Bıçakçı 

8 Mart 2012 Perşembe

4 Mart 2012 Pazar

Ön gösterim.

Tumblr_lymipnmtci1qg28k8o1_500_large
"Şubat bile 29 gündü bu yıl, sırf ikimiz için."

-Kendim - "Sabredip yazabilirsem hoş olacak" 
adlı ilk uzun soluklu projemden

21 Şubat 2012 Salı

Konu özeti.

Tumblr_lmh64xmrvg1qazhhoo1_1280_large
Paralel bir evrende sınavı atlatmışım, 12 ay sürecek bir yaz mevsimine girmişiz. Evdeki romanlar toz tutmuyormuş çünkü hergün hareket ediyorlarmış. Bacaklarım da masa başında oturmaktan vazgeçmişler. Masabaşı mı masa başı mı olduğunu biliyormuşum. O paralel evrende TDK da yalnızca Tombul Dondurmacılar Kurumu imiş ve tek görevi insanoğluna meyveli dondurma dağıtarak mutlu etmekmiş. Bütün Konstantin Kavafis şiirlerini biliyormuşum ve hergün izleyecek kadar çok filmim varmış. Gezip dolaşıyormuşum her yeri, Afrika hariç değil. Polaroid makinamın filmi hiç bitmiyormuş. Yeni renkli eteklerimin sayısı da sonsuza gidiyormuş. Ojelerim ise her noktada türevli imiş, hiç kusuru yokmuş. Deniz parasının 7/9'unu, Feride mutluluğunun yüzde 20'sini birleştirdiğinde bir vapur satın almışlar hep adalara giden. O deniz bisikletini saklandığı yerden çıkarıyorlarmış ve Babülmendep Boğazından hayata doğru kaçıyorlarmış.

Çapı gören çevre açı doksan derece olmakla beraber, seni gören çevre açı oldukça mutludur.

"Kalbim kocaman bir kelebekti Kalbiye,
Bir elmanın içinde unutulmuş yıllar önce.
Pembe bir merhemle doğardı günler
Saçlarımı çözerdim. 
Taze elmalar gibi soyardım bedenimi
Bahar, simit, salatalık, midye kokardı her yan.
Dünya artık bir daha hiç
Bir okul çıkışı gibi kokmayacak mı?"

Didem Madak

31 Ocak 2012 Salı

Kış Güneşi.

Barış Bıçakçı'nın son kitabının arka kapağında "Aşk üzerine küçük bir roman. Toplu konutta aşk ama" yazıyor. Benimki toplu konutta kış. Pencere önünde Sinek Isırıklarının Müellifi'ni okuyarak uyuyakalmak, demlik demlik çay, Radyo Eksen, içimin bunalması.

Bu mecburi yalnız kış günlerinde icat edip sevgiyle tükettiğim kış atıştırmalığı "Kış Güneşi: A Tribute to Tarkan"ı takdim ederim:

1) Malzemeler: Bir adet dolaptan yeni çıkmış portakal, yine dolaptan yeni çıkmış büyükçe bir kase yoğurt, kase, kaşık ve bıçak. (Dondurma benzeri bir tat ve optimum keyif için portakal ve yoğurdun dolaptan yeni çıkmış olması önemli)
2) Portakalımızı, yemeğe adını veren kış güneşi biçiminde kesiyoruz. Böyle kesmeseniz de olur, ama böyle ayrı keyifli.
3) Portakalları iyice küçültüyoruz. Bir dilimi üçe bölmek ideal boyuttur. Yoğurdu da kaseye koyuyoruz.
4) Portakallarımızı yoğurdun üstüne döküyoruz. Keserken akan suları da ziyan etmeyip yoğurda katıyoruz, aroması iyice bütünleşiyor.
5) Biraz karıştırıyoruz.
6) Pencerenin önünde, karların kasemize döküldüğünü hayal ederek keyifle tüketiyoruz.

Not: İsteğe göre biraz şeker de koyabilirsiniz. Ama portakalınızın çok tatlı olmadığına ve şekerin dozunu kaçırmadığınıza emin olun. 

Günlük vitamin, süt ürünü, mutfakta geçirilen zaman ve turunçgil renkleri görerek gözlerimizi mutlu etme ihtiyacımız böylece karşılanmış oluyor. Herkese afiyet olsun.

Ben bunları yaparken Radyo Eksen'de çalan güzel şarkılardan bir demet sundum. Mutludan üzüntülüye doğru iniyor:
Oysa geçen hiçbir şey yok, tümümüz
Göğün ortasında, bir anıt gibi.

Melih Cevdet Anday

30 Ocak 2012 Pazartesi

X_57c67f0f_large
"Bir şey sunulmuştu bana, bir hediye, bir meyve. Ama ben o meyveden tadamadım, gök erik gibi kaldı avcumda dünya. Şimdi ben uykusuzum, yalınayağım, kendimle meşgulüm. Kapımın önünde boş peynir tenekeleri, yağmur suyu biriktiriyorum. Kendi kendime, sanatçı tecrübe edinemeyen insandır, diyorum, bu dünyada hiçbir tecrübesi olmayan insandır, ama sen şimdi karala bunun üstünü, yırt sen bunu, olmadı çünkü, olmadı işte.

Nafile."

Bariş Bıçakçı - Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra

23 Ocak 2012 Pazartesi

Solungaç.

Tumblr_lxebugzjw41r1gbv7o1_500_large
Seni kaplara koyuyorlar. Ölçü kapları. Ölçüyorlar. 5 litrelik, 10 litrelik, bazen 15. Aktarıyorlar birinden öbürüne. Her aktarışta damlaların kalıyor bir diğer kapta. Sen azalıyorsun, sen yoruluyorsun. Aklın ise çoktan buharlaşmış, uçup gitmiş, başka yerlerde. Başka kaplar istemiyor, yalnızca nehirlere, denizlere kavuşmak istiyor. Tıpkı Küçük Kara Balık gibi. Hep düşünüyorsun o ufak kitabı. Hayır, hissediyorsun. Eski bir arabanın camından dışarı bakarken sakin bir sesle soruyorsun "Küçük Kara Balık'ı okudun mu?" diye. Sormalısın. Çünkü bazı kitaplar insan ayıracıdır. Ya da sen böyle saçmalıklara inanıyorsun. Dışarıda kimse böyle düşünmüyor. Hiçbir kapta bu damlalara yer yok. Ama sen nehirde yüzeceksin. Öykünün sonundaki Küçük Kırmızı Balık gibi uzun uzun düşünüyorsun sen. Kahve için su kaynatırken "100 derece" diye mırıldanıyorsun. 100, yüz, balık gibi. Kelime oyunlarını seviyorsun. Başka şeyleri de seviyorsun. İnsan olmak sevmek midir? Bilmiyorsun. Su kaynıyor, mutfak masasına oturuyorsun. Mutfakları da seviyorsun. Küçük mutlulukların sana gerçekten yetip yetmediğini, bu stokla ne kadar idare edeceğini merak ediyorsun. İnsanın gün ışığı deposuna da ihtiyacı vardır, ama sen pek açık hava görmüyorsun. Telafi etmen gerekecek. Ama gereken çok fazla şey var ondan önce. Defteri açıyorsun.

Kalemin ilk darbesinde, balığını göle bırakmaya karar veriyorsun.

"Olmaz, olamaz! Yok olamaz insan. Hareketleri, gülüşü, birlikte yaptıklarımız: nereye gitti hepsi? Lavoisier Kanunu var: hiçbir şey yok olamaz durup dururken. Kanun, adamdan hesap sorar; nereye gitti diye. Pencereyi açtı, aşağı sarktı. Başka kanunlar da var diyorlar. Lavoisier Kanununda toplam ağırlık sabit kalırmış. Peki Selimlik? Onu nasıl tartacaksınız? Neden kimse üzerine almıyor bu özelliği? O halde haksızsınız. Bu kadar insan bir araya gelip bir Selim olamıyorsunuz."

Oğuz Atay - Tutunamayanlar

19 Ocak 2012 Perşembe

Zaman zarfı.

Tumblr_lxvdbosc5o1qc5asuo1_500_large
Sürekli mutfak masasındayım.
Sürekli sayıyorum. Yapılanları, yapılacakları, günleri. Hem geçsin, hem geçmesin.
Sürekli atıştırıyorum. Biraz kilo almış olabilirim. Kabullenmemiş de olabilirim.
Sürekli gülümsetenlerim var neyse ki.
Sürekli şükreden, "Mutluyum oh" hallerim uzaklaştı. Neyse ki. Bundan memnun olmamalı belki de.
Sürekli eski şarkılar dinliyorum. Sıkılıyorum bazen kendimden.

Genelde erken uyanıyorum. Sessiz sabahları hâlâ çok seviyorum.
Genelde, sıkıldıkça hayaller üşüşüyor. "İnsan alemde hayal ettiği müddetçe yaşar" diyorum içimden.
Genelde yazı hayal ediyorum. Gelecekse güzel gelsin, uzun ve güzel sürsün istiyorum.
Genelde kahve içiyorum, ama unuttuğum oluyor bazen. Dehşete düşüyorum.
Genelde karmaşık rüyalar görüyorum ve detaylarıyla hatırlıyorum.
Genelde hatırlamak mutlu ediyor beni, her şeyin dimdik köşelere hapsolmadığının kanıtı.
Genelde teskin ediyorum.

Ara sıra teskin edilmeye ihtiyaç duyuyorum.
Ara sıra "yarın" geliyor aklıma. Heyecanlanmıyorum, korkmuyorum. Neden, belirsiz.
Ara sıra "Sen yaşlandın mı?" diyorum kendime. Daha çok gülüyorum toyluklarıma.
Ara sıra "On sekiz" diyorum yaşıma. "On dokuz" niye yabancı, bilmiyorum.
Ara sıra Oğuz Atay okuyorum. Korkuyu bekliyorum.
Ara sıra yazı fikirleri geliyor aklıma. Not alıyorum.

Hiçbir zaman not aldıklarımı yazmıyorum.
Bir kış daha geçiyor.

"Her şey köhne ama anaçtı. Kıştı işte."

Barış Bıçakçı - Bizim Büyük Çaresizliğimiz

14 Ocak 2012 Cumartesi

Biçki-Dikiş.

Flat,550x550,075,f_large
Korkuyorlarmış. Ayağa kalkmaktan, kimi yükleri sırtlanmaktan korkuyorlarmış. Ama insanoğlu uzun cümleleri sevmez, üşenir çoğu zaman. "Senden korkuyorlarmış" der geçer.

Benden korkuyorlarmış. Kalemden ürküyorlarmış. Oysa ben kalemimi kimsenin böğrüne saplamıyordum. Ben köşeme çekilmiş, kalemime yünler sarmış, örgü örüyordum. Upuzun atkılar örüyordum, üşüyen sarınsın diye. Kimse almazsa ben takarım atkıları, ne olacak, ben kendim için örüyordum. Ama korkuyorlarmış. Atkılar da insanı boğar diye korkuyorlarmış herhalde. Yine böğürlere saplanır her şey diye, sanki içinde saklanacak kıymetliler varmışçasına.

Şimdi ben çöpe mi atayım atkılarımı, kalkanlarımı ateşinizde mi eriteyim? Bacaklarım beni senelerdir pek güzel taşır, ama ben yere mi çökeyim şimdi, siz kaldırasınız diye? Hep Arnavut kaldırımı döşediniz ki sokakları ayakkabılarımız takılsın. Ama ben biliyorum doğru ayakkabıyla yürümeyi, olmadı yalınayak. Şimdi tahtırevanlar istememek kabahatmiş. Ama yok, zahmet edip de getirmeyin, ben oturmayacağım o tahta. Koşarken merdivende düşürmeyeceğim ayakkabımı. Çünkü gece yarısı olsa da kaçmıyorum ben buradan.

Ben atkı örüyordum ne güzel sakin sakin. Beni siz kaldırdınız yerimden, şimdi de siz üstüme çullanacaksınız. Olsun. Bütün bu Ben-Biliyorum Adamları, Kadınım&Edebiyatım Adamları, Ah-Sen-Çok-İyisin-Ama-Şurada-Hatalısın Neyse-Ben-Düzelteceğim-Seni Adamları, bütün bu Düşsen-de-Kaldırsak-Seni Adamları, bu Düşse-de-Sevinsek Kadınları, bütün bu Biçerdöver İnsanlar kötü geliyor ruhuma.

Ben ne yalnızım, ne yorgunum, ne de pasaportsuzum arzuladığınız gibi. Ben istediğiniz gibi size balondan savaşlar açmayacağım. Ama madem bu kadar biçiyoruz her şeyi, iyi tamam. Sakin sakin örmek devam etsin usul usul, biraz Biçki-Dikiş kursu başlasın artık. Yün yumaklarının yanında makas da var bu çekmecede. Ben kesip biçeceğim bana atılıveren kumaşları, yine onlardan güzel Kırkyamalar dikeceğim. Sizin korkularınızdan örtüler yapacağım sonunda, daha çok ürkeceksiniz biliyorum. Gece ilerlese de, komşular şikayet etse de pedalına basa basa gürültüyle çalıştıracağım bu dikiş makinasını. Çünkü biçerdöverlere karşı elimdeki tek makina bu. Ama sandığımızdan güçlüymüş, en güçlüsüymüş.

Şimdi en azından korkmak için kendinizden başka geçerli bir sebebiniz var.

9 Ocak 2012 Pazartesi

Mizaç.

Cebimden düşürmemeye uğraştığımdır çocukluk.
Yanak ve kitap 1992'den beri bizim işimiz.

2 Ocak 2012 Pazartesi

Yeniye bürünmüş bir eski.

Tumblr_lvp4ufesc21qjti7po1_500_large
Oldukça anlamlı olan yeni yılın ilk gününde ben anlamlı kelimeler döşemeye çalıştım beyhude yıllık yazılarına. Bazı anlamsız kelimelerse tüm absürdlükleriyle bir köşede durmayı sürdürüyorlar. "Yeni yıldan beklentiler" konulu yıpratılmış kompozisyonlara sığınmak gelmiyor bu sefer içimden. Geçen yıl ufacık bir hedef koymuştum kendime, gerçeğe döktüm, mutluyum. Yılbaşı zaten zahiri, yalnızca insan kendine gelsin diye bir fırsat, bir küçük alarm kendimize kurduğumuz. 2012'den isteğim, lütfen üstüme gelmesin, bana bir lise diploması, bir de üniversite öğrenci kimliği versin ve lütfen dünyamı yok etmeye karar vermesin.

Yıllığa yazdıklarımdan birkaç cümle seçmek geliyor içimden. Yazarı benim, alıcılar anonim kalsın.

"Nasıl olduysa, biz iki parlak renk, karışıp pastel bir tonda buluştuk seninle. İki kaya gibi insan, çarpıştıkça yonttuk birbirimizi. Bir de baktık ki parçalarımız birebir uyuşur olmuş. Beni senden, seni benden iyi anlayan yokmuş."

"Ben sırf adını çok seviyorum diye her cümlenin içine sıkıştırmayı sürdürürüm."

"Bilmiyorum şekerden bir ev var mıdır gerçekten, inanmalı mıyız masallara? Ne olursa olsun anılar var, şükredilen, şekerden de güzel kokan, unutulmayacak olan, hatta biraz da mucizevî." 

"Biliyorsun, romanlar bütünlük gerektirir, tek sayfadan kitap olmuyor. İnsanlar da öyle işte, yan yanayken daha anlamlı her şey, daha bütünlüklü, daha güzel. Benim kendi kısa romanımda da bir sayfa teşkil ediyorsun sen artık. Paylaştığımız onca şeyden sonra kısa bir cümleyle geçiştiremezdim ya seni."

"Ufacık bir dileğim var. Keşke sihir diye bir şey olsa."

Bu kadar oldu işte, insanları 12000 karaktere sığdırmak ne kadar mümkünse, o kadar başarabilirim bu işi ancak. Üstelik yazılacaklar bitmedi hâlâ, kalanlara ve hayata birkaç saat sonra devam edeceğim. Ama önce biraz uyku. Çok kelime taşıdım bugün sırtımda, hak ettim dinlenmeyi. 

"Her şeyin geçip gittiğine kim inandırabilir bizi? Anılarımızı avuç dolusu su gibi yüzümüze çarpmanın işe yaramayacağına kim inandırabilir?"

Barış Bıçakçı - Bizim Büyük Çaresizliğimiz