27 Temmuz 2010 Salı

Right through the very heart of it, New York.


Bazen olur ya, sabah uyanırsın, bir önceki gün öyle güzel bir şey olmuştur ki, rüya mıydı gerçek miydi bilemezsin.
Ben bu sabah öyle uyandım. Çünkü ben dün yıllardır hayalini kurduğum şeyi gerçekleştirdim.
Çünkü ben dün New York'a gittim.

Sevdiğin insanlarla bir şeyler yapmanın keyfi ayrı, belki de o yüzden bu kadar güzel geldi.
Burada bir sürü insanla tanıştım, ama çok sevdiğim ve hayat boyu unutmayacağım iki insan var. 
Birisi oda arkadaşım, benim canlı Barbie bebeğim Alman K., 
Diğeri sınıf arkadaşım ve çapraz odada kalan Vermontlu M.
M.'in erkek arkadaşı New Yorklu, bizi gezdirmeye söz vermiş.
Bir heves bindik otobüsümüze.

4 saat uyuklaya uyuklaya geçen yolculuktan sonra New York ufukta göründü
Hemen açtım Frank Sinatra'dan New York New York'u, onu dinleyerek girdim şehre.
Broadway'de otobüsten indik, 8 saatimiz vardı. 8 saatte neler yapılmaz?
M.'nin sevgilisi geldi, tanıştık. Asyalı çocukların çekici olmadığını düşünürdüm, ama sözlerimi geri alıyorum. Gerçekten çok sevimliydi, M ile de çok yakışıyolardı
Gerçi çocuğun annesi Asyalı olmadığı ve oğlunun dikkatini dağıttığı için M.'yi hiç onaylamıyormuş, o yüzden gizlice gelmişti.
Ama çok tatlıydılar, hatta herkesin birbirinin üstüne atladığı şu kampta geçen bir aydan sonra gördüğüm en tatlı ve içten çifttiler.

Hemen Times Square'e doğru yola çıktık. Zaten şehir cetvelle çizilmiş gibi, ulaşmamız çok kolay oldu.
Filmlerde görüldüğü gibi değil biliyor musunuz? Bana daha farklı göründü.
Ama yine de güzel. Güzel güzel güzel. Oradayken Times meydanında olduğuma inanamadım, hala da inanmıyorum. Çok göz alıcıydı. 
Kocaman bir Toys R Us vardı, girdik. O kadar büyük ki içinde dönme dolap var.
Ama beni en çok ilgilendiren Barbie dünyasıydı. Tam 2 katlı kocaman bir Barbie dünyası vardı!!! Harikaydı!

Sonraki durağımız benim zorlamalarımla tam meydandaki Hard Rock Cafe oldu.
Amacımız K.'ye bi tuvalet bulmaktı, ama girer girmez hipnotize olmuşçasına dondum kaldım.
Çünkü kocaman bir vitrinde The Beatles'ın takım elbiseleri duruyordu.
İçeri girdim, tüm albümler çerçevelenmiş, hepsi de imzalı.
En güzeli, Abbey Road stüdyosunun kapısı. Evet.
Dokunabiliyorsun. O kadar heyecanlandım ki, kapıya sarılmış halde fotoğrafım var.
"Bu kapıya Paul McCartney hergün dokunuyodu" diye çığlık attığımda M ve K deliymişim gibi baktılar, ama olsun.
Sırf o anki mutluluğum için bile New York'a ve hatta Amerika'ya gelmeye değerdi.
Hem artık Hard Rock Cafe logosunun içine barış işareti geçirilmiş, koyu mavi bir Hard Rock New York tişörtüm var.

Sonraki durağımız Macy's oldu, dünyanın ilk büyük toplu alışveriş yeri, alışveriş merkezlerinin ilki denebilir. Bir bakındık, sonra çıktık. Şehir öyle güzeldi ki, alışveriş umrumuzda değildi.

Macy'sden çıkınca M'nin sevgilisi "Yukarı bakın" dedi. Bakar bakmaz gördük, meşhur Empire State Binası. Kocaman. KOCAMAN.
Yakınına gittik, tepesini görmek imkansız, boynum kırılıyodu nerdeyse.
Çok vakit aldığı ve pahalı olduğu için içine girmedik, başka sefere artık.

Oradan sonra Kore sokağına bir bakındık, metro durağına girdik.
Tespit: metrolar çok pis görüntülüydü. Ve hatta pisti.
Günlük metro kartı aldık, anı olarak duruyor, hatta içinde birkaç sent kaldı galiba. New York'a hediyem olsun.
20 dakika kadar bir yolculuktan sonra Chinatown'a ulaştık.
Resmen New York'ta olduğumu unuttum. Çin gibiydi, ufak bir Çin. O kadar da ufak değil hem.
Öyle karmaşıktı ki birsürü şeyi gözden kaçırdığıma eminim.
Yine de rengarenk geleneksel Çin elbiseleri, 50 sente satılan, Hindistan cevizine pipet geçirilip satılan Hindistan cevizi sütleri çok enteresandı.
Restoranlardan garip kokular gelse de onca deniz ürününü vitrinlerde görmek ilginçti.
Hele o kadar çok Asyalıyı bir anda görmek daha da enteresandı.

Uzaktan Brooklyn köprüsünü de görmüş olduk, sonra Chinatown'ın hemen yanındaki Little Italy'e girdik.
İtalyan Sokağı yani. Bana çok uzak olan Çin kültüründen sonra İtalyan renklerini, sıcaklığını, yemeklerini görmek iyi geldi. Belki de Türkiye'yi kısmen hatırlattığı içindir.
Oradayken T.yi bol bol andım. Geçen yaz 5 hafta İtalya'daydı şanslı adam.
Ufacık, şirin bir İtalyan restoranında öğlen yemeğimizi yedik. En sevdiğim: Penne Arrabiata.
Pahalıydı, ama değerdi. Çok huzurlu, çok güzel, çok keyifli bir yemekti benim için.

-İkinci bölüm yukarıda.-

Tek.

Ben tek çocuk olarak büyüdüm. Hep kendi odam vardı, kendi alanım.
Kararlarımı hep kendim verdim, hep istediğimi yaptım evin içinde.
Burada ilk kez birileriyle tüm hayatımı paylaşıyorum ve çok garip geliyor.
Birkaç gün önce oda arkadaşım zorunlu etüt esnasında kütüphaneye gitti.
Fark ettim ki bir aydır hiç yalnız kalmamışım. Hiç.
Benim için felaket demek.
Bunun şerefine ödevimi bir kenara bıraktım, bütün etütü keyif yaparak geçirdim.
İstediğim gibi uzandım, istediğim gibi kitabımı okudum
Çikolatamı paylaşmak zorunda olmadan istediğim gibi yedim.

Hayatı paylaşmak güzel ama bazen bir molaya ihtiyacım oluyor.

24 Temmuz 2010 Cumartesi

Yazın yaşamak kolay.

Buradaki hayatım huzurlu bir monotonluğa erişti artık.

Her sabah 7.15te çalan saatle uyanıyorum, birkaç dakika tavana ve çalışma masama bakıyorum
Oda arkadaşımın ayaklandığını görüyorum, ben de kalkıyorum.
Lens-diş fırçalama-saç-kıyafet yarım saat kadar sürüyor
Bir de koridorun ucundaki aynaya gidip bakmam gerekiyor birkaç kez, çünkü odamızda ayna yok.
Bazen beğenmiyorum değiştiriyorum üstümü, kızlar garip garip bakıyolar. Ben evde de öyle hazırlanırım hep, herkes öyle yapar sanıyodum.

Kitaplarımı toparlıyorum, yatakhaneden çıkarken 7.50 olmuş oluyor.
Aynı kepekli ekmeği aynı miktarda kızartıyor, üstüne hep aynı krem peyniri sürüyorum
Yanında hep aynı meyveli yoğurt
Bazen kahve, ama çoğu zaman su.
Amerikalılarla sohbet ediyor, Türklerle günaydınlaşıyorum.

8.20de yemekhaneden çıkıyorum, 8.28de sınıfta oluyorum (evet O KADAR uzak)
Ders 8.30da başlıyor, harıl harıl öğreniyoruz.
Hep 10da teneffüse çıkıyoruz, 15 dakikalık
Teneffüste hep aynı koltuklara oturup laflıyoruz.

11.30da yemek vakti geliyor, beraber tırmanıyoruz tepeyi (benim dersim tepenin en aşağısında)
Girişte bir masamız var, genelde oradayız
Bir saat kadar etraftayım, bazen yemekhanede, bazen öğrenci merkezinde
Sonra odama çıkıyorum, annemlerle günlük görüşmemi yapıyorum
Şanslıysam rory ya da P. ile de laflayabiliyorum.

13.20de yatakhaneden çıkıyorum, 13.30da dersim devam ediyor
Öğleden sonra genelde tartışma gibi aktiviteler yapıyoruz, film izliyoruz ya da kütüphaneye gidiyoruz.
Öğretmenim çok tatlı bir kadın.

15.00te ders bitiyor.
Haftada 2 gün SAT dersim var, çığlık atarak kaçasım geliyor
Neyse ki herkes çok sıkılıyor ve kendimizce eğleniyoruz
Diğer 2 gün de dans dersim var
Gösteri yapıcaz, prova yapıyoruz
Hep aynı hareketler, aynı şarkı.

Danstan/SATden sonra doğru spor salonuna gidiyorum
Bir yandan air walker denen cihazda yürüyor, bir yandan Amerikan tarihi dersi için notlarımı okuyorum

Sonra yemeğimi yiyorum, bu sefer Türklerle
Biraz et bol salata, bol meyve
Etrafta takılıyorum, bol bol gülüyorum
8e doğru odama gidiyorum, eşyalarımı alıyorum
Kütüphanede ödevlerimi insanüstü bir hızla bitiriryorum
Sonra sessiz köşeme çekilip zorunlu etütün sonuna dek kitabımı okuyorum.

Etütten sonra bahçede Çin yemeği yiyenlere katılıyorum (ben yemiyorum)
10.30ta yatakhaneme dönüyorum
Günün dedikodularını yakalıyorum
Duşumu yapıyor ve yatıyorum.

Çok dertsiz tasasız bir hayat bu
Ve işte sırf bu nedenle
Gerçek hayata, gerçek dertlere dönmek istemiyorum.

"Summertime and living is easy"
Summertime - Janis Joplin

20 Temmuz 2010 Salı

Bazen.

Kimi zaman hiç yakın olmadığımız birisi, derdimizi en iyi anlayacak kişi olabilir.
Ve hiç beklemediğimiz bir insandan alacağımız çok doğru öğütler vardır.

"Güneş doğar, güneş batar
Ama insan uyumaz bazen, düşünür."

Bazen - MFÖ

19 Temmuz 2010 Pazartesi

Kumsal.

Bugün New Hampshire'a gittik.
Hamptons Beach diye bi yer.
Anladığım kadarıyla Ayvalık gibi bi yerdi, sahil kasabası. Sahil boyunca minik minik ve dip dibe evler gördük. Kimisi çok şirindi, çiçeklerle süslü, insanlar geldikleri ülkenin bayrağını asmışlar.

Plaj desen bildiğin halk plajı aslında, ama kimse birbirini rahatsız etmiyor
(Bizde olsa?)
Şezlongumuz yoktu tabii, havlularımızı serdik ve yerleştik.
Birileriyle kaynaşınca, biraz da evden uzak olunca aza kanaat etmeyi öğreniyor insan.
Hiç konforlu değildi ama hepimiz çok rahattık beraberken.

Zaten grubumuz çok tatlı, çok seviyorum hepsini
Bir kısmı oda arkadaşım, sınıftan ve yatakhaneden kızlar
Diğer bir kısmı da yalnızca 3 haftadır tanıdığım ama bir nevi ablası ve hatta hanımağası haline geldiğim benden 2 yaş küçük Türk erkek grubu
Barbie'nin can bulmuş hali olan tatlı Alman oda arkadaşımın Türklerden biriyle çıkmaya başlaması iki ekibi kaynaştırdı, yatakhanedekiler de kendi arkadaşlarını getirince çok sevimli bi grup oluştu.

Ne garip aslında, bambaşka yerlerden geliyoruz, yalnızca 5 haftalığına birbirimizin hayatına "uğruyoruz," ayın sonu geldiğinde bir daha asla görüşmemecesine bavulumuzu alıp çekip gidicez.
Belki Amerika'ya geliriz, yeni kamplara, hatta bu kampa,
Ama asla aynı ekip buluşamıyacak, hiçbir şey tekrar yaşanmayacak.
Yine de biz bu göçebe hayatta, sanki hiç ayrılmayacakmış gibi her şeyi paylaşıyoruz.
Garip.

Her neyse.
Kremimizi sürüp suya girdik.
Ömrümde hiç okyanusa girmemiştim, e zaten pek de girmiş sayılmam.
ÇOK SOĞUK.
Türkiye'deki en soğuk deniz bile kat kat sıcaktır herhalde
Karpuz koysan patlar derler ya, öyle
Kuzey diye herhalde.

Çok dalga vardı, zaten girip yüzmek mümkün değil
İlkinde belime kadar girmeye cesaret edebildim, ikincisinde Vermontlu (kuzey ve soğuk yani) arkadaşımın teşvikleriyle tam girip biraz dalgalarla oynama fırsatı buldum
Soğuktu ama eğlenceliydi
Hele bir kere ıslanınca kenarda durup "ay ay çok soğuk" diyenleri ıslatmak kadar iyisi yok.

Arada bir mola verip McDonald'sa gittik.
Haftalardır Amerika'da olup ilk defa McDonald's yiyor olmam abesle iştigal değil mi?

İyice de güneşlendik, güzel fotoğraflar çektik
Dün GAP Outlet'inden 10 dolara aldığım bikinimi giymiştim, yeni bir şeyler giymek çok keyifli oluyor bazen. (tüketici yaşam)
Vücudum iyi de, yanaklarım kırmızı kırmızı, umarım soyulmaz.

Otobüsle okula dönerken de advisorımız Mean Girls'ü açtı, otobüsün televizyonlarından hep birlikte izledik.
Sanırım üçüncü izleyişim. Aptal ama komik. Hele Amerikalı arkadaşlarım bazı replikleri ezbere biliyolardı, eğlendim.

Ne güzel gündü, işte bunu özlerim.

15 Temmuz 2010 Perşembe

Honey pie.

Ben buradayım diye evde
"Will the wind that blew her boat across the sea
Kindly send her sailing back to me?"
diyen biri olsun istiyorum.

Çok şey mi istiyorum?
Hayır.
Çünkü "I would sail across the Atlantic
To be where I belong."


*Bu kitap bu okulun kütüphanesinde var. Mükemmel? Yetmez.

14 Temmuz 2010 Çarşamba

Sen beni bi' dinlesen ne roman olurum.


Hepimizin hikayeleri var.
Uzun, kısa, sıkıcı, dinlemeye değer, farklı, sıradan
Ama var işte.

Burada çok güzel bir kütüphane var.
Bugün içindeyken düşündüm
Ömür boyu uğraşsak bile o kütüphanenin çeyreği kadar bile kitap okuyamayacağız.
Dünyadaki "dinlemeye değer" insanlarının binde birini bile tanıyamayacağız.

Kaçırdığımız tüm yazılı ve yazısız hikayeler beni üzüyor.

Umarım cennet dedikleri yer devasa bahçesinde herkesin bir şeyler okuyup sohbet ettiği kocaman bir kütüphanedir.

"I have always imagined that paradise will be some kind of library."
Jorge Luis Borges

13 Temmuz 2010 Salı

Yansıma.

Benim aynı dilden konuşabileceğim insanlara ihtiyacım var. En azından bir kişiye.
Hayır lisandan bahsetmiyorum, zira burada bol miktarda Türk var. İngilizce olarak da derdimi gayet rahat anlatırım.
Sorun o değil. Benim beni anlayacak birine ihtiyacım var.
Newbury Comics'e girdiğimde gözlerimin ışıldamasını anlayacak ve hatta benimle beraber her şeye hayran kalacak,
New York'ta thrift shoplara girmek istediğimi söyleyince aynı hevesle karşılık verecek birine.
Geceleri rahatsız etmemek için "iyi geceler" deyip çarçabuk yatan saygılı Avrupalı bir oda arkadaşına değil,
Gece 3e kadar beni güldürecek, derdimi paylaşacak birine.
Kütüphanede vakit geçirme isteğime uzaylı gibi bakmayacak birine.
Aklımdan her geçeni rahatça anlatabileceğim birine.

Yok ne doyumsuz ne de mutsuz değilim, çok da eğleniyorum
Ama insan keyifli bir şeyler yaşarken hep tamamen anlayacak ve paylaşacak birilerine ihtiyaç duyuyor.
Duyuyormuş.

Hem gitmek hem de kalmak istemek ne zor.

"We are just breakable, breakable
Breakable girls and boys."

Breakable - Ingrid Michaelson

9 Temmuz 2010 Cuma

You make me wanna say oh my God.

AMAN TANRIM! (Dublajlı Amerikan filmi)
Çok utanıyorum okurlar.
Günlerdir yazmak için oturuyorum, üşenip kalkıyorum.
Telafi edeceğim.

Burası çok değişik bi yer. Valla diyorum bak.
İlk gün otelde kalmam gerekti. King size yatakta tek başıma 5 tane yastıkla yattım, ne jetlag kaldı ne başka bi şey. Ah odam bit kadar olmasaydı devasa bi yatak alırdım.

Asansörde 4 tane çocukla karşılaştım. Türkçe tartışıyolardı hararetli hararetli. Asansör durdu, buyur geç gibi bi el hareketi yaptılar. "Siz geçin ben öyle inerim" dediğimde yüzlerindeki ifade: PAHA BİÇİLEMEZ. Sonra da aynı kampa geldik zaten. Okuyosan selam, reis.

Okul çok güzel! Çiftlik bile var içinde. Hergün her yere yürümekten ne kilo kaldı ne bi fazlalık. Ayrıca spor dersi seçmemiz zorunlu, ben de dans ediyorum. (Bi ara tango denedim, şimdi de şu başlıktaki şarkıyla Çin dansı-hiphop karışımı bi şey yapıyoruz. Hah bi de en güzeli, ilk hafta Glee'den Mercy ile dans ettik. Amerikalıların dediği gibi: Cool!)

Hah bir de yogaya başladım, çok sevdim. Hem çok güçlendiriyor hem de rahatlatıyor. Dünyanın en stresli insanı diyebilirim kendime (İstanbul'da yaşarken başka türlü olmak mümkün mü?) ve resmen hafifledim. Dönünce kesinlikle devam edeceğim, bana eşlik etmek isteyenleri beklerim.

P. geldi, haftasonu rory geliyor, umarım buluşacağız! Çok heyecanlıyım çok özledim!

Haftasonu Six Flags'e ve Boston'a gidiyoruz. Roller coasterlara binmeye pek niyetim yok ama bakalım. Boston vuhuuuu! Bir ara da New York gezisi olucak heyecandan ölüyorum! Hayatta en çok görmek istediğim yer!

Ah en önemlisini atladım, insanlar! Çok iyi burada herkes. Bir iki tane garip tipi saymazsak tabii. Oda arkadaşım sarışın bir Alman, resmen Barbie bebek. Çok seviyorum kendisini. Yatakhanede üçüncü kattayım, bu kat çok iyi kaynaştı zaten, çok sevimliler. Mesela buradaki zenciler bize rap yapmayı öğrettiler, ben de göbek dansı öğrettim. Türk kültürünü nasıl yaydım şaşarsınız. Misyonere döndüm.

Çok uzun oldu ama bir sürü şeyi atladım. Bugünlük bu kadar olsun, daha ayrıntılı gözlemlerimi ileteceğim. Sizi seviyorum!