25 Haziran 2023 Pazar

bende zincirlere sığmayan o deli sevdalardan

Ne söyleyeceğimi pek de bilmeden başlıyorum bu yazıya. Tek bildiğim uzun zamandan sonra buraya bir şeyler çiziktirmek istediğim. Hiçbir zaman günlük tutmadım ben. İlkokul birinci sınıftayken aldığım yaprakları çiçek kokulu ve minik bir asma kilitle kapanan günlüğüme bile bir iki gün art arda yazmışım ancak. Sonrasında yazılar hep şöyle beyhude sözlerle başlıyor: “Birkaç gündür yazamadım günlük, affet beni, yarından itibaren her gün yazacağım.” İnsanın kendini uğrattığı hayal kırıklıkları da çok değişmiyor demek ki.

Günlüğe ve geçmişimdeki benliğime en yakın olan şey, komik belki ama, tüm dünyanın erişimine açık bıraktığım bu blog. Geçmişe yolculuk etmek için şu elle tutulmaz sayfaların arasında gezinmek yetiyor. Bugün nasıl da dönüp geçmişteki benin saçlarına dokunabiliyorsam bu satırlarda, aynısını on beş yıl sonra tekrar yaşayabilmek için sanırım buraya yine yazmak istiyorum bugün. Bir yerlere iz bırakma arzusu hep diri kalıyormuş meğer. Bir ilkokul sırasına isminin baş harfini kazır gibi.

30 yaşındayım. (Bazen bu cümleyi kurmak bile komik ve inanması güç geliyor.) 16 yaşımın bir Eylül akşamüstünde bu blogu açarken bugünlere dek açık tutacağımı, internetin bir köşesinde yıllarımın izlerini bırakacağımı düşünmemiştim hiç. O günlerde ve buraya düzenli olarak yazdığım onu takip eden birkaç senede ne kadar genç olduğumu düşünürken tüm kalbimle hayret ediyorum, sanki o kadar genç ve o kadar şaşkın ve o kadar umutlu ve o kadar ışıl ışıl gözlü ama bir o kadar da toy ve aptal ve mahcup edici derecede kendinden emin ve heyecanlı olan ben olamazmışım gibi. O zamanlar yazılarımın arasına şarkı sözleri sıkıştırmayı çok severdim, şimdiyse şu sözler geliyor aklıma: “And I was so young when I behaved twenty-five / Yet now I find I've grown into a tall child.” 

Son zamanlarda, vaktiyle bu bloga kalbini dökmüş o kızı, hatta onun yarı yaşındaki halini sıklıkla düşünüyorum. Bazen sokakları arşınlarken, bir sinemanın çıkışında, akşamları evin sıcak ışığında otururken ya da bir parkta defterime yazılar yazarken kendimi ilkgençliğimi ve çocukluğumu düşünürken yakalıyorum. Yaşından büyük olduğunu zanneden, dünyanın derdini sırtına yüklemek için sabırsızlanan, hiçbir zaman bir çocuk gibi coşkun ol(a)mayan o kız çocuğu beni görse ne düşünürdü? Bu soru zihnimi sıklıkla kurcalıyor, kalbimde büyük bir yer kaplıyor. 

Dün gece bu blogda izlerini aradım o kızın, satır aralarında bana bırakılmış notlar bulmayı umarak. Buldum da. 19 yaşına girerken kendime bir mektup bırakmışım.

Sahi, kim oldun sen? Kimi okuduğunu bilmiyorum. Bilmiyorum, acaba dizelerin, satırların bir köşede unutuldu mu? "Sevenin var mı" diyorum, yanıtlamıyorsun, yaşını bile söylemiyorsun. Neler var çantanda, omzunun üstünde göremediğim neler var, ben zorlanır mıyım onları sırtlanırken? Hâlâ atkılar örüyor musun günlerden, genişlettin mi anı dolabını? Renkler soldu mu, yoksa canlandılar mi gitgide? Dürbün duruyor mu? Kırıldı deme ne olur, dayanamam.

Sen kuralları değiştirdin mi, oyunları baştan kurdun mu, kaleleri fethettin mi, merak ediyorum. Ama beklemem gerek, şimdi öğrenemiyorum. Sen benden daha sabırlı mısın acaba? İnadın azaldı mı? Saçını boyadın mı, kilo mu aldın yoksa? Ne iş yaparsın acaba, çocuğun var mı? Peki hayallerin var mı? Gerçekleştiler mi, azaldılar mı, silinip gittiler mi, yerlerine yenileri mi geldi? Şimdi gelsem, görsem seni, kendimi tanır mıyım? Değişmesem mi daha iyi, yoksa yepyeni bir sen, yepyeni bir ben mi, bilmiyorum. Kimbilir nerede okuyorsun bunu, kimbilir kim oldun, tahayyül edemiyorum.

Ama ben unutmak istemiyorum, unutmanı istemiyorum. Senin, benim seni nasıl görmek istediğimi, kim olmanı istediğimi unutmanı istemiyorum. İnsanca bir unutulmama kaygısı içinde, alıyorum kağıdı kalemi, bu mektubu yazıyorum sana ve yarına. Özenle anılar dolabına yerleştiriyorum onu, biliyorum, illa okuyacaksın, illa düşüneceksin, muhakkak beni hatırlayacaksın. 

Eski bir kalp kırıklığına rastlamış gibi hissettim bunları okurken. Kalbimde hem mutluluk, hem incecik bir sızı. O kızı hem çok memnun etmiş, hem de kalbini kırmış gibiyim. Korktuğu gibi uzaklaşmadım inandığı her şeyden. Öte yandan, avucunda ve kalbinde bir hazineymişçesine dikkatle taşıdığı kırılganlığı ve hüznü bir kenara bıraktım memnuniyetle. Hayatın iftiharla kırılarak ve hep kırıldığından gururla yakınarak yaşanmadığını anladım. Gerçekçileştim, güçlendim, olgunlaştım, o bugün buna biraz kızacak olsa da katılaştım, kaskatı olmadan (taş gibi katı ve güçlü olmak içimde yok, elimden gelmiyor). Sürekli yaralarıma bakmamayı, yaralara kıymet verip durmamayı öğrendim, yaralanmayı da ihmal etmeden. 

---

Ne o günlerdeki yaşantıma, ne de o günlerdeki aklıma özlem duyuyorum aslında. Yine de, geçmişin hiç dönülemeyecek kilitli bir oda olması bazen hüzün veriyor insana. Bugünden bakınca hayranlıkla karışık bir hayret uyandırıyor o yılların saflığı, kalpteki o yadsınamaz haklılık, tüm duyguların boş odalarda yankılanır gibi büyüyüp güçlenerek yaşanması, o kalabalıklık duygusu... Hayatımızın en büyük parçasının arkadaşlık olmasına müsaade eden bir düzende yaşamayı, çarpıştığım herkesle birbirimizi tanımak ve sevmek için telaşla harcayabildiğimiz o bitmek bilmez enerjiyi, neredeyse hiç hata yapmamış olmayı kimi zaman özlüyorum. O günlerin İstanbul'unu özlüyorum. Umudun bitmemiş olmasını, sokakların kalabalıklarında birbirimize rastlamayı, geceleri sokakları saran sarı ışıkları özlüyorum. İstiklal Caddesi'nde bir kalabalıkla beraber akıp gitmeyi, bir bütünün parçası gibi hissedebilmeyi, ucundan yakaladığımıza inandığım o canlılığı, o günlerin acemi sarhoşluklarını özlüyorum. Şimdi uzak bir diyardayım, ama o diyara dönsem de o günlere dönemeyecek olmak bazen kalbimi kırıyor. O sokaklar eskisi gibi parlamıyor, o insanlar orada değil. Mermer bir zeminde paramparça olan bir bardak gibi her yere dağıldık. Fotoğraflarda bile rastlamak zor oluyor bazen o günlere. Kimileri silinmiş, kaybolmuş, çalınmış gitmiş, kimi zaman ışıltımızdan ânı fotoğraflamayı zaten unutmuşuz. Bazı kareler yalnız zihnimde kalmış, her hatırladığımda güneş ışığına çıkarıp da soldurmaktan korkuyorum.

Seneler büyük bir süratle geçiyor, hayat insanın avuçlarının arasından bir tutam kum gibi kayıp gidiyor. Geriye kocaman ve rengârenk deniz kabukları da kalıyor elbette. Yine de insan bazen ellerinin ayalarına bakıp kalıyor. Yine de bugün güneş güzel doğsa bile -ki doğuyor- bir yolculukla dönülmeyecek yerlerin olduğunu bilmek kalbi ağrıtıyor. 1688'den beridir insan, ölümlülüğünü ve zamanın geçişini kabul edemediği için nostalji kelimesini icat edip duruyor.

---

Yazma alışkanlığımı kısmen yitirmişim. Kelimelerimi çok da sevmedim bugün, ama yine de bir yerlere iz bırakma arzusuyla paylaşmak istiyorum. On üç sene önce bu bloga yazan kızı hayal ettiği gibi New York sokaklarında başladım bu yazıya, Princeton'da bir kafede tamamlıyorum, bu da kişisel tarihime not olsun. 

Çok seneler sonra olsa da,

ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?