22 Kasım 2010 Pazartesi

Otobiyografi.


Tırnakları ile sürekli oynadığı için onları uzatamazdı hiç. İronik bir biçimde, ellerini rahat bırakmasının tek koşulu tırnaklarının güzel gözükmesiydi. İnsan çirkinlikleri yok ederken, örneğin berbat görüntülü talihsiz bir böceği öldürürken hiç suçluluk duymaz da, aynısı bir kelebeğin başına gelecekse kendini kötü hisseder, kelebeğin hayatını bağışlar. İşte o da aynı şekilde ancak ojeliyken dokunmazdı tırnaklarına. Bu yüzden şifonyerinin üzerinde renk renk ojeler tutar, her Cuma akşamı eve döner dönmez sürer, haftasonunda tırnaklarının biraz olsun toparlanmasını umardı. Tırnakları 9 günlük tatilden memnun, uzamış ve şekilliydiler o akşam. Üstüne üstlük bu sefer sınırı aşmış, turkuaz ojelerle süslenmişlerdi modaya uygun olarak. Ama kelebek ne kadar güzel olursa olsun 3 günlük yaşamının sonunda nasıl ölüme yenik düşüyorsa, ojeler de renklerinden bağımsız olarak her Pazar akşamı okul kurallarına, asetona ve bir parça pamuğa öyle yenik düşerler. Bu hayata dönüş arifesinde turkuaz ojeler de arkalarında hafif bir mavilik bırakarak istemeye istemeye terk ettiler bu dünyayı.

Ojelerin silinmesini Pazar banyosu takip etti. Yaşı ve cinsiyeti ne olursa olsun, bir şekilde dışarısıyla ilişki içinde olan herkesin ritüelidir Pazar banyosu. Okulun ya da işin varsa, daha doğrusu bir Pazartesi sabahı evde kalmak senin için bir lüksse, Pazar banyosu hava kadar elzem ve doğal bir ihtiyaçtır. Ne zaman ki Pazar banyosu yapmadığını fark ederse insan, ya çok yaşlandığının ya da vakitsizce diğerlerinden koptuğunun farkına varmalı ve toparlanmalıdır.

Aseton ve şampuan kokusu hala havada asılı dururken, kitaplarını bordo sırt çantasına yerleştirdi. Oda haddinden küçük olduğu için komşu odaya atılan, belki de bu yüzden biraz dargın olan ve bir türlü istenen düzeni sağlamayan dolaba yöneldi sonra. Ütülü bir gömlek ve siyah bir pantolon seçti, üzerine yeni gri hırkasını uydurdu. Odaya döndüğünde gözü yine şifonyerdeydi; ama bu sefer ojeleri değil, onlarla aynı katı paylaşan takı kutularını hedef aldı. Bilezik ve küpe dolu iki kutu, en çok kullanılanların yerleştirildiği bir ufak çanta, kuyruklarına yüzükler yığılmış iki boyalı tahta kedi figürü vardı görünürde. Ayrıca duvarda asılı anne yapımı askı en değerli kolyeleri, yine şifonyerin üstündeki kalın kadın figürü de öteki kolyeleri taşıyordu. Bunların dışında çekmeceye saklanmış büyük bir parfüm kutusu da hiç kullanılmayan ama atmaya da gönüllerin razı gelmediği (zaten takı namına hiçbir şey atılmazdı bu evden) takılara ev sahipliği yapıyordu. Hepsi kullanılıyor muydu, elbette ki hayır, çoğuna aylardır dokunulmamıştı. Yine de varlıkları bile bir mutluluk ve rahatlama kaynağıydı ve kuaför gibi güzellik mabetlerinde çok sıkıldığı için vakit geçirmemenin/harcamamanın tesellisiydi.

Minik çantayı karıştırdı, inci görünümlü küpelerle kedi figürlü küpelerini çıkardı. Figür de değildi aslında bu; renkli gözleri, boynunda pembe kurdelası, şekilli patileri ile bembeyaz kusursuz bir kedi heykeli idi. İncinin fazla ciddi olduğunu düşünüp kedileri takmakta karar kıldı. Kıyafetleri, yazdıkları, söyledikleri ve hayatı genel olarak böyleydi zaten: Daima belirli bir ciddiyet ve düzen içinde, ama aynı zamanda kendi düzenini bozar nitelikte. Ne çok sıkıcı, ne fazla cıvık; tam ayarında, ama aynı zamanda ayar tutturmak için uğraşılmamış. Ojelerin turkuazında bir hayat: hem sakin, hem ciddi, hem güçlü, hem de kendine has bir eğlence ve çılgınlığa sahip.

Hazırlıkları tamamladıktan sonra yattı; ama yatmak hiçbir zaman dosdoğru ışığı kapatıp uyumak değildi onun için. Yatıp da uyuyamadığı, yatakta dönüp durduğu anlar, insan hayatının belki de en sıkıntılı dakikalarıdır. Pişmanlıklar, endişeler, korkular tüm güçleriyle bastırırken, uyku son hızla uzaklaşır; kurban ise yatakta debelenmekten başka bir şey yapamaz. Bu yüzden her insanın başka bir yerlerde teselli bulması gibi, o da en büyük teselliyi kitaplardan alır, her akşam başka hikayelere kaptırarak kendine ait sıkıntıların saldırısını savuştururdu. Öyle çok büyük bir sorunu olduğundan değil, ama insanoğlu her durumda yeni bir sorun yaratmayı bilir ve daima kendi problemini evrendeki en büyük dert zanneder. O da herkes kadar biraz evrenin biraz da kendisinin eseri olan dertlerden nasibini almıştı elbet. 

O akşam da elinde Baba ve Piç'in allı pullu, otantikleştirilmiş süslü ve güzel kapaklı İngilizce baskısı (sırf bir yazarın neden anadilinde değil de başka bir dilde roman yazdığını anlayabilmek ve bunu ne kadar başarıyla tamamlayabildiğini ölçmek için Türkçesi değil de İngilizcesi) 12 gibi "yatmasına" rağmen uyuması gece 2'yi bulmuştu. Her ne kadar romanın sayfalarında kendini kaybetse de (belli ki başka bir dile hakim olmayı başarmıştı yazar) bu kendine geçtiği iltimasın acısını sabah erken saatlerde yaşayacağını bilerek, biraz da zorla uykuya daldı.

Yanılmamıştı. Bıyığını birkaç hafta önce acemi bir berbere kurban verdiği için sanki bir kusuru varmışçasına dolaşan ve lafları ağzında yuvarlayan servisçiden azar işitmemek için (gerçi tam azarlayamazdı kimseyi kıyamadığından) 6.25'te serviste olması gerekirken, uyandığında telefonun saati 7'yi gösteriyordu. Giyinirken, gözlerini acıta acıta lens takarken ve mont giyerken, içinde uzun süredir planlanmış bir işin ters başlamasının verdiği o büzümüş sıkıntıyı duydu. Ta Ocak'a kadar ara vermeden debelenip duracağı bir çeyrek yıla başlamak için en mükemmel yol değildi servisi kaçırmak. Arabaya bindiğinde de aynı sıkıntı vardı içinde ve daha kötüsü, belli ki arabadakilere de bulaşmıştı. Köprüden kilometrelerce ötede başlayan trafiği görünce önce havadaki gergin sessizlik, sonra oflamalar, en son da kopan tartışma kanıtlıyordu bu iç sıkıntısının tek taraflı olmadığını. Sisten dolayı öndeki araba ancak görünüyor, milim ilerlemeyen arabalar sıkıntıyı katladıkça katlıyor, insan adeta klostrofobiye kapılıp çığlıklar atarak kaçmak istiyordu. Üstelik okuldan sonra yetişilecek başka yerler de vardı aile bireyleri için. Sisin ve trafiğin saatlerce böyle devam edeceğinin haberi alındıktan sonra ufak araba sağdaki sapağa yöneldi ve kız, sonradan telafi etmek zorunda kalacağı onlarca işin yükünü ruhunda taşıyarak kendini tekrar evin kapısında buldu

Acele bir kahvaltı ve anne babanın evi akşama dek terki üzerine, yalnızlığın o tanıdık sesi duyuldu evde. Fonda boğuk bir televizyon sesi ve yeni yeni ışıyan gökyüzü huzurun bir diğer adı gibiydi. Kalabalık ailelerin evlerinde yalnız kalacak bir yer bulmak zordur belki, ama herkes birbirinden ve gürültüden öyle yorulmuştur ki, yalnızlıklar için fırsat kollarlar ve birbirlerinin anlık kaçışlarına göz yumarlar. Sakin ve az nüfuslu ailelerde ise, hele ki tek çocuk olmak söz konusu ise, boş vakitlerin birlikte geçirilmesi yazılmamış ve bozulmamış bir kuraldır. Ola ki bir kişi boş gününü küçük ailesinden uzakta geçirmeye uğraşıyorsa, bu çaba basit bir yalnız kalma arzusu değil de illa ki bir kaçış isteği olarak algılanır ve tepki görür. Belki de bu yüzden, tek başınalığa en uzak kimseler aslında tek çocuklardır.

Zor kazanılmış tek başınalığının mükemmelliğini bozmamak adına televizyonu kapattı. Sadece Mozart çalan radyo kanalının sesini tam kararında bir seviyeye ayarladı; duyulacak kadar yüksek, ilgi dağıtmayacak kadar kısık. Güneş camdan içeri dolarken bej rengi koltuğa kurulmuş, çayı, tuzlu kurabiyeleri ve kitabı ile felekten fevkalade bir gün çalmıştı thegirlwithkaleidoscopeeyes.

19 Kasım 2010 Cuma

En sevdiğim.

Pazartesi günü evde Harry Potter ve Felsefe Taşı okudum
Öyle bir mutluluk, öyle bir nostalji ki, anlatmaya kelimeler yetmiyor. Şu kapakta resmen çocukluğum yatıyor resmen. Okumak gerek tekrar, mutlu olmak gerek, Harry'i nasıl çocuksu bir saflıkla sevdiğimizi hatırlamak gerek.
Eski bir dostu bulmuş kadar mutlu uyudum Pazartesi gecesi.

Defalarca söyledim, tekrar söylüyorum: Harry keşke gerçek olsan. Gelsem Kovuk'a, sohbet etsek, benim de asam olsa size yardım etsem. Razıyım Harry ile arkadaş olmamaya, bari Hogwarts'a gitsem.

Çocukluk hayali zannediyordum; ama değilmiş. Ben hala Hogwarts'a inanıyorum, mektubumu bekliyorum ve gelse bugün, şimdi her şeyi bırakıp gitmeye hazırım.

Masumiyet.

Bayramdan istifade, nicedir merak ettiğim ve takip ettiğim bir blogta görüp "vakti geldi" dediğim filmi seyrettim: The Virgin Suicides 
Güzel bir Sofia Coppola filmiydi, aslen aynı isimli  ve "Dişi Holden Caufieldlerin hikayesi" diye bilenen romandan uyarlama. Pastel tonlara, çiçekli elbiselere, kızların masum güzelliğine özenerek izliyor insan; bakması keyifli bir film.

Bir yandan da naif olduğu kadar depresif ve üzücü aslında. Öyle ki, "İyi ki önceden seyretmedim, çok etkilenebilirdim" dedim içimden. İnsanın bunalıma en açık olduğu dönem belli ki ergenlik, konu bu olunca ve bu kadar çok erken ölüm görünce tek bir filmin içinde, insan çarpılmışa dönüyor. Hele ki bu kadar saf, çiçekli bir arkaplana yakışmıyor ölüm, hele ki intihar.

Özellikle bu aralar psikolojisine çok da güvenmeyen dişi okuyucu, seyretme! Yine de alıntıları akılda tutulmalı, müzikleri dinlenmeli bu filmin.

Dinlenmesi gereken soundtrack: Air - Playground Love.

Doctor: What are you doing here, honey? You are not even old enough to know how bad life gets.
Cecilia: Obviously, doctor, you've never been a 13-year-old girl.

7 Kasım 2010 Pazar

Uzak ihtimal.


Dün akşam ailece film gecesi yaptık ve Uzak İhtimal seyrettik.
Mahmut Fazıl Coşkun adlı bir yönetmenin filmi. Tanıyabileceğiniz sima bir tek Görkem Yeltan diye tahmin ediyorum.
Konu bir müezzinle bir rahibe adayının aşkı. Beni çeken de konu oldu zaten.
Çok ama çok sade bir film. Olabildiğince az renk, çok az konuşma ve bu duruluğun ortasında harika bir oyunculuk. Bir oyuncu canlandırığı karakteri bu kadar az konuşarak, sadece vücut diliyle nasıl anlatır diye soruyor insan kendine. Ve içinden oyuncu olmak geliyor. Ama kırmızı halılarda boy gösteren cinsten değil, işte tam Uzak İhtimal cinsinden.

Belki izlediğim en güzel film değildi, ama kesinlikle hoştu.
Hem filmlerimizde hem hayatımızda öyle alışmışız ki ani gelişmelere, büyük sonlara, koşuşturmalara
Uzak İhtimal kadar sakin bir film seyretmek dinlendirici geldi. Arındım.

Film gecelerine devam kararı aldık. Gelecek program: Un Giorno Perfetto.