30 Ağustos 2011 Salı

Ağustos ayına vedam, okuyuculara ve kendime izahımdır.

Tumblr_la6iqssmik1qbh1j2o1_400_large
Başımdan sırtıma ve hatta kollarıma doğru felaket bir ağrı var, sanırım boynum tutuldu. Onu geçtim, içim tutuldu.

Günlerdir yazma niyetiyle dolaşıyorum, ama kalemi elime aldığımda boş bir sayfadan öteye gidemiyorum. "İlham gelmiyor, yazamıyorum" diyorum kendime. Aslında yalan. Daha doğrusu, bahane. Ben aslında yazmıyorum. Kendime yazma izni vermiyorum.

"Yazmak kendini derin kuyulara bırakmayı gerektiriyor" demiştim aylar önce. Sonra da kendimi bırakmadan, kontrollüce gezip yazabilmeyi dilemiştim o kuyuda. Meğer öyle bir şey olmuyormuş. Arada olmak diye bir şey yok. Düşüyorsan kuyuya, yarı yoldan dönemezsin. Dibe çarpmaktır düşmenin farzı. Yolunu bilerek kaybolmak diye bir şey olamaz. Kayıpsan, kayıpsındır. Hem en fenası kendi içinde kaybolmaktır, çünkü elinde bir haritan bile yoktur geri dönmek için.

İnsan nasıl güçlü, hayret. Her düşüşte omurgasını tuz buz edip sonra yine birleştirmeyi başarıyor. Ama defalarca mahvetmek o omurgayı, sonunda felç olmak demek. Bir müddet sonra bu riski alamıyor insanlar. O yüzden D.'nin söylemiyle "'Ben lisedeyken kompozisyonum çok iyiydi' kadınları ve adamları" ortaya çıkıyor. Bu yüzden yirmisine dek şair olanlar, bir anda mühendis olup şirket köşelerinde yitip gidiyorlar. Gençken herkes aptalca cesurdur, korkmaz hissetmekten ve sormaktan. Sonra o iğneler içine battıkça, yorulur, bıkar, korkar. Uyuşturulmuş filan değildir kimse, herkes bilinçli biçimde hissizleşmeyi seçer.

Hissizleşmemeyi seçenler, bazen de beceremeyenler vardır. Güçsüz derler onlara, bazen tutunamayan derler, ama aslında cesaret işidir bu biraz. Herkes unutmayı seçerken hatırlamak aslında bir güç ispatıdır belki de. Alışmaktansa sormaya devam etmek neden güçsüzlük olsun ki? En korktuğum kelime bu: alışmak. Gitmelere, bitmelere, silmelere, es geçmelere, yitirmelere alışmak. Öğrenmek başka, alışmak başka. Öğrenmek olgunlaşmak demektir, alışmak sıradanlaşmak. Biz ikinciyi birinciyle karıştırdığımız, daha doğrusu kolaya kaçıp yeğlediğimiz için parça parça yıkılıyor bu dünya, anlamını yitiriyor.

Alışmadım hiçbir şeye, alışmak istemiyorum. Ne yükselen seslere, ne de sevgi sözcüklerine; ne gelişlere, ne de gidişlere alışmak istemiyorum. Hissizleşmek, hislerimi köreltmek istemiyorum, ama yerinde saymak da anlamsız. "Dünya nasıl olması gerekiyorsa, öyle. Kendi kendini kurtarmayanı hiç kimse kurtaramaz" diyordu Tezer Özlü kitabında. Doğru. Bu düzen böyle. Alış demiyorum ama anla. Hissizleşme ama büyü. Elden gelen bu. Çocuk yanını ezip öldürmeden sorumlulukları sırtlanmayı öğrenmek belki de "tutunmuş ama uyuşmamış" bir insan olmanın tek yolu. 

Biraz da böyle denemek istiyorum ben. Duyguların ardından koşmak, hatta sürüklenmek ve berelenmek de insan ömrünün bir parçası. Ama çoğu zaman unutuyoruz ki, asla tek parçası değil. Aileden, arkadaştan, sevgiliden, dosttan yaralanır insan, bu kaçınılmaz. O yaralar bazen hızlı bazen yavaş, ama bir şekilde iyileşir. Bazen izi kalır, hatırlatır. Hatırlatır ki tekrar aynı yolda tökezleme, kemiğini aynı yerden kırma, aynı taşa takılıp düşme. Tek bir yara izinde kalmak ancak aptallıktır. İnsan vücudu baştan ayağa açık yaralanmaya. Senin yeni yollarda yeni şekillerde yaralanman gerek. Deşecek yeni bir yer bulmalısın sen. Çünkü yaralanmadan koşmaktır aslında en büyük acı.

Hislerin baharı ve yazı tükendi, duyguların hükümeti devrildi. Biraz da düşüncenin saltanatı hüküm sürsün istiyorum bedenimde. Nicedir ihmal ettiğim öğrenmeye, bilmeye ve nitelikli düşünmeye olan açlık şimdilerde kendini duyuruyor. Aynı şeyleri yineleyen kız oldum fark etmeden, bundan da memnun değilim artık. Bana yeni bir şeyler gerek. Nasıl koşuyorum ölesiye, soluyacak yeni bir hava lazım şimdi. Gelirgeçer hislerin genelgeçer ifadesi değil, bana yabancı yepyeni sular lazım, öğrenmenin ve olgunlaşmanın bir diğer parçası. Ama asla alışmanın değil.

Dünya nasıl dönüyor düşünsene, nasıl uyumlu Güneşle. Bir yanı hep aydınlık gezegenin, ama asla aynı yanı değil. Zaman geçip gün döndükçe yeni bir yer aydınlanır, mevsimler döndükçe bir başka yer ısınır. Tek bir kıtayı aydınlatmak için durursa dünya, hayat biter. Ağustos sona eriyor, mevsim dönüyor, yaz bitiyor. Edebiyatın baş harfini ve tınısını paylaşan Eylül geliyor şimdi. Ben hâlâ seviyorum Eylül Akşamı şarkısını, yine mırıldanacağım eve doğru yürüdüğüm bir akşamüstünde. Ama tek şarkıyla geçmez ki ömür, harcanmış olur. Artık Eylül'e dair yeni bir şeyler öğrenmek istiyorum ben. Hem söz veriyorum, bu sonbahar uğraşıp yağmuru da sevmeye çalışacağım.

Hayat upuzun bir sohbet gibi. Daima konuşan taraf olamazsın. Bazen için şişer, dolusundur hislerle ve düşüncelerle. Anlatırsın geceler boyu, yazarsın, bağırırsın. Sonra o evre biter. Sen sıranı savarsın. Bu sefer susarsın, dinlersin, anlarsın. Depolarsın, ta ki sıra tekrar sana gelinceye kadar. Uğraşırsın, tekrar konuştuğunda yeni ve anlamlı bir şeyler söyleyebilmek için. İşte ben ikinci evreye geçtiğimi seziyorum şimdilerde. Hani gezersin bütün gün, sonra göklere akşam iner, yorulursun. Harika şeyler yaşamışsındır belki, ya da ömrünün en kötü günüdür.  Her iki durumda da eve dönersin. Isınırsın, yıkanırsın, uyursun, ertesi sabah tekrar çıkmak için enerji toplarsın. 

İşte ben eve döndüm, kendime döndüm. Pencerede yeni bir mevsim var şimdi, hafifçe başlayan rüzgârıyla insanı ürperten, ama eskisinden de dinç hissettiren. Kendime yatırım yapıyorum ben bu mevsim. Kimsenin hiçbir şeyi olmaya takatim de arzum da yok. Kendimin evi, yoldaşı, aşçısı, öğretmeni, öğrencisiyim. Benden bir iki yaş küçük bir arkadaşım benden hayata dair bir öğüt istemişti, ben de "Hayatta güvendiğin, varlığından memnun olduğun insanlar olsun, ama asla onlara bağımlı olma." demiştim. Belki de verdiğim tek doğru öğüttür bu. Kendini kendinle tanımla sen, sıfatlar uçar, yalnız ismin kalır geriye. Ölürken bile böyle bu.

Kendi kendine konuşurken bağırmaya lüzum yok, fısıltı da yetiyor. Bu yüzden benden az ses çıkarsa bu mevsim, şaşırmayın, kızmayın, bittim sanmayın. Ben aslında tekrar konuşmak için biriktiriyorum şimdilerde. Franz'a yazıyorum, o da kısa kısa, bir de öğüt üzerine yeni öğrenmekte olduğum Osmanlıca sözcüklerle beziyorum onu. Eski mevsimin modası geçmiş şarkısı değil, yeni günlerin yeni bestelenen ezgisi var önümde. Ben her şeyi, eğer haddimeyse, anladım ve affettim. Şarkıda da dediği gibi, işim yok savaşlarda boyalarla gözlerimde. Pişmanlık ya da kızgınlık yok kimseye ve hiçbir şeye karşı. Dilerim benim hesabıma başkalarının düşüncelerinde de böyledir durum. Sürç-i lisan ya da sürç-i kalp ettiysek, affola.

Kısacası, ben bir görünüp bir kaybolurum şimdilerde, ama hep varım. Bildiklerim cebimde, öğrenceklerim önümde, Franz her daim yoldaşım, yazmak hep aklımda. Bir de sınav var aradan çıkarmaya çabaladığım. Siz gitmeyin, er ya da geç döşenir buralar yeni sözcüklerle. Bu şarkıdan geçtim artık, duvarlarımı yıkıp bu şarkıya gelmeme ise daha uzun bir yol var. Belki biraz bu şarkıdayımdır, bolca da şu şarkıda. Şimdi biraz Yüzyıllık Yalnızlık okuyacağım ismine ve hislerime uygun olarak. Bir de şu dizeler dönüp duracak aklımda:

"Yan yana gelmemiz bile bizatihi günahtı
 Sen Havva'ydın ben elma, Adem o ara müphem
 Mutluluk sandığımız şey nevrotik bir bozukluk
 Eskiler nevrotiğe ne derdi hiç bilmem.

 Çoksa da telaşa mahal alınma sen üstüne
 Hint keneviri stokum epeyce idare eder
 İyi kızlar cennete kötü kızlar her yere
 Kalbi kırık adamlar cehennemin dibine gider."

Ali Lidar

19 Ağustos 2011 Cuma

Herkes gitmelerde, zaman yine uçmalarda.

Tumblr_lf9z6pzatd1qzrkblo1_500_large
Bunu çok haklı sebeplerle nemlenmiş gözlerle yazıyorum.

Yarın öğlene doğru kalkacak bir uçak, çok çok değer verdiğim birilerini dünyanın öbür ucuna götürüyor. Bugün dersanede söz sanatlarından bahsettik. "Dünyanın öbür ucu. Mübalağa sanatı çocuklar." Hayır bu sefer değil. Bu sefer gerçekten başka bir kıtaya, uçakla saatlerce, hatta S.'nin çok sevdiği denizi kullansak aylarca uzak bir yerlere gitmekten bahsediyorum.

Kimi insanlar var, bir saniyeliğine görmek bile içini rahatlatıyor. Kızdığında, üzüldüğünde "Ya hani olur ya insan böyle" diye başlayan devrik cümlelerini onlar hemen anlıyor. En büyük sevinçlerini en ufak haset kırıntısı hissetmeden içtenlikle onlar paylaşıyor. Her şey güzel olabilir öyle insanlarla.

Ama şimdi o birileri gidiyor. Biliyorum gitmeli, biliyorum hepimiz gideceğiz, hem zaten gidilen yer hayallerin bile ötesinde. Biliyorum orada mutluluk bekliyor. Ama ben annesinin eteğine yapışan bencil bir küçük çocuk gibi somurtuyorum. Zar zor bulduğum o birilerinin benden manevi olarak değil belki ama kilometrelerce uzaklaşmasına razı olmak istemiyor canım.

Biz yine aynıyız ama her şeye rağmen. Yine en güzel mektuplar birbirimize, yine en güzel şarkılar bize, yine en güzel filmler beraber izlenecek. Güvenmenin verdiği rahatlık, yine bir sarılma uzakta.

Ben çocuk gibi ağlamaklı oldum ama o birileri sakın üzülmesin. Her şey güzel olacak. Hem herkes yalnızdır daima, yalnızca yoldaş olabiliriz birbirimize. Olacağız da, bir ömür boyu.

Hem yarın için, hem de hayat yolunda, iyi yolculuklar.

Biz şimdilik kalıyoruz "Olric." Öyle Turgut'la yaptığın gibi çekip gidemiyoruz, gitmiyoruz. 
Kalmak zor. Bize kolay gelsin.

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Her şey yerli yerinde.

Tumblr_lk81qgcodc1qdctkpo1_500_large
Henüz okul açılmadı, ama iki gündür dersaneye gidiyorum. Haftalardır süren kendi başınalık ve başına buyrukluktan sonra sert bir geçiş oldu birdenbire. Sürekli bir şeyler anlatılıyor, hedefler, notlar, okul isimleri, dereceler... Çok dinlemiyorum, dinleyince ürkütücü çünkü. Böyle vakitlerde elindekini ve iç huzurunu korumak için yalnız kendiyle meşgul olmalı insan. Çalışılacaksa çalışılsın işte. Bunun üzerinde saatlerce konuşulması, binlerce şehir efsanesi üretilmesi asabımı bozuyor.

"Son sene" tamlamasının ilk kelimesi, yani "son" olabildiğince vurgulanıyor bugünlerde, hem de koskocaman harflerle. SON. Herkes gitmekten bahsetmekte, herkes bir adım ötesini düşünüyor. Ne garip aslında, lisedeki son senemizin tadına varmak varken, korkunç bir koşuşturmaca içine giriyoruz. Keşke böyle olmasa.

Her şey ve herkes tek tek dağılıyor. Çok yakınım olan bir avuç insan çok yakında yurtdışına gidiyor. Her an görüşmesek bile bazı insanlarla aynı şehrin havasını soluduğunu bilmek bile güzel. Şimdi onların dünyanın tam anlamıyla öbür ucunda olacağını bilmek yüreğime büyük bir sıkıntı bırakıyor. Vedalar düzenleniyor, oysa ne kadar yeterli olur ki? Veda sözcüğü bile zor geliyor üstelik bana. Üstelik bir sene sonunda, yıllardır beraber okuduğum herkese aynı şey olacak. Korkuyorum haklı olarak. "Ah ne güzeldi o günler" cümlesinde donup kalmaktan korkuyorum. MFÖ'nün dediği gibi "Kaç kişiydik o zaman bak, kaç kişi kaldı şimdi" demek istemiyorum.

Günler yavaştan rutine kavuşuyor. Hergün dersaneye gidip geliyorum. En azından o çok sevdiğim semtin havasını solumak güzel. Eve dönmeden önce yarım saatliğine sahafları dolaşabiliyorum örneğin. Denize bakabiliyorum. Bunlar çok değerli aslında. Bir zorluğu güzelleştirmenin nadir bulunan yolları. Belki havalar soğuyunca ve günler daha hızlı koşmaya başlayınca bu da gider elimden. Sonbaharın gelmesini hâlâ istemiyorum. Yağmurlu havalarda mutlu olamıyorum ki ben yine. Kahve makinemiz varmış, yeni öğrendim. Onu kuracağım, belki onun kokusu biraz mutlu etmeye yarar zor günler geldiğinde.

Yine de erken uyanıp uzun süredir bekleyen işleri tamamladığım sabahları seviyorum. Otobüste kitap okumayı seviyorum. Bu aralar İskender'i okuyorum, Elif Şafak'ın en iyi kitabı değil kesinlikle, ama yine de okunuyor. Sevmişimdir Elif Şafak'ın çok karakterli olay örgülerini.

Bir de bugünlere Vega'nın şarkıları çok iyi gidiyor. Galiba blogun şarkıları bir süre Vega'nın solistinin berrak sesinden olacak. Mesela şimdi içimden geçen, Bu Sabahların Bir Anlamı Olmalı.

Aklımda da şu dönüyor iki sabahtır:

"Ey kim varsa orda o tek olanın adına çekin kürekleri."

Turgut Uyar

13 Ağustos 2011 Cumartesi

"Sokaklar bile sokaklara kesişir, gölgeler ki güneşe bağlı."

Tumblr_lpvo97chxu1qe83vko1_500_large
Tutunamayanlar'ı bitirdim. İster istemez, cümlelerimin sonuna Olric ekliyorum. Ama içimden, siz duymuyorsunuz. Yeterince altını çizemedim Tutunamayanlar'ın, çünkü o işe girişirsen, 722 sayfanın da altını çizmen gerekir.

"Resmi bitirdiği zaman sağ alt köşesine özenerek adını ve tarihini yazar ve SSZYR yani 'seni sevdiğim zaman yaptığım resimlerden' anlamına gelen işareti koymayı asla unutmazdı."

Ne güzel bazı adamların cümleleri. Oğuz Atay'ı tanımak isterdim. Şimdi Dorian Gray'in Portresi var önümde, bitmeye yakın. Romanlardaki isimler ne güzel oluyor. Zaten her şey romanlarda daha güzel oluyor. İnsanlar daha güzel, ruhlar daha ince romanlarda. Belki biz de öyleyiz, ama gizliyoruz, zayıf görünme korkusuyla. İncelikli olmanın zayıflık olduğunu zannedenler ne çok şey yitiriyorlar. Bir gün bir çocuğum olursa, ismini mutlaka bir kitaptan seçeceğim.

Yeni bir dönemece giriyoruz. Zor bir sene, insan ruhuna aykırı bir sene. Ama bundan sonraki yıllar daha güzel olsun diye, bu yıl biraz bedel ödeyeceğiz hayata. Hayata değil belki yalnızca sisteme. Eldeki bu, yapacak bir şey yok. Blog duracak elbette, blog hep var. Belki çok sık güncellenmez, ama ben buradayım, Franz'a yazıyorum çok da güzel olmayan yazımla. Oradan aktarırım size. Şöyle not düşmüşüm El yazım karmaşık, ama ben seviyorum. İnsanların da karmaşık olanlarını seviyorum zaten. Düz olan her şey tükenmeye mahkum.

Yağmurlu bir İstiklal'de yürüdüm, güneşli bir Kadıköy'ü adımladım. İnziva bitti, hayata ve insanlara karıştım. Bıraktım sepya rengi yaşamayı. Özlemişim bunu.

Güneşli bahçeler var önümüzde, yağmurlu bir sonbahar var, uzun bir kış var, sonra yine bahar var. Vapurlar var sevmek için, kalabalıkta kendinle kalmak için metrolar. Kargaşayı usulca bastıran renkli kulaklıklar var. Kitaplar var, öğrenmek için, anlamak için. Doldurmak için defterler var. Dört gözle beklenen mektuplar var. Ajandalar var, sayfa sayfa tüketelim diye. Güzel yemekler var dostlarla yemek için. Zorluklar da var. Kahkahalar kadar gözyaşları da var. Sorumluluklar var üstlenilen. Göğüslenen acılar var. Yine de umut var. Anlamlı bakan gözler var. Her sabah, aynada daha da büyümüş biri var. Şu göğün altında nefes alıyoruz, öyleyse hayat var.

Dedim ki Franz'a: Seneler geçiyor. İçimden, benim suretimde, başka ruh hallerinde insanlar geçiyor bir de. Oynarken seyredebildiğin tek film hayat.

Bu şarkı gibi içim, masmavi. "Bütün vapurları kaçıranlar gibi gel, hiç üzülme." Ayrıca ben ve Olric hâla burada, burada ve buradayız.

Ah bir de şu iki dizenin tadı, bambaşka:

"Hiçbir şeyim yok akıp giden sokaktan başka
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni."

Cemal Süreya

9 Ağustos 2011 Salı

Akşamüstü vapuru kadar ferah.

Tumblr_lpmwocnlft1qf1cv0o1_500_large
Görülmemiş bir açlıkla okuyorum. Kitapları büyük bir şefkatle seçip teker teker okuduğum zamanlar gibi değil. Bu sefer saldırıyorum kitaplara. Hani yırtarcasına, sayfaları yutarcasına. Tek bir kitap yetmiyor. Başka başka kitaplara el atıyorum. Hayatımda ilk defa 5 kitabı aynı anda okuyorum. Bazen bir tanesine devam etmeye başım gelmiyor. Biliyorum, iki gün sonra, ya da o akşamüstü, tekrar onu okuma saatim gelecek. Ama o zamana kadar yalnız beklemek anlamsız. Öyleyse kendimi uyacak başka bir kitapla doldururum bekleme süresini.

Birkaç haftadır sözünü ettiğim sakin saltanatımın son günleri. Cumartesi sabahı sıkı bir darbe yiyecek bu saltanat, Pazartesi sabahı ise kralını sürgüne gönderecek, uzun süre dönmemek üzere. "Üç-Büyük-İmtihan-ve-Onları-Bir-Sene-Boyunca-Taklit-Edecek-Yüzlercesi"ne yine başlıyoruz. Başaramamak değil, başarmak için gerekli olan ilgiyi toplayamamak konusunda endişelerim var. Dört senedir bambaşka, güzel ama gerçekten uzak bir fanus/evrende yaşadım. Şimdi her şeyi bir kenara bırakıp sınav gerçeğini kabullenmek zor geliyor. Şunun şurasında bir hafta sonra o acayip yarışa girişmek gerektiğini kavramak güç.

İşte ben de, benden (ç)alınacak bir senenin intikamını alırcasına, ya da depolama yaparcasına okuyorum galiba. Sanki Cumartesi sabahı vektörler ve modüler aritmetik değil de, edebiyat bilgisi sorulacakmışçasına okuyorum. Oturup iki konu tekrar etmek varken, dersane öncesi hedefimi Tutunamayanlar'ı bitirmek olarak belirledim. Yarıladım da. Çok doğru bir vakitte okuyorum bunu, ne erken olmalıydı ne de daha geç. Bitireceğim de. Bitiririm çünkü, biliyorsunuz. Karar verince mutlaka yapıyorum. Herhalde iyi bir şey bu.

"Beni durdurmazsanız pişman olursunuz. Bana bir yerde dur demek gerekir." Süleyman Kargı başını salladı. "Selim'i de durdurmazdım." Gülümsedi. "Sizleri durdurmak mümkün değildir. İçinizden devam edersiniz sonra."

Hakan Günday okumak istiyorum. Barış Bıçakçı okumak istiyorum. Moda'daki sahafları talan edeyim. Viyana'dan aldığım "Der Kuss" desenli çantamda her seferinde başka bir güzel kitap olsun. Çantamı görseniz kıskanırsınız, öyle güzel ki. Kitabımı, kalemim, kulaklıklarımı ve kendimi yüklenip hergün Kadıköy'e gidip geleyim. Az konuşalım, öz anlayalım. Şiir gibi olsun sözlerimiz. Hava serinlesin, ama yaz bitmesin.


Mutluyum hakikaten, satır aralarında ve sayfa köşelerinde. Ama öyle ince ve derinden bir mutluluk ki, duymak için dinlemen şart. Çok sevilen bir insanla vedalaştıktan sonra, serin bir akşamda, ışıklı bir caddede yalnız başına yürürken varlığını bir defa daha anımsatan cinsten bir mutluluk.

Goodreads kullanalım. Ali Lidar'ı sevelim. Bu şarkıyı da öyle. Sevelim işte. Ne güzeldir sevmek.

Büyüdük, fark ettin mi?

6 Ağustos 2011 Cumartesi

"Bende inanmak noksanmış."

Tumblr_lp9t1cdglj1qmbpcvo1_500_large
"Şimdiye kadar tesadüf ettiğim insanlardan bir tanesi benim üzerimde belki en büyük tesiri yapmıştır. Aradan aylar geçtiği halde bir türlü bu tesirden kurtulamadım. Ne zaman kendimle baş başa kalsam, Raif efendinin saf yüzü, biraz dünyadan uzak, buna rağmen bir insana tesadüf ettikleri zaman tebessüm etmek isteyen bakışları gözlerimin önünde canlanıyor. Halbuki o hiç de fevkalade bir adam değildi. Hatta pek alelade, hiçbir hususiyeti olmayan, her gün etrafımızda yüzlercesini görüp de bakmadan geçtiğimiz insanlardan biriydi. Hayatının bildiğimiz ve bilmediğimiz taraflarında insana merak verecek bir cihet olmadığı muhakkaktı.

Böyle kimseleri gördüğümüz zaman çok kere kendi kendimize sorarız: "Acaba bunlar neden yaşıyorlar? Yaşamakta ne buluyorlar? Hangi mantık, hangi hikmet bunların yeryüzünde dolaşıp nefes almalarını emrediyor?" Fakat bunu düşünürken yalnız o adamların dışlarına bakarız: onların da birer kafaların, bunun içinde, isteseler de istemeseler de işlemeye mahkûm birer dimağları bulunduğunu, bunun neticesi olarak kendilerine göre bir iç âlemleri olacağını hiç aklımıza getirmeyiz.

Bu âlemin tezahürlerini dışarı vermediklerine bakıp onların manen yaşamadıklarına hükmedecek yerde, en basit bir beşer tecessüsü ile, bu meçhul âlemi merak etsek, belki hiç ummadığımız şeyler görmemiz, beklemediğimiz zenginliklerle karşılaşmamız mümkün olur. Fakat insanlar nedense daha ziyade ne bulacaklarını tahmin ettikleri şeyleri araştırmayı tercih ediyorlar. Dibinde bir ejderhanın yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek bir kahraman bulmak, muhakkak ki, dibinde ne olduğu hiç bilinmeyen bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır. Benim de Raif efendiyi daha yakından tanımam sadece bir tesadüf eseridir."

Sabahattin Ali - Kürk Mantolu Madonna

Sanıyorum ki Türk edebiyatına bundan daha güzel bir kitap gelmesi mümkün değil.

Günler akıyor. Garip şeyler oluyor. Etrafımda kötülüklere hiç layık olmayan insanlar hiç hak etmedikleri acılara mahkûm oluyor. Bazı şeyleri yalnız seyretmekle yükümlüyüz, elden hiçbir şey gelmiyor. İnsan, her geçen gün daha kayıtsız bir seyirciye dönüşüyor. Her türlü gürültü beni rahatsız ediyor. Dünyevi dertler bazen çok gülünç görünüyor. Bir tek Sabahattın Ali'nin insanı hatasızca inceleyen ve işleyen kalemi iyi geliyor. Köşede Goriot Baba, Faust ve Tutunamayanlar beni bekliyor. Belki de ben onlardan bir şey bekliyorumdur.

Kitaplardan zaten her zaman çok fazla şey bekliyorum. Okuyup bitirdiğimde dünya düzelmiş olsun istiyorum. Bu defa kendim için değil, bu sefer gerçekten başkaları için. Sabah kötü bir mesaj alınca, tekrar uyuyorum, uyanınca kötü bir rüyaya dönüşmüş olsun diye. Dönüşmüyor. Kâbus gören ben değilim, ama çok yakınlarının kâbusları da insanın içine batıyor. Silkeleyip uyandırmak istiyorum insanları, ama başaramıyorum, çünkü hayat denen rüyadan uyanmak imkansız. "Dünya bir masaldır" evet, ama inişi çıkışı var, kimi zaman öyle sert iniyor ki, yalnız dibi görüyorsun. Elimden gelen tek şey, dibe gidenlerin bakışlarını yukarı çevirmeye uğraşmak, hâlâ bir gökyüzü olduğunu hatırlatmaya çalışmak. Çünkü güneşli de olsa, kar da yağsa, bize her seferinde yeni bir şeyler getiren gökyüzü daima mevcut. Ve biz onun getirdiklerine, iyi ya da kötü, her daim mahkûmuz.

Bu şarkı kadar güzel ve zor kimi şeyler.

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Denge.

Tumblr_l3ftm0rrby1qc1z3mo1_500_large
"Sen adam olurken ben bozuluyorum."
"Tahterevalli."
"Aynı hizada buluşsak? Çünkü ancak o zaman ikimizin de ayakları yerden kesilmiş olur."

İşte kim ne derse desin, şiirler ve filmler de hayattan alınır aslında. Ve bazı diyaloglarımız not alınacak kadar güzeldir. Ve ben hep not alırım.

Ben bugün erken uyandım. Bisiklete binmeyi unuttuğumu fark edip her yere iki tekerlek üzerinde gidebileceğim bir şehirde yaşamayı diledim. Hiç duymadığım bir Teoman şarkısı öğrendim. Bir gün daha geçti hayattan.

2 Ağustos 2011 Salı

Apres moi, le deluge.

Art-beautiful-color-flowers-girl-light-favim.com-96045_large
Güzel uyanıyorum. Bazen perdeleri gizlice aralık bırakıyorum uyumadan önce. Güneş fırsatını bulduğu her aralıktan içeri süzülüyor, yüzüme vuruyor. İşte öyle uyanmak daha güzel. Uyanınca can sıkıcı gerçeklerin değil yalnız güneşin yüzüme vurduğu bir dünya. Bir uçuk yeşil, tülden, ufak dünya, süresi belli, yalnız bana ait ama ömürlü, bu yüzden korumak kollamak için delicesine çırpındığım, kimseyi sokmak istemediğim. Benim küçük sihirli yaz dünyam. Yazın geç gelen değerli huzuru.

Hafif bir kahvaltı, zaten bu mevsimde yediğim her şey hafif. Sonra mutfak masasında huzurlu saatler. İnsan bir tahta masayı da böyle içten sevebilirmiş meğer, bahşettiği duygular için minnet duyabilirmiş. Kitaplarla saatler, aynı anda açlıkla ve hevesle devrilen sayfalar. Beraber okunan Elif Şafak, Oscar Wilde ve Kenzaburo Oe. Henüz tamamlayamadığım upuzun bir kitap listem var, derhal bitirmem gereken. Ama bu sefer başka. Koştura koştura okunan zoraki kitaplar değil, yavaşça, sakince, neredeyse bilgece bir çabayla.

Bu sefer başka, gerçekten. Daha iyi demiyorum, ama başka. Aynada gördüğüm o kız başka, satırlar başka, eller başka, duvarlar başka, melodiler başka. Yalnız gözler aynı. İyice bir düşün, biliyor musun rengini? Biliyor musun renklerimi, ezberledin mi beni? Aklındaki beni bırak, mevcut beni öğren artık, eğer birini öğrenmek diye bir şey mümkünse.

Parmaklarım takip ediyor kelimeleri, ben engel oluyorum. Bazı şeyler yalnız Franz'a kalmalı, hatta kimileri onun diline bile düşmemeli. Bazı satırlar geceyle beraber yok olmalı. Artık bazı dizelerin altı çizilmemeli. Satırları seviyorum, ama öğrendim, onlarla bir yere varamıyorum. İçki gibi bir şey bu yazmak, kendi derdinde yolunu kaybettiren, aynı anda o derdi unutturan, yokluğunda aratan, alışkanlık yapan. Öyleyse ben o kadehten artık korkuyorum. En aklı selim olmam gereken zamanda beni ele geçirmesinden ölesiye korkuyorum yazılan ve söylenen kelimelerin. İşte tam da bu yüzden her şeyden elimi ayağımı çekiyorum. Lüzumsuz iletişim kaynaklarını teker teker kapatıyorum, bozulan telefonumu tamir ettirmeyi sürekli erteliyorum. Elim varsa blogu da kapatırım da, işte o işlenebilecek en büyük günah gibi geliyor, o yüzden yalnız onu kapatmayacağımı biliyorum.

Bu tülden dünyadan yalnız akşamüstleri çıkıyorum. Hani gündüzün akşama kavuştuğu o saatlerde. İki sevgilinin yeni yeni birbirine alışması, hiçbir hatayı görmeyişi, yalnızca sevmeye kaptırışı kadar güzel saatler. Hani onların mutluluğunun etrafa yaydığı hafif esinti, saçtığı ışık ve rahatlatıcı serinlik indiğinde çıkıyorum dışarıya. Bazen yalnız pencereye. Böyle saatler için yaratılmış şeftali çayı var genelde fincanımda. Eğer dışarıdaysam, rahat, uçuşan kıyafetler, sade sandaletler var. Kalabalık yerlere gidince gördüğüm telaş bana biraz anlamsız geliyor bugünlerde. Zaten çoğu şey öyle. Gördüklerim, tanıdık ya da tanımadık, yalnızca dudağımda ufak bir kıvrılmaya sebep oluyor artık. Bazen hafifçe memnun, bazen yalnızca alaycı bir kıvrılma bu. Her şekilde büyük duygular yok, sakin duygular var bende.

Yine de o gördüğüm telaşa biraz minnettarım, biraz içimi rahatlatıyor. Çünkü yaşadığım dünyanın sonsuza dek sürmeyeceğini biliyorum, bu bittiğinde kollarına dönecek bir yer olduğunu bilmek her şeye rağmen güzel. İstanbul'un telaşı bana biraz ana kucağı.

Eve dönünce, gece inince, güzel filmler seyrediyorum. Uzun aylardan sonra, hatta geçen yazdan beri ilk defa ilgim dağılmadan film seyredebilir oldum. Aklım dağınıkken filmlere odaklanmakta güçlük çekerim çünkü. Av Mevsimi'ni izledim, ilginç bir Sırp yapımı olan Satılık Gözyaşları'nı, Vicky Cristina Barcelona'yı, Marilyn'in güzelliğine hayran bıraktıran Bazıları Sıcak Sever'i. Eğer rastlarsam Shameless'i seyrediyorum, hatta ailece izliyoruz, gece gece güzel güldürüyor insanı.

İzleme seansı bittiğinde, dinleme vakti geliyor. Şairleri, şarkıların dilinden anlayanları, eninde sonunda da kendimi dinliyorum. Franz'a ve şiirlere dönüyorum. Gece okunan şiirler, karanlıkta çalan şarkılar özetliyor her şeyi.

Her şey çok çok iyi de, işte o günlerin sonunu bağlamak zor benim için. Yazıların sonunu bağlamak güç. Hiçbir şeyin sonuna nokta koyamıyorum kendimden emin bir vaziyette. Bu yazı burada bitsin diyemiyorum. Çünkü inişlerin çıkışları nettir, büyük cümleler ünlemlerle biter. Ama düz bir çizginin sonu belirsizdir, uzar gider. Sakin bir cümlenin noktası siliktir. Benim hayatım bu aralar sakin, ama üç noktalı; her şey pudra rengi, ama belirsiz. Belki bir fırtına öncesi sessizlik bu. Bilemiyorum. Korkmuyorum. Daha hazırım her şeye, öte yandan hiçbir şey bilmiyorum. Hiçbir şey tatmamışlığın masumiyeti ile görmüş geçirmişliğin kendinden emin hali arasındaki o rahatsız edici çizgideyim aslında.

Sonunu getiremediğimde bazı şeylerin, bazen Regina Spektor'a sığınıyorum, "Apres moi le deluge, after me comes the flood" diyor: "Benden sonra gelir sel." Olmazsa sert bir dönüşle Ahmet Kaya'ya geçiyorum "Ellerimi tutmadın ya, yatamam geceleri" diyor. Sonra Sezen dinliyorum biraz, "O sahil, o ev, o ada, o kırlangıç da mı küs bana?" diye mırıldanıyor. Orada bile kararsız gibiyim, sağdan soldan çalıyorum, kendime katıyorum.

Şiirler yazıyorum, bak işte bir tek onların sonu belli, ama paylaşamıyorum, çünkü biriktiriyorum, bir şey için saklıyorum, bir yer ve zaman için. Cümlelerime güzel sonlar bulamadığımda bir Attila İlhan armağan ediyorum -yalnızca yeni başladığımız ayın ismini taşıdığından seçildi bu sefer- üstada sığınıp okurlarımdan belki de sakince ve sadece anlamalarını bekliyorum.

Ağustos Çıkmazı

Beni koyup gitme n'olursun
Durduğun yerde dur
Kendini martılarla bir tutma
Senin kanatların yok
Düşersin yorulursun
Beni koyup gitme n'olursun

Bir deniz kıyısında otur
Gemiler sensiz gitsin bırak
Herkes gibi yaşasana sen
İşine gücüne baksana
Evlenirsin çocuğun olur
Beni koyup gitme n'olursun.

Attila İlhan