26 Ağustos 2012 Pazar

İnkâr.

7860485360_7f5cd2e0b4_z_large


Günseli ve Selim olabileceğinizi düşündüğün her dakika Selim kendini öldürdü. Tekrar tekrar.

Hem Günseli senden katbekat güzeldir, katbekat hüzünlü, belki ağır ve katbekat solgun, muhtemelen senden ince. Aferin Günseli, bu kadar roman ol, ol ki nefesinin yakınından geçip seni tüketmeyelim, sana zehrimizi iletemeyelim. Biz kötü insanlar değilsek de, insanız işte, tek başına bir felaket.

Günseli.
Feride.
Ve diğerleri.
Hepsi.
Bilhassa birisi.

Hepsinin isimleri büyük ünlü uyumuna uyar, seninki uymuyor, belki de bu yüzden olmuyor. İşte ismin, ilk hecede gergin, ikincide inişli, ve hatta telaffuza göre tam tersi. "İsim" denemeyecek kadar açık, "ad" denemeyecek kadar kibar. Arada kalanlar için araf hariç kelime yoktur. İşte gemin her yana sallanıyor. Kelimelerin kıvamı tutmuyor.

Kelimeler dikiş de tutmuyor, iğneler eline yakışmıyor, dikilenler sökülüyor; çöpe mi gidiyor güya bu üstüne biçilmiş kaftan? Kendiyle memnuniyeti de nefreti de beceremeyenlerden ne beklenir ki?

Külliyen yalan. Bunlar senin kelimelerin değil.

Ama etki ile, ilham ile, zihin teslimi arasındaki fark nereden bilinir, hem ne fark eder? Gitti o zihin, dönmez bir daha. Zaten senin değildi, hep bildim zannederek her yönden kırptın biçtin yıldız yaptın, ah on dokuz sene iyi idare ettin; ama yirmide patladı işte beklendiği üzere. Çok bile dayandı senin için bu kırpıntı zihin.

Şimdi kalkmaya tenezzül edip -yahut o hep oturduğun yerden- kimseyi suçlama.

Hem kim dedi sana 'bu oyunu bin kere baştan oyna bin kere kaybet bin birinciye giriş' diye? Hayır, kayıp bile yok, çizgi bile yok, yok belki bu evrende yansıması bile. Kimse kişisel evrenlerle ilgilenmiyor, gizli sandıklara silik tozlarla yazdıklarını kimse önemsemiyor. Kim hatırlayacak, daha da önemlisi kim umursayacak; belki birkaç meşgalesiz zihin, onlar da afallayıp geçecek kadar vakit ayıracak. Umursanmayı neden bu kadar umursuyorsun, yazık. Hep ismin yüzünden, işte yine iki yana savrulup duruyorsun o hantal halinle. Yazık, keşke ufalsan, bari bir şeyler şiire benzese: küçük ayaklı, ince boyunlu kadınlar vesaire, ama işe yaramaz yine de.

Tahmin ettiğin üzere.

Hadi bunu da sakla, bunu da sus, bunu da sokuştur o kırmızı zarfa; hadi cesaretin varsa saklamaya bile. Ona bile kalkışamazsın, yetmez ruhun. Ne zırvalamalar-onun bunlara da ağzının köşesiyle güleceğini bile bile inanmak istiyorsun yirmi biri gecesine. Nafile: güvensiz. Oysa nasıl da flojiston doluydu yürek ve oda ve hayat, ama yeterince çekemedin ciğerlerine, şişelere hapsedeceğim diye yine kaybettin. Yine en ferli ateşi su arar hale getirdin.

Kırmızının ardında duramıyorsun, al buyur: Yeşil senin olsun. Sen ancak o durgun renkle anılırsın. Edilgenlikler bile terk ediyor, işteş gören çoktandır cennetlik. Tek layığın dönüşlü şimdi. Geceler, seneler boyu bu böyle. Üstelik onu bile cesaretinle yaşayamıyorsun sen, öz itiraf saatini geciktirmek için onu bile ucuzca maskeliyorsun. Saçma gölgelerden ve ete kemiğe bürünmüş cılız otoritelerden ölesiye korkuyorsun, kendi kırık dökük iki üç yalanına acemice tökezliyorsun. Yine yazık. Oysa o öyle yapmaz.

İkiniz de sözlerinizin tersisiniz.

Ama sen onun tersi değilsin.

Öyle olsa bugün yarın, olmadı muhakkak bir romanda buluşurdunuz. Sen yine sabırsızdın, gitmedi, sen de kendi elinle denedin, onu da çöpe çevirdin. Sağına soluna danteller, düşler, süsler ve renkler eklerken bir bardak cam kırığını odaya döküp üzerine serildin. Ama elinden gelmezdi, sesiydi ve kendisiydi, sen müptela idin. Yazık oldu, bir kere damardan aldın, sağ omuzdan sezdin; titredi zihnin, için, yüreğin. Fısıltıları bile bekledin, belki hakaretleri bile, yeter ki bir nota bahşetsin. Oysa ne kadar az hak edebildin, hep böyleydin, bu defa konserveleyemedin. Sadece kulağında bir tını olmak zorunda, biliyorsun daima öyle kalacak, ama daima. Silemezsin, bir kere yazıldı mı silinmez, böylesi hiç silinmez.

Titriyorsun.

Her şeyi imha edip çıkacaksın köşenden; zarflar, kutular, paketler, sanki böyle şeyler çantada götürülürmüş gibi. Zihninin bir köşesinde hep muhafaza edeceksin, sen istedin diye mi böyle, çekindi mi yok yok utandı mı senden, hayır yine yok yok, senden değil senin yüzünden, başkalarının gözlerinden. Bu yüzden mi sandıklara kapattı seni, dilediğince yontup ortalığa çıkarmak üzere. Çok feci yanılıyorsun belki de, hiç sandık olmayacaktı, eller ve yüzler, size ve herkese ait görülür hisler. Ama biliyordun, yine tüketirdin ateşi. Kendince ucuz, eski bir oyun seçtin, uzattın ve küçüldü. Pek yazık, o zihninde ufalttığın kadınlar bile beceriyor, sen yapamadın, eline yüzüne bile bulaştıramadın. O kadar maddesiz ki bu ***.

Elin dilin varıp da kullanma o sözü, hak etmedin.

Otur, uzan, kıvrıl, yok ol gece karanlığında; ona sığınmanın bile bir adabı var. Parşömenlerle saklanacaktın tatminle tamamlayacaktın hicretini. Şimdi sadece gözlerin şişiyor, kimse durumu beğenmiyor; hakkı var herkesin, sen hariç. Düştüğün halden bir avuç altın kumla kalkabilirken çamurları parmaklarının arasından akıtıp tükettin. Yazık ki buna bile yüreğini koyamadın. Burada bile çalıntı akışlar, değiştirme cümleler, elin mahkum. Bunu yine saklayacaksın, neden sonra ortaya çıkaracaksın, soranlara kurgu derken kendini inandıracaksın, belki de tüm suçun- bu bütün olmayan bitmeyeni kafanda kurdun.

3 Ağustos 2012 Cuma

Ne garip bazı öznelerin bazı nesnelere yazdıklarını okuyup asla başkalara dolaylı da olsa tümleçlenmeyeceğini bilmek.