31 Temmuz 2011 Pazar

Detoks.

Tumblr_ljsfvrji8n1qcxieko1_500_large
Temmuz bitiyor. Kararlar var.
Bozulan telefondan istifade etmek, bir büyük detoksa girmek.
Eldeki kitapları bitirmek, Franz'a ve kaleme daha çok yatırım yapmak.
Daha erken uyanmak, daha çok yol almak.
Gereksiz işlerle vakit harcamamak.
Biraz uzaklaşmak herkesten ve her şeyden.
Biraz kendime kalmak, biraz kendimle kalmak.
Sonunda daha güzele dönmek için, şimdi yavaş yavaş uzaklaşmak.
Biraz özlem, orta karar bir fedakarlık, bolca şu şarkı.

28 Temmuz 2011 Perşembe

Herkes kendi cennetini kendi başına yaratır.

Birkaç gündür yaz tembelliği iyice çöktü. Günler camı ardına kadar açarak, sadece meyveyle beslenerek, sıcağa rağmen kahve içerek geçiyor.

Hava birkaç derece daha serin olsa, sonsuza kadar yaz olabilir bence. Böylece ben sonsuza kadar evimde oturabilirim. Bak belki arada bir Taksim'e giderim akşamüstü, o kadar.

Ciddi ciddiyetsiz her şeyi okuyorum. Küçük mutlu şarkılar dinliyorum genelde. Üst üste Sugar Town dinlediğinizde gerçekten her şeyin mutlu olduğuna inanıyorsunuz. Bu arada Zooey Deschanel hâlâ dünyanın en özenilesi kadını.

Kısacası önümdeki korkunç sene başlamadan, kendi küçük imparatorluğumu kurdum, yaşıyorum. Rory beni güldürüyor, ben de S.'yi. Bilinçaltımla barıştık, beni yine suratımda aptal bir sırıtışla uyandıracak kadar saçma ve komik rüyalar hazırlıyor. Saat gece yarısını geçtiğinde How I Met Your Mother'ın eski bölümleri yayınlanıyor, bir yandan Arriba'yla laflıyoruz. B ve Y ile lüzumsuzca mesajlaşıyoruz. Babamla telefonları takas ettik, yeni olmayan bir yeni telefonum var. Der ki Janis Joplin, "Yaz vakti, yaşamak kolay." Summertime and living is easy.

Bu aralar anlatacak tek şey kendim ve evim olduğundan, bari bir iki fotoğraf paylaşmak istedi canım.

Yaz başında sözünü ettiğim şöyle bir "Beyaz Raf" var.

Biraz yakınlaştırırsak "Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu / Birinciliği beyaza verdiler" diyen bir Asaf var. Bir de yazısı çok güzel olmayan bir ben var.

Biraz parlamış olsa da, B'nin bana aldığı müthiş doğum günü hediyesi var. Bu poster. Of bu poster. Ah bu poster. The Beatles işte of!

Beyaz Raf'ın bir altında da "Siyah Raf"ı görüyoruz. Ayrıca birkaç sene evvel çekilişten kazandığım Polaroid makinam ve Rusya'dan aldığım porselen balerin de bu rafta ikamet ediyorlar.

Makinanın bir türlü net çekmediği Zeynepcem. Burada hem bulanık hem mendebur gözükmüş, ama aslında tatlıdır. Güzel bir fotoğrafını paylaşırım umarım bir gün. Zeynepcem beni hiç bırakmasın.

 Kitaplığın en tepesinde duran, burada pek anlaşılmasa da hayli büyük ve tıklım tıklım dolu olan meşhur anı kutusu.

Odanın diğer tarafına geçtik. Aslen radyatör olmakla beraber çok amaçlı kullanılan bir köşe burası. Okuduğum/sırada bekleyen/okunması gereken bir ton kitap. Değişik yerlerden toplanmış magnetler. Amsterdam, Belçika, St. Petersburg, Prag. Bir iki fotoğraf, yaz okulundan, kitap kulübümüzden, çok eski bir doğum gününden. "Yazarlar yalancıdır / Writers are liars" diyen, okulun edebiyat dergisinden koparılmış ilk sayfa. Ve yattığım yerden okunabilecek mesafede bir adet "İyi geceler sayın dinleyen, tabii eğer böyle bir şey mümkünse" yazısı. Çok net olmasa da, sağ tarafta zinciri görünen, kenarda sallanan bir adet zaman döndürücü var.

Her yerin kitap olduğunu ve başucu kitaplarımın gerçekten başucumda durduğunu söylemiştim. Özdemir Asafları ve benim şiir/öykü defterlerimi görüyoruz. Bunun altında bir raf daha mevcut görünmeyen, orada bir numaralı başucu kitabım Harry Potter serisi yaşamakta. İskender'in altında duran meşhur kızıl Moleskine Franz. Kahve fincanım eksik olmaz. Arkadaki siyah ve çoktan unutulmuş nesne, bir zamanlar çok severek çaldığım/çalmaya başladığım gitar. 

Sonra şöyle bir şey var. Beş yaşımdan beri kedileri sevdiğimi söylemiştim.

Kitaplarım var ama en nihayetinde 18 yaşında bir kızın odasını gezmektesiniz. Nedense fotoğraflarda berbat çıkan, ama aslında "oldukça cici" bir aynalı şifonyer var. Böyle süslü parfümler var. Ojeler var. Daha neler var ama bu sevimliliği kaldıramadı makinam. Kıskanç makinam.

Sepya yapınca daha düzenli gözüken, aslen rengârenk olan bir dolap da mevcut. Yaz diye çiçekli elbise nüfusunda patlama yaşandı.

Sona sakladığım, bulanık çıksa da çok çok sevdiğim pek fantastik bir elektrik düğmem var. Övünmekten çekinmediğim bir yaratıcılığım var evet.

İşte böyle bir odam var. Böyle bir hayatım var bu aralar. Kayısı tonunda. Geç gelmiş ve hızla tükenen huzur rengi günler var.

Sıkıldığım günler için şöyle bir şey var. Aklımda Zooey'den Sugar Town var. Ya da bu var. Biraz dinlendikten sonra tekrar hayata katılmak isteyen bir de genç ve enerjik yanım var, ki o da aşağıdaki şarkıda anlatılmış. Şarkıdaki gibi beni dışarı çıkarsana, hayatı görelim. Bir de birbirimizi.

"Take me out tonight
Because I want to see people
I want to see life"

20 Temmuz 2011 Çarşamba

Geçse de yolumuz bozkırlardan, denizlere çıkar sokaklar.

Hava sıcak, çok sıcak. Ama ben yine de pencereden içeri giren o güneş parçasının içinde oturup yazıyorum bunları. Ruh besleyen cinstendir çünkü o bir parça güneş.

Evet İstanbul yanıyor. Yine de yanıp kavrulan bir gürültülü İstanbul, her türlü serin ama ruhsuz şehirden iyidir. Geçenlerde tatildeyken defterime not almışım "İstanbul'a kent kelimesi yakışmaz, şehir kelimesi yakışır." diye. Kelimenin tınısı, ruhu oluşu, hafifçe eskiyi anımsatışı, belki de şiir kelimesini andırışıdır bana bunu düşündüren.

İçindekilerin başından ve aklından neler geçerse geçsin, şehir her daim büyüsünü koruyor ve kuytularında bizim için zulalanmış bir miktar mutluluk gizliyor. Söz konusu mutluluğun kendi payıma düşen kısmını teslim almak üzere dün evden çıktım.

Taksim'i, tıpkı gerçek bir insanı özlermiş gibi özlemişim. Tabii bir de o çok çok sevdiğim insanları. Bazen istiyorum ki koskocaman bir evim olsun, odalarında sevdiğim insanlar yaşasın. Kendi hayatlarını kurup idare etsinler, ben istediğim zaman onlara sarılabiliyor olayım sadece. Böyle devasa, upuzun sarılayım insanları özledikçe. 

Angie'yi gördüğümde öyle yaptım mesela. Lennon gözlükleriyle sokakta görür görmez sarılmayı istememek imkansız zaten. (Ola ki hâlâ okumuyorsanız bu kızın blogunu, büyük ayıp http://leftoverteacups.blogspot.com/)  

Bazı insanların varlığını bilmek güzel. Alelade şeyleri yaparken çok mutlu olduğun insanlar varsa, onları seviyorsun sen, şüphen olmasın. Konuşa konuşa İstiklal'i baştan sona adımlamak, Galata'da kedili kafelerde oturmak, uzun uzun sohbet edip bir an bile sıkılıp susmamak, sustuğunda bile o sessizlikten rahatsız olmamak çünkü onun da anlamlı ve yerinde olduğunu bilmek çok değerli. 

Hava çok güzeldi mesela, sandalyeler rengarenkti, mücver ve enginar çok lezzetliydi, hatta fonda Pink Martini ve Lucky bile çaldı. Pekâla bir film karesi olabilir hayatımızın kimi anları. Ama uğraşman gerek işte. Çaba harcamalısın ki sıkıcı bir film olmasın o hayat, bir Ferzan filmi olsun, Amelie'ye benzesin, ya da sen bir Summer Finn gibi hisset kendini. 

Bu arada bilmiyorum neden her şey hâlâ çok bir Summer modunda gidiyor hayatımda.  Çiçekli eteklerden, Simon and Garfunkel şarkılarından, plakçılardan geçemiyorum. (Kim izler benle o filmi bir kez daha?) Ah bir de kolye yerine Boston'dan edindiğim zaman döndürücüyü takmıştım. Son filmin geldiği şu günlerde en anlamlı aksesuar herhalde. 

Simon and Garfunkel demişken, elbette ki o rüya konser vardı bu akşamın ucunda: Paul Simon. Doğru insanla doğru plan her zaman güzel olur zaten. Yürüye konuşa vardık Açıkhava'ya, yerimizi aldık, oldukça da güzel görüyorduk sahneyi. Yaş ortalaması oldukça yüksekti, ama bu eğlenceden bir şey eksiltmedi tabii.

Paul Simon sahneye çıktı, ki şu fotoğraftaki oluyor kendisi, miniminnacık bir adammış bir kere! Küçük gitar çalan biblolar gibi tıpkı. Sahnede nasıl mutlu ve rahat, besbelli keyif alarak müzik yaptığı. Enerjisi çok çok yüksek, ki 69 yaşında şu an, umarım böyle kalmaya devam eder. Angie'yle karar verdik, Paul Simon biraz Ortaçgil'e benziyor. Hem gitarı, hem şarkıları, hem sahnedeki hali tavrı, hatta görüntüsü. Konserde olsanız mutlaka hak verirdiniz bana.

"Ay canım" diye diye seyrettik konseri, öyle şirindi. Tahminen 10 tane filan gitarı var ve her parçada değiştiriyor. Çalmakta zaten usta, ona sözüm yok. Ekibi de harika. Mükemmel çalıyorlar, ritmde harikalar, hatta aynı anda gitar ve saksofon çalabilen bir adamı bile var. 

Üstelik biz onu ne kadar sevdiysek Paul Simon da seyirciyi o kadar sevdi. 10-11 şarkıdan sonra selam verip sahneden indi, ama salon alkışlarla inleyince geri geldi. Biz birkaç parçalık bir bis beklerken en az 7-8 şarkı daha söyledi. Sonra tekrar gidip geldi, 3 parça daha çaldı bize. Seyirci mest ola ola ritm tuttu, dans etti, yalnızca seyirciyi izleyerek bile keyif alabilirdi insan.

Ne mi çaldı? 50 Ways to Leave Your Lover, Still Crazy After All These Years, Diamonds on the Soles of Her Shoes, You Can Call Me Al, Sound of Silence, The Boxer. Ah bir de dünyanın en büyük sürprizi olarak, gitarını eline aldı, sahneden tek başına dururken Here Comes the Sun'ın ilk notaları duyuldu. Sakin sesiyle güzel güzel söyledi, biz mest olduk. En sevdiğim The Beatles şarkısını Paul Simon'dan canlı canlı dinlediğim o kısa 2 dakikayı herhalde ömür boyu unutmam. Ben her sene yaz gelirken dinlerdim Here Comes the Sun'ı, sonra her şey umut dolu olurdu. Gözlerimi kapatıp dinlediğim o anda fark ettim ki, bu sene hiç dinlememişim bu kutsal şarkıyı. O notaları duydum ya, o sözleri dinledim ya, artık her şey başka. Belki sana saçma gelir, ama bana göre böyle. "Güneş geliyor, diyorum ki her şey yolunda."

Bir de şarkı bitince ellerini kaldırıp "George'a teşekkürler" dedi. Ah Paul Simon. İyi ki gittik.

Bu sabah uyandım, rüya zannettim konseri önce. Sonra kendime geldim, bir başka çiçekli etek kombinasyonunu üzerime geçirip Kadıköy'e yollandım. İskele önünde kavuştuk Rory ile. Adaşı olan balığı nasıl özlediysem onu bin kat özlemişim. (Bu arada 4 aylık oldu Zeynepcem) Sıcak bile ayıramadı bizi, kahvaltı ettik, uzun uzun konuştuk. Mesela biriyle daha vedalaşırken bir sonraki buluşmayı planlıyorsan, senin onunla konuşacakların zaten hiç bitmez.

Güzel planlar var önümüzdeki günlerde. Yine tek gecelik bir kaçış var ufacık. Çok sevilen bir insan var konuk gelecek. Okunacak kitaplar var. Yazdığım ve kalemin ucunda sırasını bekleyen yazılar var. Planlar var, Umut var. Hayat var.

İşte fonda da tam bu şarkı var.

17 Temmuz 2011 Pazar

Hani mutlusun ya, olma.

Tumblr_loev9ggr2w1qbrr2to1_500_large
Eve döndüm, fotoğrafları bilgisayara aktardım.
Fotoğraflardaki yalancı gülüşüm, daha doğrusu yalandan gülüşüm öyle inandırıcı olmuş ki, şaşırdım.
Benim işim olmazdı yalanla dolanla, oyunculukla. Gerçi hâlâ beceremem. Beceremediğimden bu blog var zaten.
"Ben yalan söylemeyi hiç başaramam" sözüme "Ne var ki çok kolay, ben sana öğretirim" diyenlere güvenmemek lazımdı zaten ta en baştan.
"Kırlangıçlar ve serçeler bize biraz yalan söylediler, çok saftık." der Ortaçgil.

Mutluluğu insanlara bağlamamak gerekir. Çünkü insanlar gider ve bu doğal bir durum. Ama ne zaman ki inanılan şeyler yıkılıyor, insan o zaman sarsılıyor işte.
Ben küçükken de çok kitap okurdum. Çocuk masalları hep güzeldir, hep mutlu biter. Ben onlara inanırdım işte. Ama şimdi öğrendim ki adının masal olmasının bir sebebi varmış.

Ben hiçbir zaman yaşımın insanı olamadım. Belki de bir başarısızlıktır bu. Hatta bunun bedelini ödüyorum. Belki kibirli bir söylem olacak ama umurumda değil, benim birkaç sene önce düşündüklerimin yeni ayrımına varıyor sanki çoğu yaşıtım. Ama hayatta her şey karşılıklı. Onların birkaç sene önceki sıkıntıları var ya, hani şimdi onlara bomboş gözüken, ben onları yeni yaşıyorum. Hani "Amaan boşver" diyorlar ya, ben boşveremiyorum.

Twitter'da eski yazdıklarıma bakıyorum, kocaman bir mutluluk bulutundaymışım. Defterime not düşmüşüm o zamanlar "Ey evren, bana mutluluk borcunu tek çekimde ödeyemezsin" diye. Evren bizi asla dinlemez ki. Koca bir doz mutluluk verip sonra defoldu gitti evren.

Peki ben napıyorum? İnandığım şeylerin cenazesindeyim, çünkü öldüler. Bir kişiyle ya da bir olayla ilintili değil bu. Çevremde ve bende olup bitenler gösterdi, o inandığım şeyler var ya, hiçbiri aslında yok. Nasıl o çok sevdiğin kitabın karakteri asla varolmadıysa, inandıkların da öyle. Ama o karakter öldü diye üzülmene engel değil bu. En çok da bu yıpratıyor zaten.

O "Aramız süper" yalanı var ya, o yalandan da nefret ediyorum. O kadar çok şey var ki söylemem gereken. Bana hiç söz hakkı verilmemiş olan bu mahkemeyi yakıp yıkasım geliyor. Sonra o mutluluk gösterileri var ya sağda solda yapılan, onları gördükçe midemde bir şeyle dönüyor. Şu çevrede dönüp duran o mutsuzluğun tek bir sorumlusu var. Mutlu olmaya hakkı yok o sorumluların.


"Biri anlatsın hemen, nedir bu normal? Canım sıkıldı artık, yoksa ben miyim anormal?" diyor yine Ortaçgil. Diyorum tuhaflık bende mi, ama bakıyorum aynaya, ruhumun aynasına, bir gariplik bulamıyorum. Nasıl bir ruhsuzluk, nasıl bi boşluk bu insanlardaki? Bu kadar koca bir bencillik, bu kadar başkalarını düşünmeyiş nedir? Bu kadar kendini düşünmek, hatta kendini bile değil anlık mutlulukları önemsemek nasıl bir kafa yapısı? Karşındakini hiç düşünmeyiş, ne düşündü ne hissetti önemsemeyiş nasıl koskoca bir demire çarpmış hissi yaratıyor insan ruhunda? Bencilliğine inanamıyorum. Bencilliğini kaldıramıyorum.

"Bir tek sen yalanı" diyor Ortaçgil. Ah hep o Ortaçgil. Ortagçgil'i anlamayanlar bana hiç yaklaşmasalar keşke. O "bir tek sen" sözü hakikaten de yalan. Gerçekten yalan. İronik ikili. Mesela ben artık kimsenin kimseyi sevdiğine inanmıyorum. Olsa olsa bir "ulaşamama-alamama" ya da en iyi ihtimalle "hoşlanma" durumudur önümüze çıkanlar. Fikrimi değiştirebilecek birileri varsa şansını denesin, ama zor.

"Bu iş zor Yonca, çünkü insanlar günler boyunca hiç soru sormadan durur" der ayrıca Ortaçgil. Bu konuda da haklı o güzel ruhlu adam. Hissederek ve düşünerek yaşamak zordur bu hayatta, üstelik geri dönüşü de yoktur. Muhteşem Gatsby'de Daisy Buchanan adlı karakter kızı olunca şöyle der: "Umarım küçük güzel bir aptal olur. Bu dünyada olunacak en iyi şey odur." Herhangi bir konuda düşünmeyen, deniz kıyısındaki günlük güneşlik ama sığ sular gibi bir insan olmak istiyorum neredeyse. Çünkü öbür türlüsü zor. Ama elimden gelmez artık geri dönmek.

Hem kendime ihanet etmektense, yalan bir karaktere bürünmektense, sonunda kendimden nefret etmektense böylesini tercih ediyorum. Bak görüyor musun ben cesurum, hep cesur oldum. Bugün bunu düşünüyorum, buraya yazıyorum. Yanlış anlamaya mahal vermek istemem, tuz buz olmadım ama bir şeyler bozuldu elbet. Bunu söylemekten utanmıyorum. Kimsenin umurunda değil belki, ama ben burada kendi kendime söyleyip rahatlıyorum.

Kendine iyi bak. Evet evet iyi bak, uzun uzun bak aynada. Ruhuna bak, siciline bak, yaptıklarına bak. Ola ki beğeniyorsan gördüğünü, haberin olsun, sen çoktan kör olmuşsun.

16 Temmuz 2011 Cumartesi

Kisa kisa. Sacmaliyorum artik.

Budapestedeyim.
Turkce klavyem yok.
Azicik internetim var.
Cok ama cok yoruldum, gezmeye halim yok.
Tuna nehri gece cok guzel.
Ama her gece guzel degil. Ruyalar rahat birakmiyor.
Insan doyumsuzlugunda yeni bir boyut actim ve su anda Rockn Coke'ta olanlari kiskaniyorum.
Bogazi ozledim. Bazi insanlari da cok ozledim. Gelsem de hemen kavusamam gerci.
Yarin donuyorum.
Internetin suresi bitiyor.
Si yu.

13 Temmuz 2011 Çarşamba

Prag ve ben başbaşa kaldık.

Prag gecelerinden bir otel lobisinden kaçak göçek yazıyorum. Gözlerimden uyku akıyor ama sizin için direniyorum.

Prag bana hiç olmadığı kadar bonkör davrandı güneşli havalar konusunda. 3 gündür hava mükemmel, en az gördüğüm yerler kadar mükemmel.

Anlatacak öyle çok şey var ki. Prag harika. Sıradan sokakları bile birer şaheser gibi. Sokak çalgıcıları, Charles Köprüsü, kale, Eski Şehir, Karlovy Vary... Hepsi hakkında uzun uzun sözlerim var size söyleyeceğim, ama dönüşte. Hatta Şair Ruhlular İçin Gezi Rehberi hayata geçerse oradan okursunuz kimbilir.

Söyleyeceğim tek şey, Prag hakikaten ilham verici bir yer. En azından Moleskine'deki satırlar bana bunu söylüyor.

Bu gece Eski Şehir meydanında ücretsiz bir caz konseri vardı. Gençler meydanda yerde oturuyorlardı, ellerinde biralar, ki gerçekten sudan ucuz. Arkadaşlar ve sevgililer her yerde, pırıl pırıl bir gökyüzü de cabası. Mesela bu gece, Prag'da sevdikleriyle yan yana bir genç olmak için çok güzel bir geceydi.

Gün olur, döneriz, belli mi olur?

Detaylar yakında. Yarın sabah arrivederci Prag, merhaba Viyana.

10 Temmuz 2011 Pazar

"Bir yağmur çok uzaklardan çağırıyor, gelirsen severim diyor."

Tumblr_lkohthhuu81qgadexo1_500_large
"Biz hiç yorulmadık, biz hiç yenilmedik desem yalan
Oyuna devam
Biz hiç kaybolmadık, biz hiç kaybetmedik desem yalan
Oyuna devam."

İyi ki Ortaçgil var.

İyi ki sevdiğim insanlar var. İyi ki çekiyoruz birbirimizin her halini. Saçma sapan tepkileri, aptal şakaları, şaşırtıcı bir yerde gelen dizeleri, anlık kızışları, hemen ardından gelen gülüşleri iyi ki seviyoruz. İyi ki birbirimize "Ama ben varım hâlâ" diyebiliyoruz.

Böyle insanlarla her şey öyle güzel ki. Vapur yolculukları kısacık gelir insana, bir uyduruk deniz bisikletine binmek dünyanın en zevkli işi haline gelir. Alelade bir yemek, tepemizde bize saldıran martılar da olsa bir ziyafet olur. Bu yaz bitmeden koca bir ziyafet çekeceğim onlara. Çünkü seviyorum bazen o uzun sofrada otururken bir Ferzan filmini içimde hissetmeyi.

Sonra bana Ferzan filmleri alan o kız, o iyi ki var. Bana verdiği "onun kadar mavi olmasa da bana şans getirecek" kuşu yine götürüyorum boynumda uzak diyarlara. Onu ihmal mi ediyorum acaba, hep suçlu hissediyorum, ama telafi edeceğim. Ve dostluk öyle bir şeydir ki, zamandan bağımsızdır. Aylardan sonra hiç ayrılmamış gibi devam edersin her şeye.

Harika dostluk böyle bir şey. Hiçbir dostluğun kusursuz olmayacağını bilerek gelir kusursuz dostlar. Kusursuz aşk da öyle. Sonsuz mutluluk yok mesela, ama sen istersen yaratırsın mutlu olmayı bilerek. En ufak şeyde mutluluğunu başına yıkılmış sanıyorsan, sen kimseyi mutlu edemezsin, kendini de. Unutmayı, affetmeyi, vazgeçmeyi, alışmayı, gereksizleri ayıklamayı, yenilere yer açmayı, eskileri anımsamayı, anımsamayı abartmamayı bilmektir hayat. Zira bilmiyorsan, hemen öğren bunları, kendini ancak öyle kurtarırsın.

"Bir sabah uyandım her şey değişti" diyenler yalan söyler, çünkü hiçbir şey anında değişmez. Her değişimin ardında, bazen sinsice, bazen şükür ettirecek bir tavırla yatar zaman. Her şey, ama her şey değişiyor. Hâlâ alışmadıysan alış artık bu değişmelere, onlardan korkma. Mesela sırf dostunun sohbetleri değişti diye korkma, eskiye çakılı kalma, belki bu yeni sohbetler besleyecek sizi. Sırf onun için midende kelebekler uçmuyor diye aşkın bitti sanma mesela. Belki artık değişmiştir o hisler, ama olumlu yönde, belki artık eskisinden derin seviyorsundur mesela. Başından ufacık bir olay geçtiğinde koşup ona anlatmayı diliyorsan hâlâ, sen hâla onu seviyorsun zaten, hem de öyle çabucak bitmeyecek bir cinsten. Bak değişmeyecek demiyorum, kolay tükenmeyecek sadece.

Ama "Bir sabah uyandım, değiştiğimi anladım" diyenler doğru söylerler. Uyanırsın, her şey yine değişim içindedir, ama sen görmeyi reddetmişsindir. Ufacık bir şey olur, anlarsın. Hiçbir şey birden değişmez, ama her şeyin değiştiğini bir anda fark edebilirsin. O sabah neşeli bir şarkı açarsın, nicedir kullanmadığın tozlu fincanı siler kahveni onda yaparsın, kullanmaya hiç fırsat bulamadığın hasır şapkanı takar çıkarsın evden, o her zamanki vapurla bu sefer değişik bir istikamette yol alırsın yeni semtlere ve kendi içine doğru. Çünkü değişmişsindir ve bu farkındalık seni bulutlardan da hafif hissettirir. Varolmanın dayanılmaz hafifliği de der buna üstad.

Öyle çok şey borçluyum ki hayata, ona kızmaya, köşeye çekilip gerisinde kalmaya hakkım yok. Sırf yaz akşamlarında güneşin batışı için bile açık havada nefes almaya değer hayat. En azından ben böyle diyorum. Çünkü hep severek yaşıyorum ben. Neyi ya da kimi sevdiğin değil önemli olan, bazen balkondaki tombul bir tırtıl bile olabilir sevgi duyduğun şey. Sevmeden yaşanmaz ki.

Mesela ben kendimi suyun akışına bıraktım. Artık sen de kendini kurtar. Bırak her şeye su karar versin. Benim gibi yap, Orta Avrupa bavuluna bir iki bluz, bir parfüm, birkaç kitap ve bolca rengin yanısıra biraz da umut koy.

Yarın bu saatlerde yıldızlı Prag göğünün altında olacağım ben. Şu anlattıklarımı anlayanlarla aynı yıldızı tutmak isterim bir gün. Yanıma Kafka'dan Dava'yı aldım, bir de Perihan Mağden'den Biz Kimden Kaçıyorduk Anne'yi, gerekirse hafifletsin diye bazı şeyleri. Bavulu ağırlaştıran bir kitap ruhunu hafifletebilir.

Ah bir de, Moleskine kaybolmuş ismini buldu sonunda: Franz. Herhalde hangi yazardan geldiğini açıklamama gerek yok.

İyi ki Ortaçgil var demiş miydim?

6 Temmuz 2011 Çarşamba

"Ruhunun tayfaları bedeninin güvertesine fırlayıp çıktılar bir anda."

Tumblr_lbru167qyw1qcbvuio1_500_large
Başlıktakini yazmış Milan Kundera, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'nde. Varoluşçuluğu sevdim ben Kundera, yine uğrayacağım, hem de yakın zamanda.

Prag merkezli kitabın son 50 sayfasındayken, çok yakında Prag yolcusu olacağımı öğrenmek de raslantıların bana güzel bir sürprizi oldu. Çok heyecanlıyım dünden beri, hele araştırmalara başladıktan sonra yerimde duramaz oldum.

Zaten Prag Kafka'nın ve Kundera'nın şehri. Mistikmiş, arnavut kaldırımlı dar sokakları varmış. Çok okudum hakkında, şimdilik aklımdakiler
- Kafka'nın evini, müzesini ve vakit klaırsa mezarını ziyaret etmek
- Kendime tek kullanımlık bir fotoğraf makinesi alıp eski yöntemlerle fotoğraf çekmek. Madem profesyonel makinam yok, böylesi güzel ve uygun olur.
- Oralarda sahaf çoktur dedi C. Haklı. Bol bol kitap edinmek istiyorum.
- Yazmak. İki büyük yazar çıkardıysa bir ilhamı olsa gerek bu şehrin. Adsız Moleskine beni yalnız bırakmaz.
- Bir akşam mutlaka Hard Rock Cafe'ye gidip geleneği bozmamak.
- Elbette ki Kafka okumak. Ama hangisi? Dönüşüm haricinde önerilerinizi bekliyorum, mümkünse yarına kadar. Yarın Kadıköy'de sahafa uğrayıp alacağım çünkü.

Aslında rotada Viyana ve Budapeşte de var, ama henüz onlara gelemedim araştırmalarımda. Her üç şehir için de önerilerinizi bekliyorum.

Bu aralar raslantılar öyle büyük rol oynuyor ki hayatımızda, hele geçen hafta. Bu yolculuk haberi de tuz biber
ekti raslantıların gücü hakkındaki fikirlerime. Milan Kundera da onaylıyor beni:

"Raslantıların, sadece raslantıların söyleyecek bir sözü vardır bize. Gereklilikten doğan, olmasını beklediğimiz, günbegün yinelenen her şey dilsizdir. Sadece raslantı bir şeyler söyler bize."

İstiyorum ki hep iyi raslantılar olsun hayatta. Bir de sebepsizce şu şarkı var içimde. Haklı, kimse bilmez gerçekten de.

5 Temmuz 2011 Salı

Uyku satsalar keşke bir yerlerde, gidip satın alsam.

Stars_large
Anne hırsız var, hep uykumu çalıyorlar.

Gece 4'te ayakta olanlar iki gruba ayrılır:
Uyumayanlar ve uyuyamayanlar
İlki keyfinden, ikincisi kederindendir.

Ben bunu yazar yazmaz okuduysan, ikinci gruba hoşgeldin. Neyse üzülme, hiç yalnız değilsin.

3 Temmuz 2011 Pazar

O nasıl Hazirandı öyle.

Tumblr_lge3fpd7xn1qct1nko1_500_large
Tumblr_ln7trtwbz11qecda1o1_500_large
İnsanın dışını güneş, içini hayat yakıyormuş
Üstüne üstlük ikisi de iyileşiyormuş
Tek farkla, ilki hiçbir şey olmamışçasına
İkincisi unutulmamacasına


O nasıl Hazirandı öyle.*

Bu Temmuz gününde yine odamda oturuyorum, kahve içiyorum, Ortaçgil dinliyorum. Balkon kapısı açık. İçeriye hava doluyor, dışarıya müzik sızıyor, zaten ikisi de hayat demek. Bu sefer biraz başka, çünkü bu sefer özlemişim bunu.

Çok uzaklardan olmasa da yoldan geldim. Şimdi anlatmak istiyorum, özetlemek istiyorum, nereden başlayacağımı bilmiyorum. Her eve dönüşümde dışarıda olanlar sanki masalmış gibi geliyor, iyi ya da kötü, sanki hiç olmadı, hiç yaşanmadı. Anıları seviyorum, bugünü ve yarını unutmadan düne yapışmaya çalışıyorum. O yüzden hep yazıyorum ya zaten. Belki de bu yüzden yıllara yenilince alzheimer olmaktan korkuyorum mesela. Anıları çalınmış bir insan nasıl devam eder bilmiyorum. "Anılar bizi yalnız bırakmaz" diyor Yeni Türkü, ama hemen ardından ekliyor: "Yalnızız yine de."

Haklı, herkes yalnızdır daima. "Bir tek sen kalıcısın. Hayatının sonuna kadar bir tek sen varsın senin için, senin içinde" demişti bana birileri bir zamanlar. Hak verip saklamışım bu sözü. Mesela ben şanslıyım, etrafımda sevildiğimi hissettiren çok fazla insan var. Onlarla vakit geçirmek, konuşmak, gülmek gibisi yok. Ama belki insan doğası, belki de tek çocuk olmanın alışkanlığıyla bir süre sonra yalnız kalmak istiyorum ben. Günde bir iki saat yalnızca benim olsun, yalnız benim olsun, yalnız benim olsun.

Çok güzel bir haftadan döndüm geldim, kalabalık bir haftadan. Bavulların, seyahat fırçalarının, küçük boy saç kurutma makinelerinin, kameraların, anı defterlerinin haftasından. Koca bir gün İzmir'i gezdik boyozuyla, Kordon'uyla, kumrusuyla, Alsancak vapuruyla. (Kendime not: Bu dünyada hiçbir ikili Boğaz-vapur ikilisinden güzel olamaz.)

Sonra Aydın'da ufacık bir beldeye gittik, yazın bomboş kalmış bir üniversite yurduna yerleştik. Kısa zamanda benimsedik orayı, bir düzen oturttuk. Güzel insanlar vardı hep grubumuzda, kaynaştık, birbirimizi çok sevdik. Yemşyeşildi kaldığımız yer, perdeleri kapamadık geceleri, sabahları yüzümüze vuran güneşle uyandık. Hazırlandık, bahçedeki çardakta buluştuk her sabah. Zaten çardak bizi hiç özlemedi, çünkü geceleri de oradaydık biz ve sohbetlerimiz.

Yollar yürüdük her sabah, güneşli, taşlı, yokuş yollar beraberken kısa geldi. İlk kez yürümekten ayakkabı yırttım hayatımda, ama ne hikmetse ağrımıyor hiç ayaklarım. Güneşte yandık hem de alaca bulaca, ama pek umursamadık sanki. Çok güzel bir okulun binasını kullandık. Zor ama şirin çocuklarla çalıştık. Kesinlikle yorucuydu, ama zamanla alıştık, onlar da sevdi bizi. Hiç yadırgamadılar bizimle oynarken, elimizi tutarken. Haftanın sonunda ürünlerimizi ortaya koyduk, sahneye çıkarkenki heyecanları için bile değerdi her şeye. Öyle büyük şeyler çıkartmadık belki, ama önemli olan beraberce bir şeylere imza atmaktı, onları mutlu etmekti. Onlar zar zor ama mutlu ayrıldılar bizden.

Her akşamüstünden itibaren gün bizimdi. Odalarımıza çekilip dinlendik biraz, sonra yemeklerimizi yedik. Başka zaman olsa uğramayacağımız çay bahçesi her geceki durağımız oldu. Sık sık otobüse atladık yakındaki ilçeye gittik, gezdik keşfettik. Sokak ortasında Macarena çalıp dans ettik, deli muamelesi gördük. Neredeyse her gece düğün "bastık," bahçede yapılan köy düğünlerine daldık gönlümüzce oynadık. Hiç duymadığımız şarkılar öğrendik, üstüne üstlük yürekten söyledik. Gece olunca önce çardakta, sonra odamızda sohbetleri sürdürdük. Bazen öyle yorulduk ki ayakkabılarla uyuduk. Üç kız sabahlara kadar konuştuk.

Tüm bunlar olurken hep beraberdik, hep konuştuk, hep güldük. 2011'ın başından beri attığım kahkahaların yirmi katını attm belki ben orada. Saçma sapan kelimelerle konuştuk, sadece kendimiz anlayıp yine kendimiz güldük. Çok kahve içtik, çok fal baktık, doğru çıktıkça korktuk. Beklenmedik haberlerle şaşırttı bizi bazıları, bir kez daha hayatın akışına şaşırdık. Her gün uzun uzun, bir yandan da hızlı geçti. Geriye avuç avuç kahkaha dolu anı, birsürü fotoğraf ve güzel arkadaşlıklar kaldı.

Gruptan bir arkadaşım diyordu ki "Bitti diye üzülme, yaşandı diye sevin." Düşündüm de, haftamızın özeti bu, arkadaşlıklarımızın, aşklarımızın, yolculuklarımızın, yıllarımızın, hayatlarımızın.

Eninde sonunda bana yine sessiz bir oda, bolca kitap ve güneş kaldı, bir de bolca soru ve kendim. Milan Kundera ile baş başayız, bir de Ortaçgil mırıldanıyor şu an: "Kendi kendine bir sor."

Soruyorum ben de: Haziran geçip giderken biz büyüdük mü yoksa?

*Ve evet ben yazdım.