23 Ekim 2010 Cumartesi

Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim, incinirsin.

Beyaz, siyah, rengarenk
Hepimiz hergün o kadar çok yalan söylüyoruz ki.
Dün kitapçıda bir kadın "Toplantıdayım sonra konuşalım" diyordu telefonda.
Otobüsteki adam "Çok hastayım evde yatıyorum" dedi.
Üst kat komşumuzu da -gereğinden ince duvarlar sağolsun- "Ben İzmit'teyim şimdi, sonra gelsin veririz parasını" derken duydum.
Bir de bu kadar rahat tespit edilemeyen, daha büyük, daha kırıcı yalanlar var.

Birbirimizi mi zorluyoruz yalanlara merak ediyorum.
Karşımızdak üzülmesin diye mi, daha çok üzülsün diye mi yalanlar?
Yok yok, hiçbiri değil.
O kadar yalancı olduk ki insanoğlu olarak, artık düşünmeden yalan söylüyoruz, sebepsizce.
Sırf doğruyu söylememek için. Doğrulardan korktuğumuz için.
Çünkü o doğrular da güzel olmuyor her zaman. Belki de çoğu zaman.

"Do you want the truth or something beautiful?
I am happy to deceive you"

Do You Want the Truth or Something Beautiful - Paloma Faith

17 Ekim 2010 Pazar

Absürd bi insanım genel olarak.


İki gün boyunca yorgan döşek hasta yattığım,
Her zamanki gibi okula gittiğim,
Servisle eve dönerken Recep İvedik izlemeye zorlandığım,
Okulla Baltalimanı Japon bahçesine dünyanın en gereksiz gezisine katıldığım,
İyileşir iyileşmez topuklularımı giyip bir gün boyunca okul-kulüp organizasyonumuzda kendimi "işkadını" sandığım,
Kendi kendime manyaklar gibi ders anlatarak tarih sınavına çalıştığım,
Dersaneye gidip yine çok sıkıldığım,
Bu süreçte de sürekli olarak Zeki Müren dinlediğim garip bir haftayı daha geride bıraktık.

Tarihte öğrendiğim: Sümerler gözlemleyebildikleri yedi gökcismine dayanarak M.Ö. 3000'de haftayı 7 gün olarak  belirlemişler. Diğer bir deyişle, insanoğlu tam 5000 yıldır Pazartesi sendromu yaşıyor. Kolay değil.

Haftamın ve hayatımın garipliğine gelirsek,
Hayatımı yazsam roman olur, sinemaya uyarlanır, Oscar alır, ama ben ödül törenine giderken yine başıma binbir türlü iş gelir. Böyle de iddialıyım.

Öyleyse türlü çeşit sınavımın olduğu bu haftada bana başarılar, size mutluluklar. Bu da haftaya başlama şarkınız. (Bununla kalmayın lütfen, eğlenceli olsun diye bunu seçtim, lütfen çeşitli Zeki Müren eserlerini dinleyelim. Vallahi çok güzel geliyor insana bi kere alışınca.) Öptüm tombalak yanaklardan.

14 Ekim 2010 Perşembe

İstemek.


Hiç bir şeyi çok istediğiniz için yapmadığınız oldu mu?

O çok istediğiniz elbisenin benzerini ucuza gördüğünüz için almamak gibi mesela
Ya da gitmeyi arzuladığınız şehre gitme fırsatı çıkmışken gitmemek gibi.
Merak ettiğiniz bir kitabı alıp da rafta bekletmek gibi.

Hani sanki yaparsan, gerçekleştirirsen hayallerindeki kadar güzel olmazmış gibi.
Yapmak için, hayallerini tamamlamak için hep belli bir zamanı ve bazen de birini beklermiş gibi.
Ve sanki o iş "yapılacaklar listesi"nden silindiğinde yaşamda tadılacak daha az güzellik kalırmış gibi.

10 Ekim 2010 Pazar

Pazar şarkısını müteakip. - Take a sad song and make it better.


D: (Radyoda oynak bir şarkı çalarken)
"Bu mevsimde akıl sağlığını korumanın tek yolu sadece saçma sapan şarkılar dinlemek. Anlamlı şarkıları bir süreliğine unutmamız lazım. Bak sana yasakları sayıyorum: Bülent Ortaçgil, Zuhal Olcay, Ezginin Günlüğü... Bunları dinlersen mahvolursun, ona göre."

Haklı. Dinlemeyin siz de. Şunu mesela dinlemeyin. Ya da bunu. Bu da olabilir. Yasak hepimize.

Bana eğlenceli şarkılar önerir misiniz? Ama çok da boş olmasın, Maroon 5-This Love kıvamında mesela?

Bir de bir-iki haftalığında i-pod takas edecek birini arıyorum, yeni şarkılar keşfetmek için. Yalnız I-Pod'u biraz nitelikli olmalı ve benim müzikçalarıma iyi bakmalı. Kırarsa kaybederse rehin alırım vermem onun i-podunu yemin ederim. İlgilenen bana haber versin.

8 Ekim 2010 Cuma

Yağmurlu günler.

Yine yağmurlu bir sabaha uyandık. Ben Mika'nın da şarkısında söylediği gibi pek sevemiyorum sonbahar günlerini.
Yağmurlu bir günde mutlu olmamın tek yolu evde battaniyemin altında kahve içerek camdan ıslak dünyaya bakmak. O da nadiren mümkün oluyor. Bir de bu yaz bir kere şort-tişört sağanak yağmurda koşmuştum, yağmuru sevdiğim sayılı anlardan biriydi.

Onun dışında benim için yağmur "yeryüzüne dökülen bir kadın saçı" filan değil, içime işleyen soğuk, saçlarımı bozan rüzgar demek.

Ben güneşte mutluyum, yazın mutluyum.

Özellikle bu yağmurlu günlerde bir çeşit şakanın, sit-comun, ne bileyim Truman Show'un içinde yaşadığıma ciddi ciddi inanmaya başladım. (Toraman Şov olsun benimkinin adı)
Yakında birisi gelip de "Hahayt yedik seni, nasıl da kandırdık" derse şaşırmıycam.

Hobilerim kitap okumak, yoga yapmak, ağlanacak halime gülmek ve atkı örmek.

Evren artık bana karşı olmasın diyorsanız, YETTIGARI yazın 2282'ye yollayın.

Öyleyse dinleyelim:

"Sunny days where have you gone?
I get the strangest feeling you belong.

Why does it always rain on me?
Is it because I lied when I was seventeen?"

Why Does It Always Rain On Me? - Travis

2 Ekim 2010 Cumartesi

Neden Avrupalı değiliz?

("İnan ki Senden Başka Kimse Yok İçimde" eşliğinde okunması önerilir.)

Sol yanı Avrupa'da, sağ yanı Asya'da uzanmış bir ülke bizimkisi. Asırlar boyu kendimizi Doğu uygarlığı saymışız.
Son 150 yıldır dünyanın dengeleri değişti değişeli ise Batı merakı var içimizde. Batı dilleri öğreniyor, Fransız romanları okuyor, Amerikan filmleri seyrediyor, Avrupa ülkelerine seyahat ediyoruz.
Yine de o uluslararası formları doldurmamız gerekse, "Siz nerelisiniz?" dendiğinde tereddüt ediyoruz. Avrupalı mıyız, Asyalı mıyız, bilemiyoruz.

Aslında cevabı çok basit.

Birkaç gece önce "Fatmagül'ün Suçu Ne?" yayınlanırken, bir başka kanalda "Sex and the City" vardı. Hiçbirimiz Carrie gibi gönlünce yaşayan kadınlar görmedik, başka adamların hatalarını yaşayan kadınlar gördük, gerek gazetelerimizde, gerek yanıbaşımızda.

Şarkılar söyleyerek kendini ispat etmeye çalışan gençlerin "Glee"sini izlemeyi çok sevdik. Ama bizim gençlik dizilerimiz öyle günlük güneşlik olamadı, "Hayat Bilgisi" seyrettik biz seve seve. Çünkü hiçbirimizin derdi öyle okulda kabul görmek filan değildi. Okula gidemeyen yaşıtlarımız vardı bizim, okul çıkışı çalışıp iki tost parası kazanmaya çalışan arkadaşlarımız.
Hem öyle birbirimizin kuyusunu da kazmadık. Herkes herkesi sevmedi elbet, ama okuldan başlayarak bireysel değil topluluk halinde büyüdük biz. Okulumuzu anlatırken bile "bizim sınıf" diye bahsettik, "benim sınıfım" demedik hiç.

Evet, "Ally McBeal" güzeldi, eğlenceliydi, bir kadın-erkek analiziydi. Ama bizim Harvard'dan mezun, her sabah kahvesiyle işe gelen ve hayatındaki erkeklerden başka derdi olmayan avukatlarımız olmadı. Bizim ne kadınımız ne erkeğimiz öyle oturduğu yerden hayatını kazanamadı. Hep sıfırdan başadık biz, hep uğraştık didindik. Hele ki biraz olsun dünyayı değiştirmek istediysek "Türkan" gibi, aşklarımızdan vazgeçtik, her şeyimizi feda ettik.

Herkes iyi ebeveyn de olamadı elbet. Ama o çok güldüğümüz "The Simpsons"ın baba karakteri Homer gibi umursamaz babalar yaygın değildi bizde. Biz, ne kadar özgür, varlıklı, başına buyruk da olsak bir baba figürü vardı hayatımızda. Aile mühimdi. Şanslıysak eğer, "Süper Baba"larımız oldu, koyverip gitmeyen, koruyan kollayan.

Aile önemliydi, bağlılık önemliydi. Hiçbirimiz "Desperate Housewives" gibi dört bir yanda hayatlar yaşamadık. Aldatmak, boşanmak büyük olaylardı bizim için. Öyle noktalara geldi ki "Aşk-ı Memnu" yani yasak aşk diye romanlar yazdık. 100 sene önce yazıldı, ama her nasılsa hala geçerli aldattığı için kalbine silahı dayayabilen kadının hikayesi.

Sorunların oturup konuşulabildiği evlerde de büyümedik hiçbirimiz. Sesler yükseldi, taraflar tutuldu, "Haklısın baba" dendi, "Sen üzülme anne" dendi. O yüzden belki de "Öyle Bir Geçer Zaman Ki"de Cemile Karolin'e bıçağı saplarken hak verdik, evde üzülen kadını anladık. Bıçak Karolin'e saplanırken, biz aslında milletçe annelerimizi üzen kadınlardan intikam aldık.

Ve en önemlisi, Osman karakteri çocuk gözleriyle bir şeylere tanık olurken hepimizin gözünden yaş aktı.
Nasıl bir ailede, nerede büyümüş olursak olalım hepimiz bu ülkede, bu kültürde gerçekleşen şeylere tanık olmuştuk çünkü, onunki kadar travmatik olsa da, olmasa da. Bir çocuğun nasıl incindiğini biliyorduk, üzülmesine dayanamıyorduk.

Tüm bu hisleri anladığımız için işte, böyle bir ülkede yaşadığımız için farklı bir kimlik edindik biz.

Demiyorum ki biri diğerinden iyi, ama işte, biz hep diğerlerinden farklı olduk.

Bu yüzdendir ki biz ne Avrupalı ne Asyalı olamadık. Anadolulu olduk belki de, bu coğrafyada kendi toplumumuzu kurduk, tarihimizi yaşadık. Ve hiçbir yere buradaki gibi sıkı sıkı tutunamadık.