29 Ekim 2011 Cumartesi

Gökkuşağı - Olvido'nun zıttı.

Tumblr_ltqmhmsx171qep56go1_500_large
Ekim'de yağmur yağdı. Ekim'de güneş açtı. Güneş, yağmuru boyadı.
O zaman Ekim ve içindeki her şey, koskoca bir gökkuşağı.

Kırmızı 
Kuşkusuz aşkın rengi. Tarihin en meşhur aşk adamlarından Don Juan ve benim gözdem Haluk Bilginer bir arada. Öyleyse onun başrolünde oynadığı Don Juan'ın Gecesi'ni bu renkle anlatmak şart.

Oyun bu sene başladı, henüz iki ay oluyor sergileneli. Oyun Atölyesi'nde daha önce de oyun seyretmiştim, fakat bu sefer erken davranıp bir ay önceden aldım biletimi. Tam sahne hizasında iki koltuk, biri benim, biri de vazgeçilmez tiyatro partnerim annemin. Haluk Bilginer tam karşımızda oynadı. Zaten seviyorum, bir de onu tarihin en büyük çapkını rolünde seyretmek hayranlığıma hayranlık kattı. Üstelik Mert Fırat'ı da seyirciler arasında gördüm, heyecan yaptım.

Sıradan bir oyun değil Don Juan'ın Gecesi, en azından anlattıkları itibariyle. Keyifle izleniyor ve soru işaretleri bırakıyor kafada biraz. Tarihte minik bir oynama yapıyor. Mahvetmek korkusuyla fazla yazamıyorum, seyreden biri varsa boş zamanımda bunun hakkında konuşmak için can atıyorum.

Önümüzdeki sene, her şey bittiğinde, ya da Shakespeare'ın dediği gibi "Kargaşa sona erdiğinde, savaş kazanılıp kaybedildiğinde"* Oyun Atölyesi'nde işe girmek gibi planlar içindeyim.

* "When the hurlyburly's done / When the battle's lost and won" Macbeth. Çünkü Shakespeare'i Türkçeye çevirmekten hunharca bir zevk alıyorum.

Turuncu
Hep sıcak geldi bana bu renk. Biraz da uykulu. Bizim gibi. Anlatacak tek bir şey yok ama, çok gülüyoruz biz bu yıl, ama çok yoruluyoruz, çok saçmalıyoruz, çok fotoğraf çekiyoruz, sayamayacağım kadar çok insanla beraber. Ekim uçuyor, beraber son yılımız uçuyor ve biz onu son anda depolamak için uğraşıp duruyoruz. Son gün akıtmak için usul usul birikiyor yaşlar. Veda umutlu ama zor olacak.

Sarı
Biraz huzursuz bir renk, uyarıcı. Düşünmek gibi.
Tam da bu hissi veren bir kitap hediye edildi bana. Sartre, Bulantı. Okuyorum.

Yeşil
Huzurun rengi, bir de, ışık gökkuşağı gibi doğru yerden vurduğunda gözlerimin. Bu yüzden olsa gerek hep sevdim yeşili, huzur buldum onda.

En sevdiğim üç renk soruldu, yeşil, mavi ve bordo diye yanıtladım. Bu sorudan bir hafta sonra herkesin uğradığı, kimsenin durmadığı meydandaydım. Yusuf Atılgan'ın yazdığı ve İdil'in bana anımsattığı gibi "Taksim demişler buraya, yollar ayrılıyor diyedir." Beklenmedik yağmurların ilk günüydü ve çareyi şeffaf şemsiyelerden satın almakta bulmuştum. Hani ışığı tıpkı gökkuşağı gibi kıranlardan. Beklediğim insan da gelmişti. Ve o her ne kadar kendine turuncu isimler seçse de, gökkuşağının mavi ve yeşil tonlarını taşıyan hırkasını giymişti o gün. Tabii o bunu bilmiyordu. Şimdi okudu, fark etti ve gülümsedi.

Biraz eski adımların alışkanlığı, biraz yol tarifi, biraz içgüdü, biraz da teknoloji yardımıyla ayaklar varmıştı Galata'ya. Başka renkler karışsa da araya, benim için buralar hep o üç kişi gezilen, keşfedilen, gülüp eğlenilen Galata. Nüfusumuz bir eksik olsa da, zaman yağmurla beraber taşların arasından aksa da o gülüşleri koruyabilmek ne güzel. Sokaklarda kaybolarak, kedi severek, fotoğraflık kareleri ancak bellekte tutarak geçti vakit.

Nihayet bulunmuştu aranan yer, hani o bir türlü gidilemeyen: Blogger's Base. Tıpkı güzel bir ev gibi, rahat, konforlu, üstelik sessiz. Tek eksiği de sessizliği belki. Sohbet edenler için yapılmamış besbelli, kucakta bilgisayarla yazmak için orası. Biz de herkesin kulaklıklarına sığınmasından faydalanıp uzun uzun konuştuk. Sevdiğim renklerin sorulmasının nedeni ortaya çıktı, hem de ufak bir paket içinde. Üstü rengârenk boyanmıştı, hani tıpkı gökkuşağı renklerinde. İçinde mavi ve yeşil renklerde bir çiçek dürbünü. Elde yapılmış, benim için, Çiçek Dürbünü için. En çok da onun için. Çünkü blogun doğum günüydü kutladığımız, ne benim, ne başkasının. Artık kendi başına nefes alan blogun ikinci yaşının gecikmeli kutlaması. Bu kutlamayı anımsanır kılmak için de renk renk, boncuk boncuk, ışık ışık bir çiçek dürbünü, biraz da yeni renkler göreyim diye.

Kısacası benim Çiçek Dürbünü'nün yanında bir de çiçek dürbünüm var artık. Belki ömür boyu biriktirmeye başlarım, belli mi olur? Bir de renk renk insanlarım var, onları hep biriktiriyorum ya zaten.

Mavi - Lacivert

Yaratıcı bir renk. Huzurlu bir canlılığı taşıyor içinde. İkincisi ise gecenin rengi.
Rüyamda şiir yazdım.

Daha doğrusu rüyamda bir erkekten bir kadına yazılmış bir şiirin bana ithaf edildiğini gördüm. Sonra ezberden okudum rüyamda. - Birden gözlerimi açtım. Sabah 5'ti, cama ince ince yağmur damlaları vuruyordu. Şiiri bir kez daha aklımdan geçirdim ve gerçekte varolmadığını fark ettim. Kaleme uzandım, not aldım.

O şiir artık var. Rüyamdan gelen.


Mor
Biraz ölüm rengi, deliliğin rengi. Ben söylemiyorum bunu, bilimde de mor bunlarla özdeşleştiriliyormuş.

Geç de olsa bir şair keşfettim ben, Didem Madak. Hüznü çiçeklerle, puantiyelerle anlatan bir kadın o. Hem şiirlerinde, hem de erkek egemen dünyaya karşı duruşunda kendimi buldum biraz. Daha doğrusu ben ancak onun ilk adımlarındaki hâli olabilirim bir ihtimal. Çok sevdim şiirlerini.

Sonra öğrendim ki, bu yaz bir gün arayla kaybettiğimiz iki şairimizden biriymiş Didem Madak. Genç yaşta annesini kaybedip şiirlerinde ve tüm ömründe bunun acısını çekmiş. Ardında ufak bir kız çocuğu bırakarak gitti buralardan bu yaz. Tarih çoğu zaman tekerrürden ibaret. Dilerim şiirleri kadar güzel bir yerdedir şimdi.

Didem Madak'tan bir şiirle bitiriyorum bu rengârenk anı defterini.

Çiçekli Şiirler Yazmak İstiyorum Bayım!

"Zenciler prensesi olacağım
Hayat işte asıl o zaman başlayacak!
Pippi Uzunçorap

Çiçekli şiirler yazmama kızıyorsunuz bayım
Bilmiyorsunuz. Darmadağın gölgemi
Çiçekli perdelerin arkasında saklıyorum
Karanlıkta oturuyorum. Işıkları yakmıyorum
Çalar saat zembereği boşalana kadar çalıyor
Acı veren bir sevişmeyi hatırlıyorum.
Bir bıçağın gereksiz yere parlaması bu
Yıllardır kendini bulutlarda saklayan illegal bir yağmurun
Bir yağsam pahalıya malolacağım.
Ben bir bodrum kat kızıyım bayım.
Yalnızlıktan başka imparator tanımaz bodrumum
Bir süredir plastik vazolar gibi hiç kırılmıyorum
Fakat korkuyorum. Birazdan da
Kırk üç numara ayakkabınızla
Bahçede oynayan çocukların üstüne basacaksınız
Bu iyi olmaz bayım!

Gün akşam oldu diyorum
Ekmek kırınıtları atıyorum kuşlara
Cam kırıkları yiyorlar
Rüyamda; bir kase dolusu suyun içinde
Rengarenk yap-boz parçacıkları
Anlatmak istiyorum, dinlemiyorsunuz
Hayır, sanırım sabahı bekleyemem
Bilmiyorum.
İnsanlar rüyalarını acilen anlatmalı.

Ondört yaşındaydı ruhum byaım
Bir mermer masanın soğukluğunda yaşlandı
Protez bacaklar taktılar ruhuma ince ve beyaz
Gıcırdaya gıcırdaya dolaştım şehri
Protez bacaklarıma bile ıslık çaldılar
O ara içimde çiçeklerden oluşmuş
Bir silahsız kuvvet ablukaya alındı
Sinemalarda da "Orgazm Gıcırtıları" oynuyordu
Kaçmaya çalıştım, olmadı.
Bu nedenle, çiçekli şiirler yazmayı
Ruhum açısından faydalı buluyorum bayım.
Neyse işte
Ben her filmi hatırlarım
Sinemaların hiç bitmeyen gecesine sığındığım çok oldu
"Sofinin Tercihi"ni seyrederken çok ağlamıştım
Öpüşen guramilerle ilgili bir film yapsalar
Onu da mutlaka hatırlardım
İnsan içinde çevrilen bir çıkrığın sesini unutur mu?
Hem sonra ben hatırlamaya alışkınım
Bir "eşya toplayıcısıyım" bayım

Büyük gemiler yok artık bayım
Büyük yelkenler de
Büyük kağıtlar yakmak istiyor şimdi canım
İşte az önce bir karabatak daldı suya
Bir süredir de kayıp
Dünyayı yutmuş olarak çıksa da ortaya
Ölüm çok iri bir sözcük değil bayım
Kasımpatları kadar acı kokuyorum biliyorum
Ama siz sobada sucuklu yumurta pişirip yiyen
Yoksul bir aşkın güzelliğini bilir misiniz?
Bir gül, bir güle derdi ki görse
Yalan söylüyorum
Güller bu sıra hiç konuşmuyor bayım.

-Didem Madak

22 Ekim 2011 Cumartesi

"Eskiler alıyorum, kırpıp yıldız yapıyorum."

Bir yazı tasarısı var, yazacak vakit yok. İlk fırsatta gelmeli.
Ekim'in uçmasından korkuyorum. Onu kalemlerle, sözcüklerle yere çivilemeye çalışıyorum.
Elimden bir şey gelmiyor. Mecburen, arşivlere dönüyorum. Yine arşivden bir şiirle çıkıp geldim.
Sanki buraya yazmazsam, sanki not almazsam, Ekim'de yaşadığım kanıtlanmayacak.

Bunlar varolmanın yadsınamaz kanıtları.
Sen bana cebinde şiirlerle gel.

İstirham.

Sakın güzel şiirler armağan etme bana
Sevdiğim şarkıyı bırak
Ne olursun o sokağa gitmeyelim
Konuşmayalım o kitaptan
Ben maviyi çok severim, giyme ne olur
Sonra sen gidersin, sebepli sebepsiz
-Gitmem deme, illa gidersin-
O şarkıyı dinleyemem, okuyamam o romanı
Onlara dokunma ne olur, adımı da söyleme
Şiirim, sokağım, ismim bana kalsın.

-M. (14.08.2011)

8 Ekim 2011 Cumartesi

Bir kırmızı arşivden.

Her şey vaktini bekler. İnsan hariç.
Kendi arşivlerimden çıkarıp hak ettiği ışığa kavuşturdum onu.


Inamorata.

Üvercinka olup uyanmak var her sabah
Birinin Lavinia'sı olmak var.
Pia olayım tamam da, Pialığa layık olamamak var
Senin olayım derken sendeki beni yıkmak var.

Mesele Kafka olmakta değil, Milena olmakta
Milena olarak kalmakta.
Umutlanma, ben beceremem şiir gibi mutlu olmayı
Şiir kadınlar başka, şair kadınlar başka.

-M.