31 Aralık 2013 Salı

Özet.


Geçirdiğim en tuhaf seneydi 2013.

Paris'e gitmek verdiğim en güzel karardı. Çok güzel günlerdi.

Ölüdeniz'de kanoyla denizin ortasındayken "Burası çok güzel" diye ağlamak da bence iyi bir karardı.

Güzel insanlarla tanıştım. Eskiden beri yanımda olanlara da tekrar vakit ayırmaya uğraştım elimden geldiğince. Bu çabayı devam ettirmek gerek.

Bir bölüm daha okuyup ömrümü kağıt kaleme vakfetmek de bence iyi bir karardı. En iyi bildiğim, en iyi başardığım şey belki de bu. İki ay hariç sürekli okuldaydım, kendime karne hediyeleri aldım. Bana aferin.

Onca şey okurken fazla edebiyat okumaya fırsat kalmadı. Ama olsun, sanatın başka hallerini sevdim bu yıl. Filmle haşır neşir oldum bu sene, tekrar sinemaya gitme alışkanlığı bile edindim. Sağolsun buna eşlik eden güzel insanlar. Kendi fotoğraflarımı da çektim. Sergiler, bienaller gezdim. Buraya da bir küçük aferin.

Aşk konusu her zamanki gibi karışıktı. Olsun, oradan da öğreniyoruz.

Desenli şeyler giymeyi bile öğrendim bu sene. 

Yorulduğum anlarda kendime çay koyup Tumblr'da güzel resimlerle huzur buldum. Buraya da aferin.

Başından sonuna siyasi geçti her şey. Yorucuydu, ama çok öğrendik. Başlı başına tüm Haziran, unutulmayacak bir ütopyaydı. Akıllardan silinmesin.

Güzel yeni evde geçti her şey. Balkon yazın başrolündeydi. Odanın duvarlarını çiçeklerle kapladım bu yıl da. Burayı eski evden daha çok sevdim. Her şeyin içinde, ama kendine dönük, biraz benim gibi.

Bir şeyler atladıysam affola. Her şeyiyle garip ve çalkantılı seneye veda olsun.

Kitaplar kalemler içinde; kibar renklere boyalı; eskisinden daha desenli; bazen sevinçli, bazen kırgın; kadehler, fincanlar, tatlılar içinde; bavullar elinde; şiirler aklında; bazen yorulan, ama yaşlanıp da çiçeklerini kaybetmek istemeyen dört buçuk yaşında bir Çiçek Dürbünü'nden ve 21 yaşında bir Miray'dan, 

Çiçekli seneler.

6 Aralık 2013 Cuma

Günah çıkarma.

*Kahve içtim, eski kitaplar okudum ve senenin bitmesini bekledim.

Aralık ayının özeti bu olsa bile en azından tüm bu hissizliğin içinde bir miktar daha huzurlu bir hissizlik yaşayabilirim belki.

Yirmi bir yaşıma çok yaklaştığım günlerde tek avuntu kaynağım "yirmi" derken hissedilen o havada kalmışlığı ufacık "bir" ile kapatacak olmam. Onun dışında geçen zamanlar, ileride geçecek zamanların ne kadar önemsiz olacağı dışında hiçbir şey düşündürmüyor bana artık.

Normalde hayata bu blogta göründüğünden daha iyi uyum sağlıyorum, ama sorulara cevaplar vermediğimi, sadece gülümseyerek geçiştirdiğimi hatırladığım her an tekrar burada buluyorum kendimi. "Ne sorun olabilir ki?" diyorum, cevap da bulamıyorum, ama yine var işte orada, havada, uzaklarda saçmasapan bir şeyler. Bataklık gibi, insanı yeniyetme yılları bunalımlarına tekrar tekrar çeken, bir dönem Bulantı'yı gerçek mide ağrılarıyla okumuş herkesin bildiği ve birbirine anlatmayı reddettiği şeyler.

Kitaplarda altı özenle çizili cümleler de var, çünkü insan cesaret edemediği tüm yakarışlarını bir başkasının ağzından duyunca heyecanlanıyor. "Bakın, işte orada, bir kurban daha! Her gün pudrasını güzelce yüzüne sıvamadan önce bu birkaç cümleyi edebiyata kazandırıvermiş. Allah ondan razı olsun, sayesinde kurbanlığımızda yalnız değiliz artık."

Bu blog dört seneyi aşkındır hayatta ve kenardaki eski moda ziyaretçi göstergesinde hep birden büyük sayılar görüyorum, çok da büyük olmamakla beraber. Gösterge saymaya devam ediyorsa burada topluca günah çıkardığımızdandır. Kendimi edebiyat uğruna çarmıha gerdirecek kadar cesur olamadım, ama en azından yalnız olmadığımı anlama umuduyla bir uçurum kıyısına geçip "Yalnız değilsin" feryadımın ekosu ile avunmak istedim. Edebiyat en azından yoksunluk hissinin paylaşıldığına dair son umudumuzdan doğmuş olsa gerek.

Oğuz Atay'ın Demiryolu Hikayecileri: Bir Rüya'sının yazdığı son öykü olduğunu hatırladım geçenlerde. Ve onun sonundaki o feryadı anlıyor ve paylaşıyor olmak, o cümlelerin altını çizerken hissetiğinizi bildiğim üzere, hem rahatlatıyor, hem korkutuyor. Benim birkaç satırım da aynısını hissettirdiği gün sanırım buruk bir gurur duyacağım.

Edebiyatı taşlayacak olursak eğer bir gün, ilk taşı yalnız olmayanımız atsın.

(Demiryolu Hikayecileri: Bir Rüya.)

20 Kasım 2013 Çarşamba

15 Kasım 2013 Cuma

31 Ekim 2013 Perşembe

Karalamalar - 4

-Işığını kavanoza saklayamadığım bir anı, kağıda biraz olsun hapsetmişim. Arşivden çekip çıkardım.-

Hayatta kalabilmek için unutmak zorunda olduğumuz yegane kaderimiz unutuluşun ta kendisi. Bu gece, dünyada benden başka kimse için önem arz etmeyen balkonumda oturup unutulmaması için dualar ettiğim, kızıl adaklar adadığım gözlerimle gökyüzüne bakarken, tek bir saniyesini bile aklıma yazamayacağım bulutlar geçiyor gökyüzünden. Çoğu ete bile değmeyen milyarlarca cam kırığı yağıyor sanki gökten, yalnızca birkaç bini yara açma şansına erişecek, ve nihayet yalnız bir düzinesi yara izi bırakmakla kutsanabilecek. Ama ölümsüzlük bahşetmiyor yara izleri. Ete yazılır bütün masallar, ve et çürür. Söz uçar, yazı erir, kağıt yanar, et çürür.

Madem sevmeliyim bugün seni, çünkü ancak bugün sevebildiğim eller yarın toprağa çalacak, bana tanrı olmadığımı unutturan gülüşünde, ne yazık, kurtlar dolaşacak. Evrende milyon ihtimalle hiçbir kitap bizi yazmayacak; ben sana ufak bir not da çiziktirsem, şehir dolusu kütüphane de bahşetsem, hepsi havaya karışmaya mahkum. Nefes almış her kadına benim, her adama senin ismini verseler dahi, insan muhakkak, unutmak istese de, mutlaka ölecek. Ve son insan son nefesinde ikimizi sayıklasa da bunu kimse bilmeyecek.

Madem yazmalıyım bu gece seni, çünkü unutmak felaketi eskaza geçiverse de dünyayı, biliyorum beni es geçmeyecek. Kalemim kağıda varana dek bile kısmen söndü işte gülüşün. Solmana dayanamıyorum, İstanbul gibi direniyorum, kaleme kağıda tırnaklarımı geçiriyorum sırf seni unutmamak için. Seni değil -nefes dar- senin bendeki yıldız kırıntılarını söndürmek istemiyorum. Sadeleştirmek istemiyorum seni, sen basit bir öykü değilsin, dünü bugünü geleceği olan bir anlatı değilsin, olaylar bütünü değilsin; sen bir hissin. Takvimlere sığdıramıyorum, sözlere hapsedemiyorum, kimseye karşı anlamlandıramıyorum  ve işte havada yok oluyor, rüzgarda küçülüyorsun, ışığın sönüyor.

---

İşte o öğlen, Adem ile Havva'nınkinden biraz mütevazı bir cennet bahçesindeydik, ve sen ancak tanrının kaleme alabileceği satırlar kadar ahenkli isminle müsemma idin. Sesin, yaradılış dokunuşu kadar zarif ve sakin, başımın iki yanından içeri ılık bir kutsal su gibi süzülmüş ve sanki her şeyin güzele çalabileceğini hatırlatmıştı görevini tamamlayarak. Ve işte onca yüzün arasında sen ışıldıyordun ve gülüşün, ah o gülüşün, sanki her şeyin güzele varabileceğinin bir teminatıydı.

23 Ekim 2013 Çarşamba

Karalamalar - 3




Sanki aylardır burayı temiz tutmak için uğraşmamışım gibi mütemadiyen bu bloga saçmalamak istiyorum. En azından şimdilik buraya dönebilmemin tek yolu sanırım bu.

Tumblr'da tuttuğum fotoblog da beni baktıkça mutlu ediyor. Ahenkli seçmeye çok özen gösteriyorum. Belki arada bakıyorsunuzdur, burada.

Ve gecenin şarkısı da burada.

22 Ekim 2013 Salı

Karalamalar-2


Hep söyledim, saçmalayacakmış gibi olursan hemen kitap oku.

Beklenmedik ufak bir hediye olan kitabım, arkada rafta ise Zeynepcem'in akvaryumundan kalan boşluk.

İki buçuk senenin ardından veda etmek zorunda kaldık, daima hatırlarız seni güzel balık.

Kırmızı basık topuklu ayakkabılarımı ise sevmek için hala vaktim var.

Uyku öncesi sayıklamaları burada kes-

20 Ekim 2013 Pazar


"Kendini biraz olsun unuttu. Her sabah, uyanır uyanmaz aptalca bir telaşla suladığı mutsuzluğu, evet unuttu. "

Veciz Sözler - Barış Bıçakçı

15 Ekim 2013 Salı

Karalamalar - 1

Yazma alışkanlığımı az biraz geri kazanma umuduyla, ama güzel ama felaket, bir şeyler karalıyorum bu aralar. Bulunduğum yeri size aktarma maksatlı, çiziktirdiklerimden ufak tefek ve uygun alıntılar.

"Sanıyorum ki her zaman böyle değildim. En basitinden ev, benim için uzun süre kutsaldı. Bir ayetmişçesine dilimde döndürdüğüm “Ev ona yakıştı” cümlesi, ellerimle özenle yazılmış halde, bugün de duvarımda asılı durur. Oysa gerçeğe dönersek, evde bile duramıyorum şimdilerde. Seneler boyu evi mabet bilmiş bir kul iken, şimdi bir gün başımı dışarı çıkarmasam sanki nefes alamıyorum. Çünkü sevmiyorum artık dört duvar arasındayken akla gelen cümleleri. Gerçeklikle bağının zayıf olduğunu bildiğim düşüncelerin içinde bile bile kaybolmak memnun etmiyor çünkü beni artık. Belki hiç memnun etmedi evet, ama eskiden olsa ulvi görürdüm bu işi, bir edebiyat yaratmak isterdim ondan. Şimdiyse gerçekliği hiç olmadığı kadar ciğerlerimde yaşamak istediğim bir dönemime girdik. Ya da, madem gerçekçi oluyoruz, “Bu ne toyluk” deyip ilk cümleden sildiğim yazılarımı düşününce, yaşlanmaya başladım."

Yaşlanmaya demeyelim de, sıkıcılaşmaya ve edebiyatsızlaşmaya.

15 Eylül 2013 Pazar


Büyük ihtimalle resmin boyutunu ayarlayamadım değil mi? Telefondan hallettim, düzelteceğim, affedin.

Yaz bittikçe benim içimden ağlamak geliyor, elimde değil. Her seferinde aynı şey. Sonbahar tıpkı Cemil'i olduğu gibi beni de üzen yanlış bir telaffuz gibi geliyor her sene.

Neyseki annem bana hiç yoktan hediye olarak Bizim Büyük Çaresizliğimiz'in DVD'sini alacak kadar güzel bir insan. Ben de ondan bir şeyler öğrenmiş olmalıyım ki, aynı gün Alper Canıgüz'ün imza gününe gidip bir kendime, bir de babama imza almayı akıl ettim. Babam da neyseki benimle beraber Alper Kamu'yu sevecek kadar güzel bir insan. 

Sergiler gezdik, geziyoruz; bu aralar sanat pek bereketli. Belki isyanın izlerini taşıdığımızdandır. İnsan sanatsız devam edemiyor. Ve yine bence aynı sebepten daha çok okuduk belki. Ben koca koca kelimeler okuyup yutmaya çalışıyorum hergün bolca çay kahve eşliğinde. Akademik bir alamete de bindim gidiyorum. Kendime sabırlar diliyorum.

Kitap listeleri, film listeleri, daha birsürü şey. Yüzler değişse de kaşık çay bardağının içinde hep aynı dönüyor, tahammül edemiyorum bazen buna. Hiçbir şey değişmiyor. Hayatın yeni şeyler sunacağına dair umudumu yitirdiğimi söylüyordum iki sene evvel. Düzeltiyorum. Hayat yeni şeyler sunsa da insan hergün yorgunluğunun altında büküldüğünden, yeniyi kutlamayı giderek unutuyor. Aşağı yukarı aynı yani, yeniden yoksunluk.

Sınav yılımda usandıkça Büyük Ev dinlerdim. Bu yaz onun yerini Yüz Yüzeyken Konuşuruz aldı, deliler gibi Yaz Geçer dinledim defalarca. "Güneylere inmeden önce birkaç saat, yapraklarını dökmeye çok hevesli bir ağaç gibi ağladın, hazır değilsin yaza." Yaza hazır değildim, sonbahara hazır değilim, tekrar düzene karışmaya hazır değilim, daha fazla insana hazır değilim ama evde biraz daha insansız oturmaya da hazır değilim. Allahım ne zaman bir mevsime gerçekten hazır olacağım?

Tüm bu değişmezliğe ve hazır olmamaya rağmen bir şeyler yapmaya çalışıyoruz ya sonunda, bizi insan kılan herhalde bu. Ajandalarla gelecek planlarına tutunma çabası, ufak tefek şiirler, dostlara yollanan mektuplar vesaire. Ben biliyorum kendimi, bu sene de aynı gümüş küpelerle, çantamdaki kitaplarla, yarısı tutunan yarısı kırılan umutlarla, el yazılarıyla, kahvelerle çaylarla geçecek. Çok şey istemiyorum, bari kahveyi senle yudumlasak, bir değişiklik olsun.

Bir de sabırtaşından takılar istiyorum kendime.

25 Ağustos 2013 Pazar

Novella.

2012 yılının kışında defterime "Barış Bıçakçı: Bizim sessiz novella kralımız" yazmıştım. Veciz Sözler gerçekten öyle.

Tüm yaz balkonda can çekişen bir ışığın altında kitap okudum ve alışık olmadığım biçimde, kimi satırlara yerli yersiz koca kahkahalar atarak, sessiz sokağımızı uygunsuz saatlerde çınlattım.

Belki de alıntı defteri tutmak fena halde acınası bir şeydir.

"İncecik bir gündüzsün sen
 Salıyla çarşamba arası"

Barış Bıçakçı - Veciz Sözler

11 Ağustos 2013 Pazar

Prag.

2011 Yaz zamanında yaptığımız ufak Orta Avrupa turunun ne notlarını, ne fotoğraflarını paylaşamamıştım. Prag'dan aldığım kullan-at fotoğraf makinasından kalanlar geçen ay ışığa kavuştu. Kısmen notlarımla, taksit taksit buralara da kavuşturacağım. Önce Prag.

-Vitus Katedrali-

O zamanlar bordo bir Moleskine ile dolaşıyordum. İsmi Franz idi. Franz'dan kalanlarla geçmişten kendimi alıntılıyorum. "Bu defterin eşine de Milena diyeceğim galiba." Dava'yı okuyarak çıkmıştım yola.

"Şehir güzel ama sokakları rutubetli odalar gibi kokuyor biraz, dolu nefesler alınamıyor. Belki de bu yüzden sıkkındı Kafka."

Şiirleri Pia'nın ağzından dinlemek ilk defa burada çok takılmış aklıma. "Mesele Kafka olmakta değil, Milena olmakta" diye ilk burada çiziktirmişim. Sonra şiire dönmüştü bunlar. 

-Eski Şehir meydanına yakınlarda bir pencere-

"Matias Kapısından çıkıp merdivenlerle Charles Köprüsü'ne dek indik. Merdivenler belki de şehrin en güzel yeri. Küçük pencereli ufak binalar, hepsinin pervazları çiçeklerle süslü, küçücük evler."

-The Streetles-

O esnada Avrupa turunda olan, biri kontrbas biri gitar çalan ve yalnızca The Beatles şarkıları söyleyen sokak müzisyenleri. Şimdilerde sokaklardan terfi ettiler ve onlara yolladığım bu fotoğrafı sevgi dolu bir mesajla karşıladılar.

"Anımsıyorum bir fotoğrafı vardı burda. Yürürken yalnız kendi görebileceği silinmez ayak izlerine rastlıyor insan bazen."

Her yerde rastlanabilecek turistik detayları es geçtim. Kafkaesk kelimesini çok sevdim hep, bu şehirden arta bu kalsın.

Bir de bir kar küresine benziyordu Prag. Prag, Nazım'ın dediği gibi, camdan bir sandıkta uyuyan bir kadındı.

7 Ağustos 2013 Çarşamba

Ciğer.

felisque:

untitled by Jabbeltubel on Flickr.
Şubat ayından beri hiç bitmemiş olan üst üste dizili makaleler ve sınavlar ve ödevler bu gece uzanıp yanağından öpmek istediğim son 'kağıdımın' teslimiyle bittiğinden içimde bir heyecan duyuyorsam da bu eskisi kadar gözlerimi dolduramıyor artık belki de yaşlanıyorum diyorum bu yüzden madem artık her şey sıradanlaşıyor ama yarın bir gün bu da üç sene öncesinin hezeyanları gibi sığ ve toy gelecek gözüme ama yine yazmak zorundayım ekmek kırıntıları döker gibi geçtiğim patikaya gittiğim bir arpa boyu yolu ölçmek için yazmak virgülsüz cümleler yazarak içimdeki sönük ateşlere körükle koşmak kollarım kopana kadar rüzgarını harlamak yoksa silinip gidecek insan öyleyse yazmak yazmak yazmak istiyorum şimdi tüm o gülünç tecrübeleri ve tıpkı şiirdeki gibi cumhuriyetin ilk günleri gibi yüzünü nasıl da anlatmak istiyorum herkese öyleyse neden parşömenlere dökmeyeyim ayarında sıcacık bir su gibi bakabilen gözlerini her daim sevgiyle hatırlıyorum ve hep yaptığım gibi senden besleniyorum seni kendimleştiriyorum beni affedebilecek misin üstelik selim olamadığım bir yazıya daha alet ettim işte birini ama olsun eskiyor bunların hepsi ama senin bir yerlerdeki varlığın baki ve işte kendimle ilgili başladığım bir yazı daha dönüştüyse birilerine o tanıdık çanlar çalıyor bu sefer senin için dilerim seversin bunu da beni de bunlar ne büyük kelimeler bilmiyorum yine nerede keseceğimi ve içimde yine selimi okurkenki o koca nefes eksikliği kendimi balkona atıp tüm istanbulu ciğerime çekmek tüm havayı sindirmek istiyorum ötekiler de biraz nefessiz kalsınlar ve anlasınlar herkes için biraz mecburi empati.

2 Ağustos 2013 Cuma

Penelope.



Geceleri kefenini örüp gündüzleri sökmek gibi, ya da korkuyu beklerlen evin her köşesini titizlikle yazmak gibi, oyalanıyorum. Penelope düğümler atar, ben kitaplarımı boca ediyorum halının üzerine. Aylardır, yıllardır aklımdaydı bu. Kapının arkasına daracık kusurlu bir boşluk düşmüş çok sayın müteahhit. Kusurlardan aşk yaratmak bizim işimiz, öyleyse ben de raflar koyup bir kitaplık canlandırıyorum buradan. Diziyorum, sınıflandırıyorum kitaplarımı. Sabrımı ipe dizercesine bir sınıflandırma yöntemi geliştiriyorum kendime, sanki binlerce kitaplık kütüphaneymişimcesine. Soyadlar, kısaltmalar, sayılar; inci inci yerleştiriyorum deftere, saatlerce. Selam olsun A harfindeki üstadlara, bir de sevgili hocamıza. Bir de ex libris çizdim üstelik. Kütüphaneli bir asilzade gibi; öyküler kuruyorum kendime. Kuş uçurtmuyorum üstelik, sessizce yerine getiriyorum ritüelimi. İbadetimmişçesine. 

Okumadığm sayfalar da numaralarını alırken, eksiklerim yüzünden kendime kızıyorum. A harfinden başlayarak tamamlasam mı diyorum, hemen alayla gülüyorum kendime. Otodidakt olmak taşıyamayacağınız kadar dibe çeken bir yüktür bayan. Ki sabah olmuş, saklanmalısınız. Sök kefenin düğümlerini, dön görevine.

Gün ağarırken aynada yakalıyorum kendimi. Güzellik katan bir ince kalp yarası gibi, saçımda izi kalmış örgümün.

*Yıllardır yapıyormuşum gibi doğal biçimde gelişiverdi kitapların kategorizasyonu. Sabrı ve isteği olanla paylaşabilirim. Fakat çizdiğim ex librisi güzelleştirmesini isteyeceğim çizimi güzel bilen birinden, bir de nerede yapıştırılabilir biçimde ve pahalı olmayanından bastırabilirim, bunların bilgisini. Ruhu düzenlemektir kitapların tasnifi, madem öyle ruh tasnifinde dayanışalım.

11 Temmuz 2013 Perşembe

Yollar.

Çok hikayem birikti.
Ama önce Paris'e gidiyorum.

"Bu şehir güzelse senin yüzünden, bu elma tatlıysa senin yüzünden."

Nazım'dan Vera'ya bir kartpostaldan.

21 Haziran 2013 Cuma

"Oysa gelseydin bu akşam gün battığında, bir umut vardı."

21 Haziran, en uzun gün.

"Bugün neden gelmedin?"

"Evet
 Dün akşam evinin önünden geçtim
 İçim hem kimsesizdi hem kalabalık
 Bu demektir ki sevgisiz düşünemiyorum sevdayı
 Bana söz ver yarın akşam
 Göze al her şeyi yeni baştan konuşmayı"

 Edip Cansever - İçindeki Sessiz Parlaklık

15 Haziran 2013 Cumartesi

"Aşk örgütlenmektir, bir düşünün abiler"


-Kafamda onlarca şey var. 16 gün doldu ve biraz sakinleşip yazmayı beklerken anladım ki, bugün feryat etmek kadar öykümüzü tarihe ipek ipliklerle dokumak da görevimizdir. Ufku net göremezken, analizleri kenara koyup tarihe not düşüyorum hissettiklerimi.-

20 yaşındayım. Evimde sakin kitaplar okurum. Papatya taçları örerim. Hayatımda hiç eyleme gitmedim.

Ama yaşamak bir eylemdir, takım elbiseli baylar. Ve siz bu eylemi dağıtmaktasınız. Ve buna tahammül edilemez.

İnsanlar görür, sevgili beyler ve kimi bayanlar. Ama geç, ama erken, görürler. Mil çektirmenin bu yüzyılda yeri yok. Siz gözlerini alsanız da görürler. 

Yaşamak bir eylemdir. Aldığımız nefese kast eden zehirli ateşiniz görülmüştür herkesçe. Fakat tılsımlı bir ormana bulaştınız beyler bayanlar. Her darbeyle köklenen, büyüyen. Eski bir türküyü meğer unutmamış, kardeşçesine. Antik bir büyüyle bağlanmış.

O büyünün adı özgürlüktür. Dayanışmadır belki, kardeşliktir. El ele durabilmektir. "Ben" olmanın çığlığıdır belki, dindirilemeyen. O büyünün adı umuttur. Her darbeyle ışıltıya boğar ormanı.

Varsın ateşe verilsin dallar, ne yazar? Ormanın şarkısı yankılanır, dinmez. Sizin mahrum kaldığınız o masallarda kötü cadıların ismi yoktur efendiler. Yalnız, kahramanlar hatırlanır. Yalnız iyiler yaşar diyemem, ama yalnız iyiler mutlu yaşar. Diğerlerinin içini katran kaplar.

Bu gece penceremden bakarken bir masal görebildiğimi söylemek güç. Fakat görebildiğini bilmek ayakta tutuyor insanı. Örümcek ağlarını süpürdünüz beyler bayanlar, teşekkür ederim sizlere. Bir toz perdesiydi, bir rehavetti bize hem kendimizi hem kardeşliğimizi unutturan, hatırlattınız.

Bu gece penceremden bakarken, tanımadığım yüz binlerce insanı düşünebilmeyi tadıyorum sayenizde. Unutulmuş bir özgürlük şarkısını estirdiniz içimizde, varın siz de mutlu olun. İnsanlar güçlüdür efendiler, bunu siz de bilmektesiniz. Biliyorum ürkmektesiniz. Tarih masum değil ne yazık. Hiçbir şey güllük gülistanlık değil, her an demirlerinizle kırılabilir dallar. Ama olsun, bu şarkı başladı ve korktuğunuz üzere biliyorsunuz ki kolayca silemeyeceksiniz dillerden. Dillerden silseniz, yine yüreklerde.

Bugünleri anarken düşüneceğim. Çiçekli çantamla tırmandığım sokaklarda havaya karışıp nefesimize saldırdı polisiniz. Koşarken ıslattı kırmızı süet ayakkabılarımı. En sevilen ayakkabıyla direnilmezmiş ya, ben yeni öğrendim. Korkmadım diyemem, ama bir tanıdık el kavradı elimi, bir diğeri "Korkma" diye fısıldadı, sonra ben limonlar dağıttım tanımadığım gözlere. Meğer ne güçlüymüş biz olmak. Elbiseli, eli çiçekli insanlardık ya biz, çantasında kitaplar, umutlar. Kendisi olmaya çalışanlar. Sesi unutulmuşlar. Örgütlenenler, ama öyle haince değil, Ece Ayhan yazdı ya, "Aşk örgütlenmektir." Öyle işte, biz yalnızca sevenler, sevebilmeyi isteyenler. Eylemdekiler, ama öyle gaddarca değil, yalnızca yaşama eylemi. Bizler, yaşayanlar. Yaşamayı dileyenler. Biz olabilenler.

Gururumdur o son Mayıs günü sokakta olmak. Kaygım çok, ama umudum da öyle.

Tarih bizi çiçekle hatırlasın.

5 Mayıs 2013 Pazar

"Hadi git yeni şehirler yık kalbimize bu aşktan"

Bir gün yazdığım her şeyi uç uca ekleyeceğim, elime kalın uçlu, kağıtta pastel tonlar bırakan renkli kalemler alıp yazıları sevgi sevgi böleceğim. Her adama, payına düşen zaman kadar, tomar tomar kağıt. Diledikleri gibi evirip çevirsinler.

Buralarda, lavantadan beri aynı gizli mevsim.

Ses.

thefox-andthehound:

 
Her neyime güveniyorduysam, sizlere sesli bir blog yazısı hazırladım. Üstelik sesim kısık. Buranın doğasına uygun olarak doğaçlama. Bolca duraksadım, utanmadan bir de şarkı söyledim.

Şöyle tıklayıp dinleyebiliyoruz. Bu da işte burada böyle dursun.

"Razı olma hiçbir sessizliğe
 Biliyorsun seni seviyorum
 Pencereden bakmayı
 Öğreteceğim sana."

Cemal Süreya

28 Mart 2013 Perşembe

noceuse:

untitled by chelsrr ☮ on Flickr.
Biz cenazeye gitmek için hazırlanırken, sokaktan adaletsizce dünyanın en güzel akordeon sesi geliyordu. Aralık pencerenin önünde, gereğinden güzel bir film karesinde donup kalmıştım ve dünya işte bu kadar acımasızdı.

18 Mart 2013 Pazartesi

Quaintrelle.

İstediğim alıntıyı defterimde bulamayınca bir kez daha fark ettim ki, aklımda çevirip kağıda dökmediklerimin sayısı hayli artıyor.

Bir hikâye sahibi olmak istediğini söyleyip durmak hiçbir kapıya varmıyor. O bulamadığım alıntı, zannediyorum Kafka, yahut Bulantı'dan ya da Yeraltından Notlar'dan da olabilir, ki bu adamlar kafamda karışmamalıydı, hikâyeleştirmekten bahsediyordu. Yaşarken hiçbir şey anlam ifade etmez, öyküye çevrilince değer kazanır, der gibi bir söz.

O yüzden, diye hatırlatıyorum kendime, anlatılacak bir öykün olsun istiyorsan, otur kendin yaz.

15 Mart 2013 Cuma

Görerek.

Buralarda pek bahsetmediğim zamanlarda birkaç şeritlik film bilgisi edinmeye çabaladım. Televizyona, DVDlere, internete,!f'e ve bu dönemimin rengi film dersine özel teşekkürlerimle. Bu da burada ufak bir izlenenler listesi, küçük bir fikir verme yazısı olsun. İddiası yoktur.

Holy Motors'da doğrusu biraz kafam karıştı.

Iron Sky'da hayli eğlendim.

Reality ise hayli yavaştı.

Nobody Walks'a hiç gerek yoktu.

Bitter Tears of Petra von Kant'tan, Fassbinder'in arzu ettiği üzere açıkça nefret ettim.

Le Magasin des Suicides fikren güzeldi, belki uygulamada biraz daha güzelleşebilirdi.

Vertigo gayet tabii saygı uyandırıcıydı.

Casablanca ise gayet tabii hoştu.

Taxi Driver'da Jodie Foster sevimlilik abidesiydi.

The Accused'da ise üzdü, gerdi, çarptı, düşündürdü.

Midnight in Paris'i seveceğimi zaten hepimiz biliyor olmalıydık.

Arizona Dream iz bıraktı, bir de unutulmayan bir melodi.

The Darjeeling Limited'dan, bilhassa müziklerinden derin keyif aldım. Muhakkak Hotel Chevalier ile tamamlanmalı.

Kızmayın, ama Donnie Darko'yu fazla abartmışsınız.

Requiem for a Dream'in ise bittikten sonra dakikalarca donup kalmama sebep olacağından kimse bahsetmemişti.

The Shining'i unutamıyorum. Stephen King, Stanley Kubrick ve Jack Nicholson el ele verip onulmaz bir korku yarası açtılar.

Citizen Kane'e açıkça hayran kaldım.

"Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış. Salt çıkarını düşünen kişi değil. İnsanlarla barışık. Onun büyük işler yapacağı umulur. Ama beş-on dakikada ölüyor. Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar."

Yusuf Atılgan - Aylak Adam

13 Mart 2013 Çarşamba

beeslikehoney:

(via flora print by britthermann on Etsy)
-öncesi-
İpten yapılmış bu iki haritanın birbirine dolanıp böyle şekil değiştirmesi gerekiyordu. Kadercilik ya da fazla edebilik filan değil, öyle olsa bile gerçeği değiştirmez bu. Kafamın içinde sebep olduğunuz tadilatı size anlatamadığımdan buna itibar etmiyorsunuz, fakat olanı size, başkasına ve hatta kendime izah etmem mümkün değil. Aklımın içinde ve dışında keşfettiğim yeni sapakları, daha önce varlığını bilmediğim ve belki de keşfedilmesi dünyanın başka bir köşesinde dahi gerçekleşmemiş hissiyatı anlatmaya değil ancak cılızca yansıtmaya gücüm yeter. Olan bitenin izini ancak bir gün satır arasında görürsünüz, onu da becerebilirsem.
-sonrası-

2 Şubat 2013 Cumartesi

İçimde tarif edilemez bir Kadıköy özlemi mevcut şimdi, katbekat. Birkaç gün önce, Beşiktaş'ta iskelede dostlarla vedalaşırken battı içime bu his. "Benden selam söyleyin Kadıköy'e" dedim, hakkım da vardı ya, bir yer değil bir karakter o. Hatta, O. Dekor dünyam, taş tarihim. Dünüm, bugünüm, daima geleceğim. Nasıl olur da bir insanın her hikâyesinin ucu dokunur bir semte? Yoksa onun ekseninden mi seçeriz bundan böyle öykülerimizi? Kan çeker gibi yazılıyor kadere. Kentler sandığımızdan da etten kemikten. Şimdi herkes uyur, bir O nefes alır benimle aynı ritme talim.

Ah Romansistan.

23 Ocak 2013 Çarşamba

Kül ve kin.

-şahit olmakla bu gece yetinemediğim, içimde tutamadığım bir ufak isyan, biraz serzeniş.-

Bir yangın bir ülkeye ancak bu kadar çok şey anlatabilirdi.

Bir üniversite binası yanarken, aklımıza kasıt aramak geliyorsa gayet tabii o ülkenin her vatandaşı paranoyak değildir. O ülkenin işleyişinde korkunç topallamalar vardır.

Hocalar kül olmuş, eşi bulunmayacak kitaplardan bahsederken, yönetimler kanallarda hayli rahat açıklamalar yapabiliyorsa, temelde bir zihniyet yanlışlığı mevcuttur.

Beyaz Türklerin kalelerinin düşmesinden dem vuranlar bir yana, meseleyi futbol takımlarıyla ilişkilendirenler öbür yana, bir ülkenin üniversite binası cayır cayır yanarken bunlar dillendiriliyorsa, içimizde katran karası bir kin var.

Bu kini oluşturan şahıslar ve süreçler, uçurumlardan aşağı, gerisingeri yuvarlıyor bir ülkeyi.

Ülkenin üniversitesinden, kütüphanesinden, tarihi hazinesinden bahsederken bile, hatta artık bilhassa bunlardan bahsederken, yan yana durmakta güçlük çekiyoruz.

GSÜ yangını, devasa bir kederin yanısıra, detaylı bir portredir bizlere. Öfkelenmeye ve korkmaya ne kadar açık olduğumuzun kanıtıdır. Bilimin, kültürün, manevi hazinelerimizin yanıbaşında onları ezmeye hazır rant kavgalarının, ezici ideoloji kavgalarının bulunduğunun resmidir. Belki öylesine bir yangın, ama bir nefeste bir siz-biz meselesi olduysa bu, hepimizin ayıbıdır.

Kitaplar küle dönerken, bir tarihi eser yanarken, nasıl söndürmekten ötesi geçiyor akıllarımızdan? Nasıl birileri oh çekiyor, nasıl korkuyoruz bir üniversite binasının ticarete kurban gitmesinden, nasıl tarihi bir eserin kasıtlı yakılabilmesi aklımıza gelir? Biz ne zaman bu olduk, neden olduk? Nasıl geri döneceğiz? Küllerin arasında bize bu sorular da kalmalı.

Bugün okulunun yanmasına şahit olmuş tüm GSÜ öğrencilerine geçmiş olsun dileklerimi iletirim. Bir okul yandı, ülkenin kültürel ve tarihi bir değeri alev aldı, dünya için bile önemli olan kimi metinler küle döndü. Bu herkesin kaybıdır.

Bir üniversite öğrencisi, bir Türk vatandaşı, ayrıca ekol mensubu olmanın hissini bilen birisi olarak Galatasaray camiasına hem derin üzüntülerimi, hem de daimi desteklerimi bildiririm. Dilerim eskisi gibi olamayacaksa da yarayı olabildiğince sarmak mümkün olur ve bina üniversitenin güzel bir parçası olmaya devam eder.

Düşünceyle.

22 Ocak 2013 Salı

En çok aşık olduğumda inanıyorum yazar olabileceğime. Mürekkep lekesiyle baştan yazıyorum nice adamları. Ellerinden tutup güzele yatırıyorum. Gözlerine şiir ışıltılar ekliyorum. Sesleri kulağımda vaktin en güzel şarkısı.

Nasıl seviyorum kumaşa nakşeder gibi. Üzerimde ipek elbisedir sevmek, sarar sarmalar, uçuşur, bilirim güzelleştirir.

20 Ocak 2013 Pazar

Bugün böyle idi.


Kazak: Okul anısı
Etek: Elde dikim, göz nuru emeğim
Bere: Güzel 19 yaş hediyesi, kış neşesi
Eldiven: Annenin 20 yıllık hazinesi
Takılar: Kadıköy, çok az lira
İstikamet: Jehan Barbur, keyifli hayat

"Ayrı düşmüşüz yan yana."
Çünkü yattığım yerden yıldızlar görünüyordu ve yıllardır esas özlediğim buydu.

Üstelik içimizde gece mavisi kıpırtılar.

15 Ocak 2013 Salı

Duyduğum en güzel cümlelerden biri "Seni sevdiğimdendir gelirim ben bu yere."

Birsen Tezer dinleyelim.