26 Kasım 2014 Çarşamba


Bataklık gibi saran ve tüm gücüyle aşağı çeken ruh hallerinden kurtulmanın tek yolunu hızlı koşmak olarak belledim. Ama o kadar hızlı koşmak ve tekrar saplanmaktan o kadar çok korkmak ki, bir an bile duraksayıp düze çıktım mı diye bakamamak. Nefes nefese kalmak, ama olsun, ciğerlerine balçık dolduğu için nefes alamamaktan iyidir.

Yeni bir yaşam biçimi olarak, ayaklarım zor yürür gibi olunca, kendimi baş ağrıtacak kadar zorlu işlerin içine atmayı buldum. Yıllar önce, yurtdışında çok ağır bir doktora programındaki bir genç kadının blogunu okurdum. Aynı değiliz henüz ama, kehanetimmiş gibi gelmeye başladı tekrar hatırladığımda. Aradım blogunu, bulamadım. Görmek isterdim ne kadar benzeyip benzemediğimizi.

Tabii, belki ancak bu yaşa özgü, kıpır kıpır, ışıltılı günler de özleniyor. Sessizliği sevsem de bazen düşünüyorum, sanki şöyle avaz avaz bir bağırsam, ciğerlerim açılacak. Eve giden yokuşu inerken, ki iki senedir hep sakin hüzünlerle indim, bazen bir koşu tutturasım geliyor. Öyle, kimse bakmazken bayılana dek zıplasam, hiç engellere takılmadan soluğum kesilene kadar koşsam, koşsam, koşsam, hatta koşarken avaz avaz bağırsam, belki iyi gelecek.

Belki benim çıkış yolum da budur, masanın başından kalkmak. Gülümsemek değil, gülebilmek için. Hatırlamak için, hayır, henüz ebedi saadetten kovulmadık.

*Gif için: Bande a Part, pek tabii Godard.

Hiç yorum yok: